Korku Edebiyatı

Tufan?dan Bu Yana Korku Edebiyatı – Fatma Cihan Akkartal
Korku edebiyatı üzerine bir dosya hazırlarken karşılaşılabilecek en büyük çıkmaz bu geniş alanı mümkün olan her cephesinden ele alma arzusuna karşı koymanın zorluğunda yatıyor. Mecramız Roman Kahramanları Dergisi, o zaman korkunun kahramanlarına bakacağız; ama kimdir korkunun kahramanları? Kurbanlar mı, canavarlar mı?

Neil Carrol Korkunun Felsefesi?nde kurgudaki korkuyu (art horror) korku duygusundan ayırmak için pek çok kriter öne sürüyor; bunlardan biri kurgusal yapıtı alımlayan öznenin ?öyküdeki pozitif karakterin canavara verdiği tepkileri taklit etmesi?. Yani biz okurlar, izleyiciler olarak kurbanın korku dolu çığlığını paylaşmalıyız ya da tehlike altında olduğunun farkında olmayan gafil karakter için endişelenmeliyiz. Korku edebiyatı türünün motivasyonu, adı üzerinde bizi korkutmak olduğundan, türü incelerken böyle bir korkma biçiminin doğasını araştıran ve katarsisin örneğin özdeşleşme gibi şartlarına odaklanan Carrol, analizinde korkunun nesnesine duyulabilecek sempatiyi es geçiyor. Korku edebiyatı (ve sineması) fanları için çoğu zaman canavarın ya da canavarane durumun kendisi bir arzu nesnesine dönüşüyor. Fanlık kurumunun sapkın denebilecek bu işleyişi dosyamızın sınırlarını aşmakla beraber bu dosyadaki yazıların konularının seçimi aşamasında karşımıza en büyük engeli bu durumun çıkardığını belirtmeden geçmeyelim. Dosyada ele alınan ?roman kahramanları?; Doktor Jeykll ve Bay Hyde, Frankenstein, Lestat de Lioncourt ve Clive Barker?ın ?Korku? adlı öyküsünün Quaid karakteri.

Seçtiğimiz 4 karakterin ikisi Viktorya dönemine; diğer ikisi ise türün çağdaş dönemi diyebileceğimiz 1970?ler sonrası döneme tarihleniyor. Korkunun daha ziyade Anglosakson geleneğinin iki klasik, iki çağdaş canavarının ele alınmış olması, piyasa şartlarının Anglosakson popüler kültürüne erişimi diğerlerine nazaran daha kolay kılmasından edebiyat kanonunun dil merkezli oluşuna dek pek çok sebebe bağlanabileceği gibi hâlihazırdaki dosya özelinde bir tesadüfün sonucundan ibaret. Ele alınan korku anlatılarının evrensel temsil değerlerine yönelik öz eleştirimize verilecek bir karşılık; ilk iki ?kahramanımız?ın yıllar içinde küresel imgelemde yerlerini bulmuş, klasikleşmiş ve kültürlerin sınırlarını aşabilmiş kült figürler olmaları, diğer iki kahramanımızın 150 yıl sonraki akıbetlerine işaret ediyor olabilir.

Lanetlilerin En Lanetlisi Vampir Lestat – Galip Dursun
Şatonun en ıssız odasında bir başınıza oturmuş tek eksiği kuş sütü olan sofraya bakıyorsunuz. Kim bilir saat kaç? Konuğunuzun gelmeye niyeti yok gibi görünüyor. Bu gece de yalnız yiyeceksiniz? anlaşıldı. Zaten masanın üstünü dolduran enfes yemekler hiç ilginizi çekmiyordu? iyi oldu. Ölümüne yalnız olmanızın yanı sıra başınız da belada. Herkes sizin peşinizde. Sizden nefret ediyorlar. Kalbinize dişbudak ağacından mamül bir kazık? gırtlağınıza da keskin bir hançer, belki de bir kılıç dayanması an meselesi. Siz sadece canavarsınız diğerlerinin gözünde. Gülünç bir şekilde tüm yaşamını bir şeylerden kaçarak geçirmiş, tehlikeli ve yok edilmesi gereken bir avcısınız. Tek bir kelime edemeden katledilmelisiniz. Ne olup bittiğinin? neler yaşadığınızın hiçbir önemi yok.

