Nartlar / Çerkez Halk Destanları – Özdemir Özbay

“Nart Destanları Kuzey Kafkasya’nın otokton halkı olan Çerkez boylarının binlerce yıldan bu yana ürettikleri ulusal destanlar bütününün adıdır.”

Ulusların sinesinde, benliğinde derin izler bırakan doğal afetler, savaşlar, işgaller halkın dilinde uzun yıllar söylene söylene günümüze dek ulaşırken bir yandan da destan kalıbı ve biçimi içerisinde şekillenirler. Kırgızların Manas, Finlilerin Kalevala, İran’ın Şehname; Oğuz Kağan, Ergenekon, Dede Korkut isimli Türk destanları ile Alp-er Tunga adlı İskit destanı bu türden destanlardır. Bunlara orta Amerika’daki Ma­ya Uygarlığının İspanyol kültürü ile kaynaşmasından doğan Gu­atemala Destanlarını da ekleyebiliriz. Öte yandan Sümer des­tanlarından olan Gılgameş, Hint destanları olan Mahabharata ve Ramayana yine bu tür halk destanlarındandır.

Çerkez Mitolojisi’nin bütününü kapsayan Nart Destanları, İsa’dan önceki çağlardan bugüne Kuzey Kafkasya boylarının dilinde, müziğinde, sanatında yer etmiştir. Başlangıcını tarih çağları içinde tam olarak saptamak çok zordur; ancak doğanın ve evrenin çözülemeyen sırlarının dile getirilmesi olan Mythos’un insan dilinin ve sözcüklerin ortaya çıkması ile başladığı dikkate alınırsa, Nart Destanlarının başlangıcı hak­kında bir fikir edinilebilir kanısındayız.

Bu savımızı kanıtlayan bilimsel çalışmalar giderek artmakta­dır. Gerçekte, halkın anonim sanat ürünü olan destanların baş­langıcını kronolojik olarak saptamak ola­nak dışıdır. Akademi üyesi İ.A.Orbeli’nin bir halk destanının tarihinin saptanması konusundaki şu sözü ilginçtir; “Destan biçiminde yazılan halk yapıtının tarihini saptamak, suyunu tuzlu bir denize akıtan ırmağın, tuzluluğuna, rengine ve akışına göre incelenerek, denizden kaynağa doğru, küçük bir su halin­de doğduğu, yeryüzüne ilk çıktığı çağa kadar izlenmesinden daha zordur.”

Bütün bu zorluklara karşın, metinlerde geçen kimi olaylar, o destanın doğduğu, ortaya çıktığı çağlar hakkında yaklaşık ola­rak bir bilgi verebilmektedir. Örneğin, Nart Tlepş’in Bizans Sarayı’na silah yapıp hediye etmesi öyküsü, bu destan metninin İsa’dan sonraki çağlarda Çerkez halkı arasında söy­lenmeye başladığının kanıtlamaktadır.

Kuzey Kafkasya Halk destanlarına ad olan “Nart” sözcüğü hakkında da bir açılım yapmakta yarar vardır: “Ne=göz”, “Tın veya ten=vermek” anlamına gelir. Abhaz ve Adığe şivele­rinde de vermek fiili aynı köktendir. “Yıstep=ona veririm”, “A-te-re=vermek” karşılaştırmalarında olduğu gibi. “Ne=göz” ile “Ten=vermek” fiili mastarının birleşmesinden oluşan “Netin” veya “Nertın” göz vermek, gözünü budaktan esirge­memek, mitoloji kahramanlarına ad olmuştur.

“Nartlar” adlı 7 ciltlik ünlü ya­pıt Hadağatle Asker’in yıllarca süren sistemli çalışmaları sonucu birebir halktan derlenerek tamamlanmıştır. Önsöz, konuya giriş, yazım kuralları, metinler, şarkı melodileri, destanlardaki anlatımcıların biyografileri, şarkıcılar, anılar ve sona eklenen bir sözlükten oluşan bu büyük yapıt Adığe dilinin çeşitli şive­lerinde söylenen destan metinlerinin asıllarına sadık kalınarak 1946-1971 yılları arasında hazırlanıp basılmıştır. Maykop Adığe Bilimsel Araştırmalar Enstitüsü yayınlarındandır.

Nart Destanlarında ana unsur, insan yaşamını daha mutlu, daha renkli kılacak olan insan sevgisinin dile getirilişidir. Batı dünyasında hümanizmin edebiyata ve sanata yansıdığı dönem göz önüne alınırsa Kuzey Kafkasyalıların yaşamının ve edebi­yatının binlerce yıl öncesi hümanizme yönelik olduğu gerçeği ile karşılaşırız. Bu aynı zamanda atalarımızın tarih süreci içeri­sinde ulaştığı uygarlık düzeyini ve ölçüsünü de göstermektedir.

Nart Destanlarında taş devrinden maden devrine, göçe­belikten tarıma, yerleşik uygarlığa geçiş izlerini bulmak çok kolaydır. Başlangıçta yarı tanrı, yarı insan olarak nitelen­dirilen destan kahramanlarında üretim ve tüketim kolektiftir. En azından başlangıçta bu böyledir. Nart Tlepş’in orağı bulma öyküsü, halkın yerleşik uygarlığa ve tarıma geçiş süresi açısın­dan çok önemli izler taşımaktadır. Destan metinlerinde Nartların ağaçtan yapılmış sabanlarla toprağı işledikleri, mey­ve ve üzüm yetiştirdiklerini, şarap (saneps) mayaladıklarını, arı yetiştirdiklerini öğrenmekteyiz. Nartların ateşi bulmaları (Özellikle Nesren Jak’e ve Sosrıqua ile ilgili metinlerde) çeliğe su vermeleri, metal silahlar yapmaları, bir toplumun maden çağı uygarlığına geçişi bakımından büyük önem taşı­maktadır.

Sosyolojik açıdan bakıldığında destanlar geçirilen çağların izlerini taşı­maları açısından da ilginçtir. Matriarkal (Anaerkil) düzen ça­ğının gelenek, görenek ve özellikleri, Seteney Guaşe’nin top­lumsal görevlerinden anlaşılmaktadır. Seteney akıllıdır, bilgedir, Nartların danışma organıdır. Tüm destan metinlerinin başkahramanıdır.

Son çağlarda üretilen destanlar yeni kahramanlar yaratmış­tır. Destanların en önemli isimlerinden olan Sosrıqua (Sawsı-rıko) Seteney’i gölgelemese bile Kuzey Kafkasya Boylarının erkek kahramanı olarak Patriarkal (Ataerkil) düzenin simgesi haline gelmiştir. Hatta Nart halkının tek danışma makamı olan annesi Seteney’in karşı olduğu kimi konularda “Kadın sözü­nün kılavuz olmayacağı” biçimindeki sözü ile artık toplumun ataerkil çağa geçilmekte olduğunu müjdelemektedir.

