Kim bilir hayatın anlamını – Elif Şahin Hamidi

“Hayatın anlamı nedir?” sorusu, belki de insanoğlunun yeryüzünde var olduğu günden bu yana sorulagelen en kadim felsefi sorulardan birisidir. Hem de yanıtlaması en zor olanlarından… Albert Camus’ya göre “hayatın anlamı, en acil meseledir”. Antik Yunan’da tüm filozofların üzerine hayli kafa yordukları bu soruya bugün bile tek ve kesin bir cevap vermek olası değil. Anlamının sırrına bir türlü tam olarak eremediğimiz şu hayatta, mutluluk denen şeyi arar dururuz bir de. Sanki Kaf Dağı’nın ardındadır o. Ve insanoğlu, hayatını anlamlı kılacağına inandığı bu hazinenin peşindedir.

Hayatın anlamı mutlu olabilmekte, mutluluğu saklandığı delikten çıkarabilmektedir belki de. Ama her nedense mutluluk peşinden azimle koşan insan­oğlu adeta mutsuzluktan ölür. Psikoanalitik Kuram’ın kurucusu Sigmund Freud’un dediği gibi “İnsan mutlu olmak ister; bu yüzden berbat haldedir”. Freud’un tüm eserlerinden derlenmiş aforizmalardan oluşan “Mutlu Olma İhtimalimiz” isimli kitaptaki şu sözler, neden berbat halde olduğumuza açıklık getirir sanki: “Haz ilkesinin insana empoze ettiği nihai amaç olan mutluluk, ulaşılabilir bir amaç olmamasına rağmen, bizler gene de bu amacı gerçekleştirmekten vazgeçemez, bu ya da şu şekilde ona ulaşmaya çalışırız”.

“Yaratılış’ın planında ‘insanoğlu mutlu olacaktır’ diye bir kaide yoktur” diyen Freud, mutsuzluğu deneyimlemenin daha kolay olduğuna da vurgu yapıyor: “Mutlu olma ihtimalimiz bünyemiz tarafından zaten sınırlandırılmıştır. Mutsuzluğu tecrübe etmek ise, mutluluğa nazaran daha kolaydır. İnsan, üç farklı yönden gelen acı çekme tehditleriyle karşı karşıyadır. Bunlardan biri, bizzat kendi bedenimizden kaynaklanan ve bir süre sonra yok olup gitmeye mahkûm olan ve uyarıcı bir işaret olarak ağrı ve endişe olmadan yapamayan acılar; diğeri dış dünyadan kaynaklanan ve bunaltıcı ve acımasız yıkımlarla daha da hiddetlenen acılar; sonuncusu ise diğer insanlarla aramızdaki ilişkiden kaynaklanan acılardır. İşte bu sonuncusundan kaynaklananlar, diğerlerine nazaran muhtemelen en ıstıraplı acılardır”.

Sophokles, Kral Oidipus adlı tragedyasında “Hiç kimse ölünceye, sonunda acıdan kurtuluncaya kadar mutlu sayılmaz,” der. Dünya ve hayat hakkında karanlık bir tablo çizen, handiyse kötümser bir aydın ve gerçek bir dâhi olan Alman düşünür Arthur Schopenhauer da, mutluluğun erişilemez olduğuna vurgu yapar: “Her şeyden evvel hiçbir insan mutlu değildir; bütün hayatı boyunca hayali bir mutluluk peşinde koşup durur, onu nadiren ele geçirir ve ele geçirse bile, geçirmesiyle birlikte bir yanılsamadan, bir düş kırıklığından başka bir şey kalmayacaktır geride ve kural olarak sonunda bütün umutları suya düşecek ve limana bir enkaz halinde girecektir.”

Schopenhauer’ın “Kim ne derse desin, mutlu insanın en mutlu anı, uykuya daldığı andır ve mutsuz bir insanın en mutsuz anı, uykudan uyandığı andır. İnsan hayatı, bir tür hata olmalı,” şeklindeki sözleri de, mutluluk konusunda ne kadar karamsar olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Schopenhauer, “Hayatın Anlamı” adlı kitabında mutlu bir hayatın imkânsızlığına dikkat çekerken kahramanca bir hayattan dem vurur: “Mutlu bir hayat imkânsızdır; insanın erişebileceği en iyi, en fazla şey bütün insanlığın hayrına olacak bir işte ve bir yolda ezici talihsizliklere, bunaltıcı güçlüklere karşı mücadele eden ve her ne kadar eline sadece önemsiz bir ödül ya da hiçbir şey geçmese de sonunda bundan galip çıkan kimsenin yaşadığı gibi, kahramanca bir hayattır”.