Anne Rice 1976?da meşhur roman dizisi Vampirle Görüşme?yi yazmaya başlayana kadar vampirlerin içinde bulundukları durum ve ruh hali aşağı yukarı böyle olsa gerek. Onun ve romanlarındaki karizmatik yoldaşı Vampir Lestat?ın sahneye çıkmasıyla birlikte vampir teması baştan sona yeniden yazıldı demek mümkün. Üstelik bu yuvarlak yüzlü? hemen her fotoğrafında gülümseyen hanımefendinin bir rivayete göre kocası Stan Rice?ı model alarak yarattığı Vampir Lestat o kadar sevilmiş ki, serinin ilk kitabı yayınlandığından günden beri vampir deyince Dracula?yla beraber akla ilk gelen o olmuş.

Vampirin ucubelikten anti-kahramana dönüşme hikâyesini, asi vampir Lestat?ın pek edebi macerası üzerinden takdimimdir.

Vampir Lestat?ın Maceraları:
Vampir, her daim ilgi duyulan bir canavar tipi olması nedeniyle sadece 19. yüzyıl ve öncesi dönem edebiyatının değil, modern ve yakın zamanların da vazgeçilmezlerinden biridir. Aklın ipleri ele aldığı 17. yy?a kadar başta Avrupa olmak üzere dünya çapında halk anlatılarında izleri görülen vampir, meşhur bir fenomendi. Doğa felsefesinin rüştünü ispat için üstüne üstüne gittiği? derinlemesine incelediği ve cevap aradığı her muamma gibi vampir de geri kalmış halk kitlelerinin aklında yaşayan bir kabus olarak ele alındı. Bilim? eski çağın bu zihin ve mide bulandıran canavarını porfiriya? kanibalizm ve toplumsal histeri ile çözmeye çalışırken vampir sanata ve içinde bulunduğu çağın entelektüel imgelemine sızmayı başarmıştı bile.

Frankenstein: Bir Kitap, Bir Doktor, Bir Yaratık – Fatih Danacı
1816 yazında Lord Byron, Byron?un sevgilisi, John Polidori, Mary Shelley (Mary Wollstonecraft Godwin Shelley) ve Percy Bysshe Shelley çifti Cenevre?deki Villa Diodati?de bir araya gelir. Mary Shelley?in daha sonra ifade edeceği gibi ıslak ve soğuk bu yaz günlerinde villada kalmayı tercih ederler ve birbirlerine Alman korku hikâyeleri anlatarak zamanlarını geçirirler. Hatta bu hikâyeleri taklit etmek amacıyla öykü yarışması yaparlar ve bu esnada edebiyat tarihinin en önemli eselerinden bazıları ortaya çıkar. Lord Byron, şiiri Mazeppa?nın sonuna eklediği bir hikâye yazarken, John Polidori daha sonra klasik soylu bir vampir sayılacak ?The Vampyre?ı kaleme alır. Diğer iki arkadaşıyla beraber Percy Shelley de doğaüstüne yönelir; ancak tek tamamlanan Mary Shelley?in Frankenstein; Or, Modern Prometheus adlı romanı olur. Bir gece gördüğü düşün ardından yaşama döndürülen bir insanın hikâyesini yazar ve ilk senaryosunda yalnızca yaratığın uyanışını ve Frankenstein?ın yaşadığı korkuya değinir; ancak bu hikâye daha sonra kitap projesine dönüşür ve gerek gotik gerekse bilimkurgu edebiyatının mihenk taşlarından biri yaratılmış olur. Peki, roman ne anlatır, neden anlatır?