Halk arka arkaya gelen evrimleşmelerle ilerlemeye yöneliktir. Artık ünlü “Nart Destanlarının” çağı geride kalmış­tır. Bir Abazin atasözü “Nartların sonu yaklaşırken toplantıları artar” der. Mitolojideki Nartların sonu gelmiştir. Ancak onların isimleri, destanları, tarihleri, etnografık özellikleri ve öz kül­türlerinin mirası olan “Nart Destanları” ölümsüzleşmiştir.

Antik çağlardan bu yana Kuzey Kafkasyalıların tüm sanat verilerini aydınlığa çıkaracak olan bu destanlara ilişkin çalış­malar süregelmektedir. Kafkas dilleri uzmanlarından P.K.Uslar 1896’larda “Nart destanlarının derlenip yayımlanmasının çok gecikeceği, bu gecikmenin dünya uygarlığı açısından büyük bir zaman kaybı olacağını” ileri sürmüştür. Yüzyıl sonra bu bilim adamının arzusunun Hadağatle Asker, Şortan Askerbiy, Yinalipa Şalva, Meremkuıl Vladimir gibi araştırmacılar tara­fından yerine getirilmesi, geç de olsa ulusal kültür açısından mutluluk veren bir aşamadır.

KAFDAĞI

Tüm dünya uluslarının sözlü edebiyat ürünlerinde, masalla­rında bir “Kaf Dağı” sözüdür sürüp gelir binlerce yıldan bu yana… Peri padişahının o görkemli sarayı Kaf Dağı’nın ardın-dadır. O sarayda yaşayan güzel prensese ulaşmak olanaksız­dır. Saraya giden yolları dokuz başlı ejderhalar, kartallar bekler. Bütün hayal ürünü güzellikler, mutluluklar bu dağın aşıl­maz geçitlerinin arkasındadır. Bu durum insanoğlunun ulaş­mak istediği, olan değil olması lazım gelen hedeftir. Belki de çağımız insanının aradığı evrensel barış ve mutluluğun bir an­latım tarzıdır. Bu mutluluk, barış, sevecenlik doludur. Güneş hep Kaf Dağı’ndan doğar, uygarlık ateşi bu kutsal dağa çivile­nen kahramanlar sayesinde ulaşmıştır insanoğluna…
Antik Yunan’da Tanrılara baş kaldırıp ateşi insanoğluna veren Prometheus Yunanistan’daki Olimpos dağına ya da Anadolu’daki Tanrıların şölen sofrası olan Uludağ’a değil de Kaf Dağı’na zincirlenir nedense…

Altın Postu bulmak için çalışan antik dünyanın denizcileri Argonot’lar Kaf Dağı ülkesinin bir bölgesi olan Kholkidia?ya (Bugünkü Abhazya ya da Acaria) sefer düzenlerler. Şimdi­lerde bile, aranan en ince kumaşlar metinil dünyasında Kabardin adını taşır. Bu masal ülkesi ile antik dünya arasında Kara­deniz’in (Pontus Euxinius) aşılması kahramanlıklar yaratacak güçte bir engeldir. Kısacası Kaf Dağı binlerce yıldan bu yana Dünya toplumlarının rüyalarını süsleyen bir masal ülkesi olma özelliğini günümüze dek sürdürmüştür.

Kafkaslar, Ön Asya ve Akdeniz Kültürleri

Nart Destanları daha önce de belirtildiği gibi Dünya Halk Destanlarının en eskilerindendir. Toplumun sınıfsız bir bütün olduğu çağlarda üretilmeye başlanmıştır. Toplumun o çağlar­daki yapısı, ilk destan kahramanları olan Seteney ve Sosrıqua tiplerinden anlaşılmaktadır. Bu parçalar, din, etik, ahlak, dü­şünce sistemi ve gelenekler bakımından geçmiş çağların tüm izlerini taşımaktadır. Halkın yaşamını etkileyen, düşüncelerin­de, değer yargılarında derin izler bırakan olaylar kuşaktan ku­şağa aktarılarak gelirken destan havasına bürünmüştür. Daha başka bir deyişle destanlaşmıştır.

Ön Asya-Akdeniz ve Kafkasya tarih boyunca birbirleri ile ilişkisi olan coğrafi isimlerdir. Bu bölgelerde yaşayanlar bir­birlerinin varlığından haberdar olmuşlar ve aralarında çok sıkı bir kültür alışverişi gelişmiştir. N.Y.Marr’ın araştırmalarına göre Akdeniz kültürünün oluşmasında Kafkasya kültürünün etkisi şöyle anlatılmaktadır: “Bilim adamları iki klasik dilde birkaç kültür ismine rastladılar. Bu durum küçük Asya’da ya­şamış fakat özellikleri bilinmeyen bir dilin varlığına inanmaya itti onları… Ancak bu durumda karşımıza başka bir engel çık­maktadır. Hatta buna başka bir realite de diyebiliriz. Bu ise sözünü ettiğimiz klasik dilin Hint-Avrupa kökenli olmayan bir zenginlikle beslendiği gerçeğidir.”(1) Marr bu konuyu daha da açarak şöyle demektedir: “Akdeniz kültürünün yaratılma­sında Kafkas toplumu kendini ilk etnos element olarak sayabilir.”(2)

Oluşumu ve özellikleri Kafkas dil grubu etnos elementi ile yakın ilişki halinde olan ve Mezopotamya kültürü içerisinde yerini alan Sümer kültürünü konumuz açısından ele almak zorunlu olmaktadır. Sümerler Finike alfabesinin, Mısır’dan Kafkasya’ya kadar, o çağlar dünyasının her yerinde, bazı deği­şikliklere uğramasına karşın çivi yazısı olarak kullanılmasını sağlamışlardır. İlyada ve Odyssia’dan bin yıl önce söylenmiş ve yazılmış olan ünlü Sümer Destanı Gılgameş’te yaşayan, bizim Seteney Guaşe’mizin neredeyse özdeşi olan yarı tanrıça yarı insan özellikte olan bir kahraman vardır; Ninsuri, Nanesur olarak adlandırılan bu kahramanın doğurmadan edinmiş oldu­ğu oğlu Gılgameş ile olan ilişkisi Seteney-Sosrıqua ilişkisine benzemektedir. Ninsuri ya da Nanesur isminin Nin ya da Nane bölümleri bu kahramanın ana tanrıça olduğunu belirtmek­tedir. Anne’nin Kuzey Kafkas dillerinde Nane olarak tanım­lanması ise çok düşündürücüdür. Gılgameş destanında “Deniz kıyısında yaşayan tanrıları besleyen bir kadın vardı…” tümce­si (3) ile tanımlanan Ninsuri: “Tanrılar da sineklere benzerler, kurban kesilen yerde toplanırlar.” (4) diyerek tanrıların oburlu­ğundan ve asalaklığından yakınmaktadır. Seteney; “Sineklerin kurban kanına çöküşmesi gibi, soframa saldırıp her şeyi silip süpürdünüz” şeklinde tanrılardan yakınır.