Schopenhauer’a göre hayatın anlamını “istenç” ve “can sıkıntısı” belirler; yalnızca insan hayatı değil bütün gerçeklik İstenç’in bir ürünüdür.

Gerçekleştirilmiş Bir Hayat

Britanya’nın yaşayan en önemli düşünürü Terry Eagleton, “Hayatın Anlamı” ismini taşıyan kitabında, hayatın anlamını sorgulamanın çetrefilliğine dikkat çekiyor ve şöyle diyor: “Eğer varoluşun anlamını büyük ölçüde soruşturmak zorundaysanız işlerin sarpa sarması muhtemeldir. Oysa bireyin kendi varoluşunun anlamını sorgulaması farklı bir konudur. Çünkü denilebilir ki böyle bir özdönüşüm faaliyeti, gerçekleştirilmiş bir hayat yaşama uğraşının ayrılmaz bir parçasıdır. Kendine ‘Hayatım nasıl gidiyor?’ ya da ‘Hayatım daha iyi olabilir mi?’ gibi sorular sormamış bir kişi bilhassa özfarkındalık bakımından eksiktir.” Yirminci yüzyıl, hayatın anlamı üzerine çokça düşünülen bir çağdır. Eagleton, yirminci yüzyılın, hayatın anlamı üzerine pek çok çağdan daha ıstıraplı bir şekilde derin derin düşünmesinin nedenlerinden birinin, insan hayatını korkunç derecede değersizleştiren bir çağ olması olabileceğini belirtiyor. Ve şöyle diyor: “Bu yüzyıl, milyonlarca insanın boş yere ölümüyle tarih tutanaklarına geçen, açık ara en kanlı çağdı. Eğer hayat, pratikte bu kadar şiddetli bir şekilde değersizleştirilirse hayatın anlamının teoride sorgulanması da elbette beklenebilir.”

Hayatın anlamı; varsa bu anlamın peşine düşmeye, onu aramak üzere yola koyulmaya ve daima yolda kalmaya mı bağlıdır? Hayatın bir anlamı var mıdır, yoksa ona biz mi anlam kazandırırız? Hayatın anlamının önceden hazır olmadığı, daha ziyade inşa edildiği ve her birimizin bunu farklı yollarla yapabileceği şeklindeki bir anlayışın peşinden giden Eagleton’a kulak verecek olursak: “Bugün Batı’da, en azından şaşılacak derecede mütedeyyin olan ABD dışında, eğitimli pek çok kişi hayatın bir rüzgâr dalgalanması ya da bir bağırsak gurultusundan başka hakiki bir anlam taşımayan tesadüfi bir evrimsel olgu olduğuna inanıyor. Hayatın belirli bir anlamının olmayışı, her insanın ona anlam kazandırmak için sürdürdüğü çabanın nedenini de açıklığa kavuşturur. Eğer hayatlarımızın bir anlamı varsa bu anlam bizim onlara kazandırdığımız bir şeydir; onların hazırlop donattığı bir şey değil.”

Ölümün Gölgesinde Yaşamak

İnsan, hayatın anlamını niye bilmek ister peki? Eagleton; “hayatın anlamı nedir?” sorusunu dilbilimsel açıdan irdelediği kitapta, bu soruyu daima sorabileceğimizi belirtiyor ve devam ediyor: “İnsanlar hayatın anlamını bilmenin daha iyi bir hayat sürmelerine yardımcı olacağından emin midir? Ne de olsa insanlar, bu sırra ermeden de mükemmel biçimde hayatlarını sürdürdü.

Veya belki, öteden beri bunu bilmeksizin hayatın sırrına vakıftılar. Belki de hayatın anlamı nefes alıp vermek kadar basit ve farkında olmaksızın şu anda yapmakta olduğum bir şeydir. Peki ya saklı olması bir yana, gözümüzün önünde olduğu halde anlaşılmazsa? Hayatın anlamı belki peşine düşülen bir amaç ya da dibi taranan bir gerçeklik yığını değil, yaşamak ediminin ta kendisinde ya da belli bir yaşam tarzında dile gelen bir şeydir. Sonuçta bir anlatının anlamı, onun yalnızca sonu ya da gayesi değil, anlatının kendi sürecidir.”

