Kısa Felsefi Antropoloji Notları – Mert Sarı

Felsefi antropoloji başlığı çok boyutlu ve geniş oylumlu bir konudur. Böylesi bir başlığı, kısa bir yazının sınırlılıkları içerisinde tüketebilmek, dahası işleyebilmek olası olmasa gerektir. O bakımdan bu geniş çevrene(ufka) ancak kimi kısa notlar halinde değineceğim.

Antropoloji terimi eski Yunanca bir sözcük olan antrophos sözcüğünden türemiştir. Antropoloji teriminin özleşmiş karşılığı ?insan bilimi?dir. Antropoloji, insan varlığını olgusal bir bilim yaklaşımıyla inceler. Felsefi antropoloji ise insan gerçekliğinin düşünsel, felsefi-spekülatif bir yaklaşımla çözümlenmesidir. Bu bakımdan antropoloji görgül(deneysel) bir bilim dalı iken felsefi antropoloji bir felsefe disiplinidir.

İnsan, düşünsel evriminin alacakaranlığından bu yana kendini kendine sürekli bir araştırma konusu yapmıştır. Felsefi antropoloji boydan boya düşünce tarihine içkin sayılabilir. Örneğin Immanuel Kant(1724-1804) ?Mantık Dersleri? yapıtında üç temel soru ileri sürmekte: 1.Neleri bilebilirim? 2.Nasıl eylemeliyim? 3.Neyi umabilirim? Kant bu üç temel sorunun ?İnsan Nedir?? sorusunda yoğunlaştırılıp toplanabileceğini söylüyor.

İnsan varlığının olanağı ve özgürlüğü onun varlık yapısının plastik(esnek, eğilip bükülebilir) olmasında saklıdır. Varlık yapısı deyimiyle insanın fizyolojik ve anatomik örgensel bütünlüğünü anlatmak istiyoruz. Diğer tüm canlı türleri, özgül koşullanmış bir örgensel donanıma sahiptirler. Canlı türlerinin örgenliği, doğal çevrelerinin koşullarına katı bir biçimde uyarlanmış ve uyumlulaşmıştır. Ayrıca türlerin davranışları(etolojileri) kalıtımla aktarılan içgüdülerde(instinkler) yine sıkı biçimde belirlenmiştir. Bu doğrultuda diyebiliriz ki, doğal çevresinin ve anatomisinin sıkı biçimde belirlediği hayvan türleri özgürlük olanağına sahip değilken doğal çevresinden ve gövdesinden görece özerkleşmiş olan insan, özgürlük olanağına sahiptir. İnsan, gövdesinden(anatomisinden) de göreli ölçüde özerkleşmiştir. Çünkü ayakta dik durabilmesi sayesinde boşta kalan ellerini gözleriyle uyumlu bir biçimde kullanabilmektedir. Bu devinme esnekliği kendisine çok amaçlı bir işlevsellik kazandırır. Ayrıca bilişsel-nöral itilerin gelişmesi, ellerin gözlerle olan eşgüdümlü kullanımına dayanır. Bu temel gözlemleri daha kendi çağlarında tarih filozofu Herder ve Alman ozan-düşünür Schieller?in de çıkarsadığını görüyoruz. Herder?e göre insan, ?doğanın tek özgür bırakılmış varlığı?dır.

Eski tarihsel çağlarda da günümüzde de kimi farklı toplumlarda insan, kendisini doğadaki diğer canlılardan, bitki ve hayvanlardan ayrıksı düşünmüyor. Örnekse Kızılderililer ve kimi Avustralya yerlileridir. Onlar; ırmaklara, ağaçlara, bitki ve böceklere ?kardeşim? diye hitap ederler. ?Kardeşim ırmak, kardeşim böcek? gibi? Ancak tarihsel çağlarda yine kimi toplumlarda henüz bir ortak insanlık kavramının gelişmediğini de gözlemekteyiz. Eski Mısırlılar ve eski Yunanlılar kendilerini insanlık türünün yegane örnekleri sayarlardı. Eski Yunanlılar yabancılara (Meteklere) barbar derlerdi. Bu deyiş anlaşılamaz, kaba bir dil konuşanlar anlamını içerir. Yine başkaca düşünce ve söylem kalıplarından eski Yunanlıların yabancıları insanaltı varlıklar olarak gördükleri anlaşılıyor. Bu tür kültürel ben-merkezci tutumlar sosyal antropolojide entnosantrizm olarak tanımlanmaktadır. Felsefi antropoloji disiplininin gelişimi bakımından Alman düşünürleri Herder ve Kant?ın katkılarının önemli olduğu belirtilmelidir. Ancak en çığır açıcı katkılar Darwin, Marks ve Freud?dan gelmektedir. Karl Marks insanı bir eylem varlığı (praksis varlığı) olarak ele almıştır. Bu; şu demektir: İnsanın varlığını yeniden üretebilmesi ve çoğaltabilmesi için etkin olarak dış dünyaya müdahale etmesi gerekmektedir. İnsan, dış gerçekliği kendi yararı doğrultusunda etkilemektedir. Ancak bu eylemliliğin içinde diyalektik olarak kendisi de dış dünyadan etkilenmekte ve biçimlenmektedir. Dolayısıyla insan dış gerçekliği etkiyip onu biçimlendirirken kendi kendisini de oluşturmaktadır. Bu kavrayıştan Marksist arkeolog Gordon Chiede insan için ?kendi kendini yaratan insan? nitelemesini kullanmaktadır. İngiliz doğa bilgini Charles Darwin?e göre insan doğadan ve doğa tarihi orijininden kökenlenmektedir. İnsan varlığı doğa varlığıyla aynı tözdendir. Sigmund Freud ise psikanalitik disipline ilişkin kavrayışlarıyla insan bilinçdışındaki animal, dürtüsel, itkisel yapıları bulgulamıştır. Bu bize doğadaki diğer canlılar gibi insanın da deyim yerindeyse ?hayvani itkiler? gösterdiğini kanıtlar.

Felsefi antropoloji disiplinini bağımsız bir yapıt halinde ilk işleyen ise sanırım Alman düşünürü Max Scheiller(1874-1928) olmuştur. Ancak Alman düşünür, erken ölümü nedeniyle bu yapıtını tamamlayamamıştır. Bu nedenle, geniş kapsamlı olarak tasarlanan bu çalışma ancak küçük bir kitap halinde çıkabilmiştir. Değerli felsefecimiz Prof. Dr. Takiyettin Mengüşoğlu?nun eşleri Tomris Mengüşoğlu Hanımefendi bu yapıtı, ?İnsanın Kozmosdaki Yeri? başlığıyla Türkçemize kazandırmıştır. Scheiller bu yapıtında insan varlığını karakterize eden temel nitelikleri çözümlemektedir. Bu küçük yapıtta insanın varlık yapısının temel ögeleri ortaya konulmaktadır. Çok geniş bir yer işgal etmemek için yapıtı ayrıntılarıyla serimleyememekteyiz. Belirtildiği gibi Türk diline kazandırılmış bulunan bu küçük yapıt dilenirse incelenebilecektir.

Mert Sarı
Kaynak: http://www.gundogusu.net, Gündoğusu Dergisi Sayı 3 Temmuz-Ağustos 2012

Yorum yapın

Daha fazla Antropoloji, Makaleler
Antakya?ya Dair – Erinç Büyükaşık

Antakya. Yıllar sonra bir trajedinin izdüşümleriyle dönüyorum bu kente.Beklediğim hüzünlü bir tablonun aile bireylerine yansıyan yüzü olsa da özlediğim baba...

Kapat