Julius Mesaros; Ubıkh dili ile ilgili olarak yazdığı kitabında Herodot, Hipokrat, Strabon, Amian Marcelli ve diğer eski ya­zarların “Tanas=Don ırmağı” kıyılarını ziyaret ettikleri, An­tik Grek coğrafyacılarının Küçük Asya ve Ege Havzası uygarlıkları ve demokrasisinin buralara dek uzandığını belirttikleri savunulmaktadır.(5)

Öte yandan Hatti Uygarlığı kalıntıları ve tabletlerinin Kaf­kasya ile olan ilişkisini tüm dünya tarihçileri artık kesin olarak bilmektedirler. Hatti Ana Tanrıçası “Tavanana” yine Çerkez dilindeki Anne sözcüğünün yapısını da taşımaktadır. Öte yan­dan Tavanana’nın dışında bolluk ve bereket Tanrısı Teşub’un isminin etimolojik açıklamasından “bol veren, çok veren” anlamının çıkması da ilginç bir yaklaşım olmaktadır.

Antik Yunanistan ve Kafkasya’nın ortaklaşa bildikleri tarih ve coğrafya isimleri, o çağın hukuk kuralları, yine ortaklaşa bildikleri etnolojik bilgiler, kültürel yapıları, halkların yaşam tarzları benzemektedir. “Kafkasya’nın arkeolojik tabakaları bizi tarihin bilinmeyen çağlarına götürmekte ve bu çağlarla ilgili arkeolojik izlerin özelliklerinin Ön Asya ve Akdeniz havzası kültürlerine benzediğini göstermektedir.”(6)

MÖ IV yy. sonları ile VIII. yüzyıl başlarına rastlayan dö­nemde, büyük çatışmalar ve savaşlar o yüzyıl dünyasını çok etkilemiştir. Bu etkilenmeden dolayı eski söyleyiş ve şarkılara yeni katkılar yapılarak “İlyada ve Odyssia” adlı büyük ?poem?ler yaratılmıştır.(7)

Bu tarihten iki yüzyıl gibi bir süre sonra MÖ VI yüzyılda Psistratos’un yaşadığı yıllarda bu destanlar yazılı belgeler hali­ne getirilmiştir.

Eski Hindistan’ın “Mahabharata”, “Ramayana” adlı epik poemleri doğdukları çağlarda halkın ezberinde yaşayan sözlü edebiyat ürünleriydi. Bu halleri ile biçim olarak Nart Destanla­rına benzemekteydiler. Bu ürünler MÖ VI. yüzyılda yazılı hale getirilmiştir.

Ramayana Destanını söyleyenlerin isimleri destanın içinde günümüze kadar ulaşmıştır. Bu destanda konunun kahramanı olan “Roama”nın oğulları “Kuşş” ile “Lav”dır. Mahabbarata da destanı yaratanların isimleri günümüze taşınmıştır.(8) Bu destanı söyleyenlerden “Ugramrava” destan söy­leme alışkanlığını kazanmak için babası “Lomaharşan” tara­fından eğitildiğini anlatır destanın bir bölümünde…(9)

Dünya durdukça ölmeyecek olan büyük poemler “İlyada ve Odyssia’yı ilk çağların büyük ozanı “Homeros”un yazdığı söylenir. Bu bilinen bir gerçektir. Yazı alışkanlıklarının ve alfabelerin olmaması ya da bu güne kadar buluna­mamış olması nedeniyle Kuzey Kafkasya Halklarının hiçbirinin Nart Destanlarını yazılı hale getirme olanağı olmamıştır. Bunun sonucu olarak yeni söylenmiş metinler destanların içersine girmemiş ve destan metinleri orijinal hali ile günümüze ulaşmıştır. Zira yazı her zaman sözlü edebiyatın farklılaşmasında etkendir.(l0)

Nart Destanlarında da Grek destanlarında olduğu gibi Mat­riarkal (anaerkil) süreç izlerine rastlanabilmektedir. Bu iki grup destanlar arasındaki analojik paralellik belirgindir. Bu özellikler Grek mitolojisinde de tek başına doğmamıştır. Homeros’un poemlerinde Grek tarihinin bilinen ilk yüzyılları­na rastlamak olanak dışı değildir.(11) Bu durum Nart Destanla­rında da böyledir. Örneğin, insan eti yiyen devlerin işlendiği öyküler vardır. (Tek gözlü dev, Hağur’un kardeşlerinin hepsini yemiş, Hağur da devin tek gözünü oymuştur. Mağaradaki devin koyunlarının tüyleri içine saklanarak mağaradan kaç­mıştır). Homeros’un büyük destanı Odyssia da ise tek gözlü Cyclop Polifem’in serüvenlerini anlatan metinler ile Nart Destan­larında anlatılan Hağur ve tek gözlü devin savaşı birbirine benzemektedir.

Nart Halk Epos’unun en ünlü kahramanlarından Sosrıqua’nın annesi Seteney’in önerisiyle suya batırılarak çelikleştirilmesi olayı ile Akhilleus?un (Aşil) annesi Tanrıça Thetis tara­fından Ctyks (İskit) ırmağına daldırılarak vücuduna su veril­mesi olayında da büyük benzerlikler vardır. İki destan grubu arasında başka paralellikler de bulabiliriz. Örneğin, Thetis oğlu Akhilleus’u ölümsüz yapabilmek için ateşe gömmüştür. Thetis’in aynı şekilde gömdüğü yedi oğlu ölmüştür. Nart Des­tanlarında da “Naribgia” doğumu yaklaşınca büyük bir ateş yakar, doğan çocuklarının hepsini ateşe atar. Çocukların hepsi ölür. Sonuncu çocuğu Şawey ise kızgın marsık taşını yutarak soğutur, tekrar ağzından çıkarır. Sıcağa karşı dayanıklılık ka­zandığı için ölmez.