İnsan doğasının sahip olduğu temel düzeydeki davranışlar, bir yaratığın yaşadıkları üzerinden irdelenir ve yalnızca erkek karakterler tarafından okura aktarılır. Bir canavardan ziyade insan olan, insan gibi düşünen isimsiz yaratığın sosyalleşme çabası, sosyal bir varlık olarak insanların içine karışma endişesiyle sırf çirkin görünümünden dolayı insanlar tarafından dışlanması; çabalarının başarısızlıkla sonuçlanması ile de Tanrı?sına, yani bedenini birleştiren ve elektrik akımıyla hayat veren Dr. Victor Frankenstein?a sığınması kitabın genel hikâyesidir. Temel düzeydeki hikâye salt korku değildir, insanın ön yargılarıyla şekillendirdiği dünya düzeninde kendisine yer bulamayan bir yaratığın hüzünlü hikâyesidir. Yaratık üzerinden yapılan toplumsal ve ahlaki değerleri sorgulayan felsefi bir yaklaşımdır. Nasıl ki insan kendi isteğiyle dünya üzerine gelmiyorsa, yaratık da kendi isteğiyle bu dünyada vücut bulmamıştır. İşte bu durum dikkate alındığında temel bir soru(n) gündeme gelir: O halde işlenen cinayetlerden sorumlu yaratık mı, yoksa onu bilimsel bir merak uğruna yaratan Doktor Frankenstein?ın kendisi midir? Ya da yaratığı dışlayan ve suça yönelmesine vesilen olan insanlar mıdır? Ya da insanları bu mizaçla yaratan Tanrı mıdır?

Dr. Jekyll ve Bay Hyde?ın Gizemi – Sezgin Tanrıyakul

Dr. Jekyll ve Bay Hyde gotik geleneğin bütün izlerini üzerinde bulabileceğiniz nefes kesen bir gerilim klasiğidir. Stevenson?un yazdığı eserler arasında en ünlüsü olmasına rağmen, maalesef derinliğini şöhretine kurban vermiştir. Aslında Viktoryen dönemin korkularını anlatan bu kıssa hikâyesi, zamanla vermek istediği mesajı yitirmiştir. Bizlere karakterlerin gözünden incelediği ve gerçekçi bir şekilde aktardığı Viktoryen devrin sosyal ve etik ikilemleri tamamen bir tarafa bırakılmış, Jekyll ve Hyde dualitesi adeta dini bir melek ve şeytan ya da basitçe bir kişilik bölünmesi hikâyesi olarak algılanmıştır.

Richard Mansfield?ın siyah beyaz fotoğrafı bu gelenekselleşmiş duruşu net bir şekilde resmetmektedir. Jekyll iyinin ve doğrunun vücut bulmuş bir hali olarak gözlerini göklere dikerek, sağ eliyle vaat edilen cennetin yönünü göstermektedir. Bu meleksi duruşunun tek eksiği nur içinde parlayan bir haledir. Diğer bir yanda Hyde vahşi bir şekilde çömelmiş, birbirine karışmış saç ve sakalı ile her an saldırmaya hazır bir hayvan gibi beklemektedir. Fotoğraf geleneksel anlayışa uygun olarak sadece karakterlerin iyiliği ve kötülüğüne odaklanmıştır. Oysaki öyküyü dikkatlice okuyan gözler metnin arkasındaki karmaşık biçemsel yapıyı ve etik derinlikleri görecektir.

Resmin Çerçevesi
Hikâyenin geçtiği Viktoryen döneminin kirli, sisli, düzensiz ve karanlık şehirleri, sanayileşen Batı?nın ortasında eğreti birer çiçek gibi açmaktaydı. Sert ve tutucu bir ahlaki anlayış toplumda ? özellikle üst ve orta sınıfta ? yer edinmişti. Bu anlayışın yarattığı tutucu baskı öyle boyutlara varmıştı ki insanlar cinsel konularda kendilerini ifade edebilmek için yasaklı kelimeler yerine bugün ?floriography (çiçeklerin dili)? adını verdiğimiz bir yöntemle çiçek isimlerini kullanmaya başlamıştı.