Eagleton, Aristoteles’ten Spinoza’ya, Wittgens­tein’dan Nietzsche’ye, Baggini’den Strauss’a kadar pek çok filozofun felsefesinden yola çıkarak hayatın anlamını sorguladığı kitabında, Heidegger’in “Varlık ve Zaman” isimli çalışmasında insanın diğer varlıklardan kendi varoluşunu sorgulama yetisiyle farklılaştığını dile getirdiğini belirtir: “İnsan öyle bir yaratıktır ki varoluşun yalnızca belli nitelikleri değil, başlı başına kendisi onun için sorunsaldır. Şu ya da bu durum, mesela bir yaban domuzu için bir sorunsal olabilir, ama teori hâlâ geçerlidir. Çünkü insanlar kendi durumlarıyla bir sorun, ikilem, endişe kaynağı, umut ilkesi, külfet, armağan, yılgı ya da saçmalık olarak yüzleşebilen özgün hayvanlardır. Bunun nedeni insanın özellikle, muhtemelen yabandomuzunun olamadığı bir biçimde, kendi varlığının sonluluğunun farkında olmasıdır. İnsan daima ölümün gölgesinde yaşayan belki de tek hayvandır.” İnsan, sonlu bir varlık olduğunun her daim bilincinde olmayı başarabilirse her zaman/her an olmasa da daha fazla mutlu olmayı da becerektir belki de.

Freud, “Hayatın amacı nedir?” sorusunu bir tek dinin cevaplayabileceğini savunur. Çünkü ona göre; “bir amacı olan hayat fikri, sadece dini sistemlerle alakalı ve sadece onlarla uyum içerisindedir”. Eagleton da şöyle bir çıkarım yapar: “Hayatın aslında bir amacı varsa ve o bizim kendi tasarılarımıza aykırıysa? Belki de hayatın bir anlamı var ama bugüne değin, insanların büyük bir kısmı onun ne olduğu hakkında yanıldı. Eğer din bir yalansa durum gerçekten de budur.” Freud, dinin sorgulamayı reddettiğini söyler: “Din, gerçekliğin reddilmesinin yanı sıra, aynı zamanda arzu edilen bir yanılsamalar sistemidir. Ve böyle bir şeye de ancak mutluluk dolu bir sanrısal karışıklık halinde rastlanabilir. Dinin on birinci emri de şudur: Sorgulamayacaksın.”

Koşulsuz bir teslimiyetin söz konusu olduğu, sorgulanmayan bir hayatta herhangi bir anlam aranması da gerekmez elbette. Freud, hayatın amacını haz ilkesiyle açıklar: “Hayatın amacını belirleyen şey, haz ilkesinin izlediği yoldur. Bu ilke ta en baştan beri zihinsel donanımların işleyişini kontrol eder. Ve haz ilkesinin verimliliği konusunda hiçbir şüphe olmamasına rağmen, izlediği yol neredeyse tüm evrenle kavgalıdır.”

Freud’un şu sözleri de günümüz insanın mutsuzluğunun nedenlerinden birine işaret ediyor: “İnsanlar, çevrenin kontrolünü ele geçirip doğa üzerine o kadar söz sahibi olmuşlar ki, artık birbirlerinin kökünü kurutacak seviyeye gelmişler. Kendileri de bunu çok iyi biliyor. Ve şu anki tüm huzursuzluk, mutsuzluk ve kaygılarının sebebi de işte budur.”

Hayat Kendini Aramaktır

Rollo May, “Kendini Arayan İnsan” adlı kitabının önsözünde “Endişe çağında yaşamanın ender nimetlerinden biri, kendimizin farkında olmaya zorlamasıdır.

Standartlar ve değerler alt­üst olduğunda, içinde yaşadığımız toplum, Matthew Arnald’ın deyişiyle ‘ne olduğumuz ve ne olmamız gerektiği’ hakkında bize net bir tablo sunamadığında kendimize dair arayışımıza geri döneriz. Dört bir yanımızı saran acı verici güvensizlik duygusu, bize şu soruyu sormak için yeni bir dürtü sağlar: Acaba gözden kaçırdığımız önemli bir rehber ve güç kaynağı var mı? (…) Böylesine parçalanmış bir dünyada içsel bütünlük nasıl sağlanır? Ya da: Ne geçmiş ne de gelecek açısından hiçbir şeyin kesin olmadığı bir dönemde kendini gerçekleştirmeye giden o uzun gelişme sürecine nasıl girişilebilir?”