Kuzey Kafkasya Destanlarında halkın mutlu olduğu günler­de, hasat bayramlarında, yortularda ortaya çıkan, keçi kılığında dans eden “Ajeğafe” motifi ile Grek mitolojisindeki “Trayos” motifi de benzeşmektedir. Zira Trayos Yunan dilinde keçi ya da teke anlamına gelir.
Abazince’de kökü binlerce yıl öteye uzanan, tarım ve çiftçi­liğe yönelik “Rareyta” adlı bir şarkı söylenir. Bu şarkı ekime başlarken ya da hasat yapılırken söylenirdi. Bizim çocukluğu­muzda Uzunyayla’nın Abazin köylerinde nadas yapılırken, tohum ekilirken pulluğun ya da sabanın düzgün çizgiler çizme­si için öküzlerin ?Hoo-rey-raaaa… Re-rey-taa…? gibi ünlem­lerle yönlendirildiğini anımsamaktayım. Balkar ve Karaçay toplumları Adığe-Abhaz grubundan esinlenerek oluşturdukları ?Erirey? adlı bolluk ve bereket şarkısını hâlâ söylemekte­dirler.(12) Bu örnekler sonradan Antik Yunan’a geçmiş ve “Erehtey ya da Ereftey” haline gelerek bolluk ve bereket tanrı­sına ad olmuştur. Bu isim sonradan Poseidon (Poseidon Ereftey) Kült’üne karışmıştır.(l3) Abazaca’da “Çara-Jıra” (yeme-içme) şeklindeki deyim ziyafet, şölen anlamındadır. Hurama Tepesinde toplanan Nart Kurultayı bu şölenlerle sona erer. Homeros’un destansal şiirle­rinde “Hekatomba” adı verilen şölenlere sık sık rastlanır. Hekatomba sözcüğünün anlamı, Abazince’de “Çera-Zik=Yüz-lerce şölen veya yemek”tir. İlyada’nın 7. bölümünde işlenen şölen sahnesi şöyledir:

?Güneş battı
Tamam oldu Akha’ların yapıtı…
Çadırlar boyunca
Sığırlar kesip yemek yediler,
Bir hayli gemi geldi şarap taşıyan…?(l4)

Nart destanları ile Grek destanlarının benzeşen yönleri bu kadarla da kalmamaktadır. Seteney bilgeliği ile Athena ya da Hera, güzelliği ile Aphrodite’dir. Hatta biraz da Artemis’tir. Demirci Tlepş ile olan ilişkisi, Aphrodite ile ateş ve demirciler Tanrısı Hephaistos arasındaki ilişkiye benzer.

Grek mitolojisinde diğer tanrıların kıskançlığına uğrayan Adonis, tanrıların gönderdiği bir yaban domuzunun saldırısına uğrar. Sevgilisinin yardımına koşan Afrodite’in ayağına beyaz güllerin dikeni batar, yaradan akan kanlar tanrıçanın çiçeği olan beyaz gülleri kırmızıya dönüştürür. Seteney ise devlerle boğuşan oğlu Sosrıqua’nın yardımına koşarken bahçe çiti ola­rak yetiştirilen güllerin dikeni ile ayağından yaralanır ve bütün beyaz güller kırmızıya dönüşür. O günden bu yana Kuzey Kaf­kasyalılar “Kırmızı gül” anlamına gelen “Seteney” sözcüğünü kız çocuklarına ad olarak seçerler.

Sosrıqua’nın veya Nesren Jak’e’nin insanlığa ateşi armağan edişi, Nesren Jak’e’nin kayalara çivilenişi, Prometheus motifi ile iç içe girmiştir. Bu olayı anlatan destan metinlerinin ortaya çıkışı MÖ IV binli yıllara rastlamaktadır. Belki de insanların ateşi henüz tanıdıkları çağlara uzanmaktadır.

Kuzey Kafkasya’da Adığe dilinde “Mefehu Apşi=Ateşin Yansın” en değerli selam anlamında halen yaşa­maktadır. Abazince’de de benzeri “Wulağua yımçarağat=Dumanın sönmesin” deyimi vardır. Eve yeni ayak basan gelin için yapılan Huahua’larda, iyi dileklerde, “Wunaç’aşha Mıjetıjeu, Wuthajeu Wupso=Ocağın sönmeden huzur içinde yaşa” denilirdi. Ateşin sönmeden yanması en büyük dilek idi. Bu nedenledir ki gelin odası (Leğune) için kimi zaman “Mafe Wune=Ateş odası” denmiştir. O halde Greklerin Karadeniz kıyılarında göründüğü çağlardan önce de Kuzey Kafkasyalılar­da ateş motifleri vardı. MÖ V, IV. yüzyıllarda Kafkasya kıyı­larında Grek kolonileri kurulduktan sonra, Grekler bu motifleri alıp kendi dil ve kültürlerine adapte ederek yazıya geçirmişler­dir. Promethus ve Nesren Jake’nin özgürlüğe kavuşturuluşu bile benzeşmektedir. Öte yandan Aiskilios’un Trilojia’sında Prometheus’un çakıldığı yer tanımlanmaktadır:

“Medya suyu kıyısında oturur, Areyan’ın sevgilisi olan, Kafkasya’nın yüksek dağlarında ve geçit kentlerinde oturan Sarmatlar, sivri uçlu mızrakları ile korkusuzca savaşıyorlar…”

Kuzey Kafkasya destanlarındaki motiflerle Antik Grek destanlarındaki motifler aynıdır. Olayların geçtiği yerler aynı­dır. Grek dilinde Prometheus’un anlamı “İlk gören, ilk yapan, ilk kalbe ulaşan, ışığı gören” demektir. Yunanlı Prometheus ile Kafkasyalı Nesren Jake’nin ifade ettikleri anlam birbirine ya­kındır. Ne-s-ren sözcüğündeki göz’ün fonksiyonu ile Yunanca’daki Işığı İlk Gören = Prometheus isimlerinin her iki kültür için işlevleri aynıdır. Hatta daha ileriye giderek (Pn-m-tha=İlk tanrı) sözcüğü ile Prometheus’un aynı sözcük olduğu bile iddia edilmektedir.

Prometheus sözcüğünün Kafkas dillerine akrabalığı bununla da bitmemektedir. Abazince ve Abhazca?da “Pn-mı-tsa = Uçan Ateş” sözcüğü düşünülürse tanrılardan çaldığı ateşi uçarak insanlara ulaştıran mitoloji kahramanına bundan uygun bir isim herhalde düşünülemezdi.