Stevenson?ın, karakterin sosyal ve ahlaki dilemmalarını anlatırken arka plan olarak Londra?yı seçmesi tabii ki bir rastlantı değildi. Viktoryen dönemi Londrası o dönemin en büyük ve muhteşem şehirlerinden birisiydi. Sanayi Devrimi İngiltere?de tüm hızıyla devam ediyor ve başkent bu dönemin bütün yararlarından faydalanıyordu;

Barker?ın ?Korku?su… – Onat Bahadır
Clive Barker?ın edebiyatı söz konusu olduğunda, kuşkusuz akla gelen ilk eserdir Kan Kitapları (Books of Blood). Altı ciltten oluşan seri, yazarın sadece geniş kitlelerce tanınmasını sağlamamış, onu korku-gerilim türünün en özgün kalemleri arasına da yerleştirmiştir. İlk ciltte yer alan Kan Kitabı, Geceyarısı Et Treni, Yattering?le Jack, Domuz Kanı Türküsü, Seks, Ölüm ve Yıldız Işığı, Tepelerdeki Şehirler adlı altı öykü sadece türün meraklılarını değil, sıradan edebiyat okurunu da yerinden zıplatacak güce sahiptir. Bunun başlıca nedeni Barker?ın nadir rastlanır bir hayal gücüne sahip olması?

Yazarlığa gençlik yıllarında tiyatro oyunları kaleme alarak başlayan Barker, doğup büyüdüğü şehir Liverpool?dan 21 yaşında ayrılarak Londra?ya gelir. Burada gündüzleri tiyatro grubu için oyunlar üretmeye devam ederken geceleri resim yapar ve uzun öyküler yazar. Sekiz ay gibi kısa bir sürede Kan Kitapları?nın ilk üç cildi böyle tamamlanır. Barker bu dönem Edinburg Festivali?nde sahnelenen History of Devil (Şeytanın Tarihi) adlı oyunuyla da önemli bir başarı yakalar. İlerleyen yıllarda resim ve sinema konusunda elde ettiği başarıları da hesaba kattığımızda ne türden bir yazarla karşı karşıya olduğumuz biraz daha netleşiyor.

Ancak burada şu notu düşmek elzem; Clive Barker sıkıldıkça alan değiştiren bir isim değil. Tiyatro, resim ve öykü hemen hemen aynı zamanlarda giriyor hayatına. Tiyatronun yerini daha sonra sinema alıyorsa da imge ve yazı hep iç içe. Bugün tuval üstüne çalışılmış ürpertici sayısız figürün ressamı Barker. Bunca detayı, Kan Kitapları ve daha sonra yayınladığı Lanetlenme Oyunu (Damnation Game), Kabal (Cabal), Kutsanma Ayini (Sacrament), Muhteşem Gizli Gösteri (The Great and Secret Show) ve Galilee gibi fantastik romanların büyük başarısının altında yatan nedenlere dokunmak adına veriyorum.

Dilimize Dost Körpe tarafından ilk üç cildi çevrilen Kan Kitapları serisinin hangi öyküsünü açsanız sağlam bir kurgu, az; ama güçlü diyaloglar, her biri üstünde uzun süre çalışılmış karmaşık, derin karakterler çıkar karşınıza. Yer yer henüz ilk öykülerini karalamakta olan genç yazarın heyecanı ve iddiası hissedilir.

Yazının Kaynağı: Roman Kahramanları, Sayı 12

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Eleştiri Üzerine Bir Bakış (2) – Faiz Cebiroğlu

Eleştiri Üzerine Bir Bakış 1 adlı yazıyı okumak için tıklayınız Devam ediyorum. Eleştiri, ileri, daha ileriye gitmek için yapılan analiz...

Kapat