Cesar Pavese’nin “Yaşama Uğraşı”nda dediği gibi belki de “Hayat, yaşantı aramak değil, kendini aramaktır”. Mutluluk da, bu kendini arayış yolculuğunun kimi duraklarında bizi karşılayacaktır muhakkak… Freud da insanın öncelikle kendini tanıması gerektiğine dikkat çekiyor ve şöyle diyor: “Ruhunun derinliklerine in ve önce kendini tanı. Bunu yaptıktan sonra, bu hastalığa neden yakalandığını anlayacak ve belki de bir daha hastalanmayacaksın.” Kim bilir insan kendini tanımayı başarabilirse mutsuzluluğunun kaynağını da keşfecek ve belki de mutluluğa giden yolun haritasına kavuşacaktır. Kendini keşfe çıkan insan yeteneklerinin ve asıl kapasitesinin de farkında olacaktır. Ve Eagleton’un ifade ettiği üzere; “Mutluluk aslında sevinçle parlayan bir yüz ya da hantal bir hoşnutluk değil, en azından Aritotales’e göre, insanın yetenek ve kapasitesinin özgürce gelişmesinden kaynaklanan bir yaşam kalitesi halidir”.

Ölmeden Önce Yaşamak Gerek

Çağımızın özgün yazarlarından biri olan ve ne yazık ki 2008 yılında intihar ederek hayatına son veren David Foster Wallace ise; hayata, hayatın gerçeklerine, yaptığımız seçimlere derinden bakan “Bu Su” isimli kitabında, ölmeden önce yaşamak gerektiği konusunda ısrar eder. İnsan aklının ve zihninin tuzaklarına parmak basan Wallece, “Ateşli silahlarla intihara teşebbüs eden yetişkinlerin hemen hepsinin kendilerini aynı yerden vurması bir tesadüf değildir. Kafalarından. Bu insanların çoğu aslında tetiği çekmeden uzun zaman önce ölmüştür,” derken çağımız insanının en büyük savaşının kendi zihni ve kendi yargılarıyla olduğunun altını çiziyor. Ve “Neye inanacağınızı siz seçersiniz” diyor. Wallece’ın kitabı şu vurucu hikâyeyle başlıyor: İki genç balık birlikte yüzüyorlarmış. Yanlarından geçen yaşlı balık başıyla onlara selam verip, “Günaydın çocuklar. Su nasıl?” diye sormuş. Biraz daha yüzdükten sonra genç balıklardan biri diğerine dönmüş ve sormadan duramamış: “Su da neyin nesi?” İçinde bulundukları ortamdan bihaber bu iki genç balığın öyküsü, hayatı anlamlı kılabilmek adına etrafımızda olup biteni görebilmenin önemine işaret ediyor ve içinde yüzdüğünüz sularda yitip gitmeyin diyor.

Dünya döndükçe insanoğlu hayatın anlamını aramaya devam edecektir şüphesiz.

Ve bu sorunun tek ve kesin bir yanıtının olmadığı ortada. Eagleton’un dediği gibi “Eğer hayatın bir anlamı varsa bu anlam, olduğunu düşündüğümüz, ya da olmasını istediğimiz anlamdan bağımsız olarak, sizin, benim ve geriye kalan herkes için geçerlidir. Herhangi bir şekilde hayatın birden fazla anlamı da olabilir. Niçin tek bir anlamı olduğunu düşünmeliyiz ki? (…) Veya hayat, belki zaman zaman amacını aynen bizim yaptığımız gibi değiştiriyordur.”

Kim bilir…

Elif Şahin Hamidi
(elif.sahin@gmail.com)

(Remzi Kitapevi Kitap Gazetesi Aralık 2014 sayısı)

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe, Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
Koyu tenliler daha geç mi yaşlanır?

Koyu renk ciltlerde, yaşlanmanın ilk belirtilerinden biri olan kırışıklıkların gecikmeli olarak ortaya çıktığı inancı bilimsel midir? Cildin yaşlanmasına neden olan...

Kapat