Yukarıdaki bölümlerde bir­kaç kez yinelediğimiz gibi, milattan önceki yüzyıllarda, Grekler, Adığe- Abhaz grubu, diğer Kafkas boyları ve Gürcülerle ilişki kurmaya başlamışlardır. Ticaret kolonile­ri kanalı ile sürdürülen ticari ve kültürel alışveriş, içinde Proto-Çerkez döneminin “Meot” düzen ve geleneğini de Akdeniz Havzasına, özellikle de Antik Yunanistan’a taşı­mışlardır. Destan, öykü ve masallarımız tüm dün­yanın tanıdığı Antik Grek Mitolojisine ve dolayısı ilede Latin Mitolojisine kaynak olmuştur. Bu nedenledir ki tüm dünyanın “Kaf Dağı” olarak bildiği o cennet ülkesi, o ma­sal ülkesi olan Kafkasya topraklarının öz çocuğu olan mi­toloji kahramanlarımız evrensel kültüre mal olmuşlardır. Bu kültür cennet ülkede yaşamış ve hâlâ yaşayan, son­suza dek yaşayacak olan halkımızın kültürü­dür.

Bu destan metinlerinin ve motiflerin Kuzey Kafkasya’nın öz malı olduğunu, Greklerin bu kültürü sonradan benimsedikleri­ni savunan (V.F.Müller, Hadağatle Asker, Şortan Askerbiy, Yinalipa Şahva, Meremkuıl Vladimir vb.) bilim adamları bulunmaktadır. Ünlü Gürcü yazar Akakiy Çereteli, Antik Yu­nan Mitolojisinde işlenen Prometheus ve Medea motifleri için “bunlar bizim tarafların, Kafkasların öz evlatlarıdır.” demekte­dir.

Kafkasya ile Ön Asya kültürünü birbirine bağlılığı Ön Asya kültürüne Kafkasya’nın katkılarını, ölü Ön Asya dilleri (Sümer, Hatti, Urartu, Hurri, Mittani) ile Kafkas dilleri arasın­da akrabalık bağı bulunması hususlarında bugün birçok bilim adamı birleşmektedir.

Abazin dili ve folklorunda, ilk çağ yaşamının bıraktığı iz­lerden Tanrılar Panteonu’nda bulunan kimi isimleri çıkartma olanağı vardır. Bilindiği gibi, geçmiş tüm halkların yaşamında “Güneş Kültü” vardır. Tanrılar toplumunda veya tanrılar çev­resinde “Güneş = Tanrı” özelliği gösteren ve MÖ II bin yılla­rında yaşayan üç isim vardır. “Ra” veya “Re” Heliopolis ken­tinde, “Amon” ya da “Aton” ise Fiva kentinde yaşam bulmuş­tur. (l5) Amon ya da Aton, Fiva kentinde diğer tanrıları etkisi altına almış, onların özelliklerini kendisine mal etmiş; kendini, halkın ve diğer tanrıların türediği baba Tanrı saydırmış, diğer tanrı kültlerini kendi kişiliğinde birleştirmiştir. Bu hali ile Heliopolis’li rahipler, Amon’u Greklerin “Zeus”una benzet­mişlerdir. Heliopolis’li din adamları Tanrılar hanedanın ve insanların müşterek babası Amon-Ra için dualar ve ilahiler söylemişlerdir.(l6-l7)

Abazince’de (Mara=Güneş ve Abhazca’da Amra=Güneş) sözcükleri söylendiğinde “Amon-Ra” ismini anımsamamak olur mu? Ambrogio Donini adlı İtalyan bilgini bir başka açık­lama getirmektedir: MÖ 332 yılında Büyük İskender’in Mısır’ı ele geçirmesi sırasında Amon Rahipleri bu yeni hükümdarı, Olimpiya adlı annesinden ilginç bir biçimde doğan Tanrı Zeus-Amon”un oğlu olarak halka kabul ettirmek istemişlerdir.(18) Konumuzda bizi daha çok ilgilendiren Amon isminin etimolo­jik özelliğidir. Abazince de güneş anlamına gelen “Mara” söz­cüğünün türevleri olan “Merey-Mon veya Mereym?, Maryam’ın oğlu sözcüklerine dikkatimizi çekmektedir N. Dubrovin.(I9)

Eskilerin “Güneş Buzağı” olarak adlandırdıkları (Abazince’si Amara Ahuıs) Marduk ismi Abazince?de şöyle ayrışabilmektedir: Amara = Buzağı. Bu tanrı kavramı Totemizm ile ya­ratılış kült’ünü içeren iki faz’lık sürede yaşayan (Marduk) adlı tanrı kavramı ile eş anlamdadır.(20) Amacımız bu sözcüklerin etimolojik açıklamasını yapmak değildir. Ancak, “Marduk” sözcüğünün ilk yarısının Abazince’de güneş anlamına gelen “Mara” sözcüğünü vurgulamak isteriz. “Ra” sözcüğü ise eski Mısır dili olan Kopt dilinde güneş (Re=Mara=Güneş) anla­mındadır. Burada etimolojik araştırmadan da önemli olan, dil­lerde olduğu gibi mitolojide de benzeyen elementlerin bulun­duğunun açıklanmasıdır.

Kuzey Kafkasya Mitolojisinin en belirgin kahramanlarından olan Sosrıqua’da da bilginler Solarizm (Güneş Motifi) izlerini bulmaktadırlar.

Bu bilginlerin başında N.İ.Abaev ve Georges Dumezil gel­mektedir. Sosrıqua Motifi ve destanları doğarken, başka yer­lerde üretilmiş destanlarla karışmış olabileceği savı da ileri sürülmektedir.(21) Sosrıqua sözcüğü hakkında çok şey söylen­miştir. Etimolojik açıdan açıklığa kavuşturulmak istenmiştir. Birçok yazara göre bu ismin Ön Asya Kültürü ve Akdeniz uy­garlıkları üzerinde etkisi çoktur. Bu uygarlıklarla sıkı ilişkisi vardır.

Örneğin Oziris adındaki Mısır tanrı Kült’ü ile Sosrıqua’nın benzerlikleri çoktur. Bilindiği gibi Oziris, ilk çağlarda aşağı Nil bölgesi totemlerindendi. Görünümü ya koç ya da boğa tasviri şeklindedir. Oziris motifi evrim geçirdikçe kendisine yabancı olan Legend’lerle karışmıştır. Yazıdan önceki çağlarda ortaya çıkan yapıtlarda Oziris, güneşle birlikte tasvir edilir. Daha sonra insan biçiminde gösterildiği zaman bu isim her yeniliğin simgesi olarak kabul edilmiştir. Daha geç çağlarda ortaya çıkan dinlerin hepsinde ve en sonunda Hıristiyan dinin­de de rastlandığı gibi ölümden sonra yeniden dirilme Oziris’in bu dinlere yansıma şeklidir.(22)
Oziris’in her ölüm olayından sonra canlanarak eski Mısır çiftçisinin yaşamında yardımcı olacağı inancı ile Sosrıqua’dan umulan umutlar ve yardımlar bile benzeşmektedir. Sosrıqua isminin doğuşu ve Güneş Kült’üne yönelik oluşu, baş­ka bir benzeyiştir.

N.Marr’ın söylediği gibi; Ön Asya-Akdeniz Havzası ve Antik Grek Mitolojisindeki ilk etnos element olan Kuzey Kaf­kasya Kültürünün evrensel kültür içerisindeki yeri ve saygınlı­ğının çağımız insanının bilgi ve açlığa susamışlığına sunulması dileğimizle, en önemli kahramanları kısaca tanıtarak tamamlayalım.

Seteney (Sateney)

Bu sözcük Nart kadın ismidir. Adığe kadın ismi olarak kulla­nılan “Goşexurey”, “Uray” veya köy ismi olarak kullanılan “Hatikoay”, “Neşükoay”, “Jamıkoay” kelimelerinde esas söz­cüğü gösteren ek “Uay,ay” ile aynı köktendir.

Adığeler bu isme bir de “Guaşe” (Prenses, hanımefendi) sıfatını ekleyerek yüceltirler ve öylece kullanırlar. Prenses söz­cüğü o çağlarda bugünkü sosyal bir sınıfa mensup, aristokrat bir kadına verilen bir unvan olarak kullanılmamaktaydı. Saygı duyulan bir kadını nitelemek için (hanım, hanımefendi) kullanılmaktaydılar.

Seteney isminin Adığelerce kadınlara takılması, “Se” (bıçak), “Seşho” (kılıç)’nun çok değer verilen eşyalar olması, “Kılıç Devri”nden başlamaktadır. İsim o devrin silaha ilişkin anlayışını da yansıtmaktadır. Her dönemde olduğu gibi o dö­nemde de silahı olan güçlüydü. Silahlı insan daha rahat yaşardı. “Verilecek olan var, eğer kılıcını vermek için söz vermiş isen o zaman ver” eski bir Adığe-Nart atasözüdür. Bu atasözü de yu­karıdaki savlarımızı güçlendirmektedir.

“Tınır-Tını, Aw Ser-tıneme yatınıj?”

Silahı ya da kılıcı vermek o çağın insanları açısından çok önemliydi. Seteney’la ilgili sözcüklerden anlaşılan anlam, destanın gelişim süreci ile sıkı sıkıya bağlıdır. Seteney, silah verir gibi Nart savaşçılarına, yiğitlerine akıl verir, yol gösterir­di… Aklın, bilgeliğin sembolüdür. O halde Seteney ismi ile kahramanlara olan yardımı arasında da bir ilişki vardır.
Seteney güzelliğin, zarafetin sembolüdür. Adığeler güzel bir kız gördüklerinde: “Nartme ya Seteney Guaşe pş’ığame arhun=Nartların güzel kızı Seteney Guaşe’nin yerine geçebilir” derlerdi. Seteney ismi ile kadın güzelliği bir yerde sinonim bir hal almıştır. Seteney’ı getirdi, Nart ülkesine döndü, diyor ozan… Burada sözü edilen Seteney herhangi bir kadın güzelli­ğini tanımlamaktadır. Nart Destanlarında olduğu gibi diğer bütün Kafkas halklarında, kendi dilleri ile Seteney’ı “Çerkez güzelliğinin sembolü” olarak işlemektedirler.

Daha sonraki çağlarda Adığeler “Seteney” sözcüğünü gül cinsi güzel bir çiçeğin adı olarak da kullanmışlardır. Bu isim hâlâ Gül’e ad olarak verilmekte ve Çerkez dilinde “Gül” anla­mında yaşamaktadır.

Savsırıko (Sosrıqua)

“Ateş Hırsızı”nın Nart Destanlarında yeri çok önemlidir. Bu kahramanla ilgili pek çok Adığe şarkı, öykü ve destanı söylenmiştir. Bütün Kafkas halkları bu kahramana destanla­rında hemen hemen aynı işlevi yüklemişlerdir.

Nart kahramanına bu ismin verilişi, doğumu ile ilgilidir. Bu öykünün Sosrıqua’nın annesi tarafından uydurulup söylendi­ğini savunan pek çok yaşlı Adığe ozanı gelip geçmiştir.
Savsırıko’nun doğumunu anlatan yirmiden fazla metin eli­mizde bulunmaktadır. Bu metinlerden birinde anlatıldığı şekli ile L’lıptzemıko Zerıtıj (Nart sığır çobanı) Seteney’a Pşıze (Psıj) ırmağı kıyısında rastlar. Birbirlerini severler, Seteney hamile kalır. Çocuk doğmadan önce Seteney olayı gizlemeye yönelik öyküyü hazırlar. Bu öyküye göre; Seteney ırmak kıyı­sında çamaşır yıkarken çobanla karşılaşır, çoban karşı kıyıdan aşk oku fırlatır. Bu ok, Seteney’in üzerinde oturduğu taşa çar­par, Seteney bu taşı alarak eve götürür. Dokuz ay sonra taştan sesler duyulmaya başlayınca Nart demircisi Tlepş’e götürür, taşı kırdırır. Kırılan taştan ateşler içinde yanan bir çocuk fırlar. Seteney, çocuğu eteği ile tutunca eteği yanar, çocuk yere düşer.
Savsınko sözcüğünün etimolojik incelemesini yapan araş­tırmacılardan gerçeğe en yakın olan düşünceyi söyleyen, kanı­mızca Abhaz bilim adamı Xaşba’dır. A.K. Xaşba’nın araştırma yapıtı olan “Abkhaz Dilinin Tarihi” (Akademisyen N.Y. Marr – Yistorii Abkhaza) 1936 yılında Sohum’da yayım­lanmıştır. Bu kitapta Savsınko sözcüğünün etimolojik incele­mesi ile ilgili bir yazı vardır. Yazar K.N. Marr’ın eserinde “Kavkazovedenya Yi Abkhazski Yazik” adlı yapıta bu konuda değinmektedir. Abkhaz mitoloji kahramanı Abriskil (Güneşin Oğlu) konulu bölümde, Güneş Kült’ü ile ilgili olarak şunlara değinilmektedir: “…ateşin gökten çalınışı ile ilgili olaylardan aynı olarak, Abkhaz mitolojisi ile ilgili konular Adığe boylarında da vardır. Örneğin, bütün Kafkas dillerindeki Nart Destanlarında Savsınko motifi bulunmaktadır. “Sa-sır-ko” Adığe dillerinde “Güneşin Oğlu” anlamındadır.

Şebatnıko (Badinokue)

Şebatnıko ismini bütün Adığe boyları bilmektedir. Şapsığ’lar Şebatnıko, Bjeduğ’lar ve Çemuguey’ler Şebatınıko, Khabar-dey’ler ve Besleney’ler ise Pşı Badinokue derler. Akademi üyesi Y.A.Ceveheşvili’nin araştırmalarında, “Pşı Badinokue” isminin Karadeniz’in doğusundaki mezar taşlarında görüldüğü açıklanmaktadır (Y. A. Cavahaşvili, Gürcü Tarihinin Prob­lemleri, Kavkaza I. Bjıjnego Vostoka, Vestnikdrevney İstorii No 4.19-1939. N.34). Prof. G. V. Rogava’ya göre bu denli karışık Adığe isimlerinin yazılmaya ve kullanılmaya başlandığı tarih bilinemeyecek kadar eskidir. Belki de milattan önceki yüzyıllara aittir. (G. V. Rogava, K.Voprosu o Sturkture İmennih Osnov İ.Kategoriakh Grammatiçeskiih Klassov V Adıgısk (Çerkezski) Yazıkah. Tbılisi,1956 N.128)

Şebatnıko ismi el açıklığının da ifadesidir. Bolluğu içerir ve çok heceli bir sözcüktür. Bu özellik Şapsığ söyleyişinde de vardır.

Bu Nart erkek isminden “Şebetmıko”, “Şe-bev-Zıtrer”, “Oku çok veren” anlamı çıkmaktadır. Bu isim Nartların oku ve yayı çok kullanan kahramanları için uygun bir isimdir.

“Ko”(oğul), “yıko”(oğlu) anlamına gelmektedir. Burada is­min tamamı “çok silah verenin oğlu” anlamına gelmektedir. Bu tür isimler yalnızca erkek cinsini belirten isimler olarak, Adığe isim kurallarına uygun şekilde kullanılır.

Bugünkü Adığey’de, Karadeniz kıyılarındaki, Şapsığlarda “Şebatınıko” dendiği halde, Çerkezk bölgesinde, Khabardey’de bu isim “Şebadınekua”, “Badınekua” şeklinde kullanılmakta­dır. Bu isimdeki “T” fonemi İç Adığe dilinde (Besleney, Khabardey) kelime içerisinde “d” olmaktadır. Bu konuda daha başka örnekler de verebiliriz. “Tiğuse-Diğuse”, “VVubıt-VVubıd”, “Thamate-Thamade” olmaktadır. Khabardey lehçesindeki “Badınokue” ismi komşu Oset diline Khabardey lehçe­si ile geçmiş ve “Bedınoko” olmuştur.

O halde, “Şebet”, “Şebatınıko” sözcüklerinin ifade ettiği aynı isimdir. Milattan önceki yüzyıllarda yazıya geçirilmiş Grek des­tanlarında da bu isimlere rastlanmaktadır. Ayrıca linguistik karakterlerde, yukarıda sözünü ettiğimiz özellikler de vardır. Böylece bu Nart isminin Adığe ve Abaza halkının malı olduğu aydınlığa kavuşmaktadır.

Peterez

Adığe Nart Destanlarında adı geçen kahramanlardan en yiğit, en cesur olarak bilinen Peterez’dir. Peterez’in doğuşunu anla­tan metinlerden anlaşıldığı üzere, henüz ana karnındayken ba­bası öldürülmüştür. Doğacak olan Nart Peterez için yaşlı bilge Nartlar şu dizeleri söylemişlerdir:

“Eğer kız olarak doğarsa, Dikiş sepeti ördürür, Oturtursunuz bir köşede… Eğer erkek doğarsa, Engin denizlere Azgın dalgalara, Ya da sık kamışlara
Atarız…
Tanrı Peterez’i
Erkek yaratır…
Sıkı bir kamışlığa bırakırlar.
Engiz denizlere
Ve azgın dalgalara ulaşınca…
Engin deniz beşiğim,
Azgın dalgalar
Giysimdir…”

Tlipiy Blawustan’ın söylediği bu dizeleri 1934 yılında Yew-tikh Askerbiy’in Hatıkouay köyünde derlediği “Khımışıko Peterez” adlı destan metininden almış bulunmaktayız.

Peterez sazlığa bırakılınca orada büyük bir fırtına kopar ve çocuğu sazlıktan denizlere doğru fırlatır. Koyun çobanları tara­fından bulunur ve adını Peterez koyarlar. Adığeler, fiziki yapı­larına, vücut şekillerine göre de çocuklara ad verirlerdi. Örne­ğin “Paku=Kütburun”, “Naku”, “Wuış-Zeki, Akıllı”. Bu gele­neğe göre çocuklara bu tür adlar vermişlerdir.

“Pe=Burun”
“Terez=Düzgün, Doğru”

“Peterez”in izlediği yolu ve onun koordinatlarını araştıracak olursak en eski Adığe dilinden geldiği gerçeğini görürüz. An­cak bu ismin bir koordinatını da kardeş ve aynı ırktan gelen Abhaz halkı arasında da görürüz. Abhazlar sözcüğü eski çağ­larda söylendiği şekli ile Petrez’i kullanmaktadırlar. Osetler ise Kabardey etkisiyle bu kahramana “Batraz” adını vermişlerdir.

Kaynakça:
l. N.Y.Marr, (Yafet Kafkasya ile Etnik Açıdan Akdeniz Kültürünün Doğuşu. 1933- Meremkul Vladimir’in Abazince çeviri ve açıklamalarından yararlanılmıştır.)
2. age.
3. Gılgameş destanı, M-L,1961, s.62
4. age s.6

5. Meszaros J. Die Pakhy Sprache Studies in Ancient Oriental Civilization 9, Chicago 1934
6. age.
7. N, Ştal, Homeros-İliada, Önsöz. Çev. N.İ.
8. Meremkuıl Vladimir, Abazinskıy Narodniy Epos, Çerkezsk,1975
9. P.Grinter, Büyük Destan İliada-Mahabharata-Ramayana (Sanskritçe’den Rusça?ya çeviri) M.l974
lO. V.İ.Abaev, Nart Destanları, İzvestia, SONİİ X. Cilt I. Baskı, Dzaujikau 1965
(Abazince çevirisinden yararlanılmıştır.)
1 l. A.F.Losev, Homeros,M.1960
12. M.İ. Mijaev, Çerkez Mitolojisi üzerine şiirler.
13. Mitolojik Sözlük, M.1961.
14. Prof. Aytek Namitok’a göre Akha’lar bugünkü Ubıkhlerin atalarıdır.
15. Homeros, İliada, A.K. Azra Erhat, Çeviri 1967 İstanbul.
16. Ambrogio Donini, Halklar, İdoller, Tanrılar ve Dinler Tarihi (İtalyanca’dan Rusça’ya çeviri-M.V. Pasajlar halindeki açıklamalarından yararlanılmıştır.) M.1966
17 age
18. age
19. N.F.Dubrovin, Kafkasya’da Rus Savaşçıları ve Egemen­liği Tarihi, SP-b 1871
20. Meremkuıl Vladimir age
21. age
22. A.Donini, age

ÖRNEK METİNLER:

1-SETENİYA (SETENEY)?NIN KUMAŞ DOKUMASI

Çok çok eski çağlardayız,
Henüz ne pamuk var ne de ipek
Yün ve ketenden başka bilinen bir şey yoktu…
Dokuma ve dikiş işi henüz yapılmıyordu.
Yeryüzünde henüz görülmemiş,
İnsanlığın bilmediği
Pamuk ve ipekten öte
Yünü ve keteni bilmeyenler de vardı,
İpliği ve dokumayı ilk kez bulan,
Biçki ve dikişi insanlara ilk kez öğreten
Tanrıça ARIŞNA’dan sonra
Bu sanatın öncüsü
Nart Annesi Seteniya (Seteney) idi.
Yün attırıp iplik eğirerek,
Örgü örüp dikiş dikerek,
Dokuma yapıp elbise biçerek,
Tığ kullanıp oya işleyerek,
Hep Nart’ları donatırdı, NART Annesi Seteniya.
Günlerden bir gün, yine keten dokuyacaktı,
Keten bezleri gerek, Nart’lara giysi gerek,
Yüz Nart yiğidi için
Nartların Annesi Seteniya yine
Bin tutam keten lifini, kıvırıp soktu beline.
İğ olacak bir ağacı söküp kökünden çıkarttı,
Ayıklayıp dallarını, kabuğunu soyarak,

Dev bir iğ yaptı kendine,
Koca bir kayayı söküp, başparmağı ile delerek,
Devasa bir iğ başlığı elde etti…
Beline soktuğu ketenleri, eğirmeye koyuldu…

Güneş batı ufkundan yavaşça çekilerek,
Denizi boyadı kızıla,
Derken gölgeler uzayıp, karıştı karanlığa.
Bitirdiği işini katlayıp koydu bir yana.
Ertesi gün erkenden dokuduğu topları,
Su başına taşıdı…
Kumaşları Kuban’da yıkayarak parlattı.
Ve sonra güneşe serip
Yüz Nart için dokunan top top kumaşları
Kurumaya bıraktı.

2-NARTLARIN ORAĞI BULUŞU **

Nart halkı, eskilerde, çok eskilerde hasadı elle yapardı. Ba­şakları tek tek kopararak toplarlardı. Bu iş uzun sürdüğünden ye­terince hasat yapamadan kış bastırır ve her yıl açlık tehlikesi ile karşılaşırlardı. Canlarına tak deyince bu sorunu çözmek için Xaseyi (Kurultay.-Halk meclisi) toplantıya çağrırırlar. Her konu­şan ayrı bir fikir atar ortaya. Ancak hiçbir öneri olumlu karşı­lanmaz, o zaman Yaşlı Wuezırmes şöyle der:
“Ey Nartlar… Sıkışınca, başımız derde girince kime danışı­rız? Unuttunuz mu?”
“Seteney Guaşeyi unutmadık.” diye bağırırlar. Wuezırmes:
“O halde gidip sorunumuzu neden Seteney Guaşe’ye anlatmıyo­ruz?
Neden akıl danışmıyoruz? Ey bunamış koca Nartlar, neden hâlâ oturup durursunuz yerinizde?”
Kurultaydan bir temsil grubu seçilir. Bu yaşlı grup Seteney’in evine gider, olup bitenden haberdar olan, gelecekten haber alma yeteneğinde olan Seteney onları saygı ile karşılar, altlarına min­derler verir. Başköşeye oturtur. Kapının yanına saygı ile dikilir. Nart Şawuey:
“Otur Seteney. Bunca erkeğin akıl danışmak için ziyaret etti­ği kadın her şeyden önce saygıdeğerdir. Otur, otur da derdimizi dinle hele…'” der Hafifçe bir kenara ilişen Seteney sorar:
“Ey Nart halkının uluları, bunca güngörmüş, bunca yaşamış siz erkeklerin çözemediği bir sorunu ben kadın başımla nasıl çözebilirim? Nedir derdiniz??
“Ey ey Seteney Guaşe! Barışta danışmanımız. Savaşta yol
gösterenimiz, bilirsin, her yıl hasatta o kışı geçirebilecek kadar
başak toplayamıyoruz. Aç kalan senin kapına koşar. Sende de
olmazsan o zaman halimiz yamandır, ‘Bu zillete bir son vermek ge-
rek. Düşündük taşındık, bir umar bulamadık, kalkıp sana gel-
dik.” der Nart Aşemez.
Seteney önüne bakar düşünür bir süre, sonra başını kaldı­rarak oturan erkekleri süzer tek tek, yavaş yavaş konuşmaya başlar:
” Ey güngörmüş, onurlu yaşam sürmüş Nart Uluları. Bu çok kolay çözümlenecek bir sorundur. Ay doğduğunda, gün ışığını kovduğunda koşun tarlalara; gece bitip gün ışığı yeryüzüne dökü­lene dek başak toplayın, gündüz topladığınıza katın. Gündüz ve gece topladığımız birleşince iki kat başak toplamış olursunuz.”
“- Wuey Anesın! Bu kadarcık bir şeyi düşünemedik.” diyen Nartlar toparlanıp giderler. Her yöreye haber salarlar. Yeni yürü­yen en küçük Nart çocuğundan, beli bükülmüş üç yüz yıllık yaşlılara dek kadın- erkek tüm Nartlar tarlalara koşarlar. Top­lanıp önce üçayaklı sofraları kurarlar, Mahsımalar gelir. Yaş­lılar Huahua söylerler (1) Bje (2) 1er Seteney’in onuruna kalkar. Pşıne (3) 1er çalınır. Oynayıp gülerek ay ışığında başak topla­maya başlarlar, bu çalışma da uzun sürmez. Dağların ardından yükselen bir kol hilalin ucundan tutup aşağıya dağın arkasına çekiverir. Ortalık karanlığa boğulur. Umudu kırılan Nartlar “Yarın akşama” deyip dağılırlar. Gündüzleri ölesiye çalışırlar. Ancak her gece aynı olay yinelenmektedir. Alçalan hilal yüzün­den hasat yarı yarıya düşmektedir. Nartlar yine Seteney’e gider­ler:
“Ey Seteney, gösterdiğin yolu denedik. Yararı olmadı. Hilali dağın arkasından biri çekiyor. Karanlığa gömülüp kayboluyor, çalışamıyoruz yeterince, Nart halkı bu yıl da aç kalacak. Aman Seteney aman!” diye sızlanırlar.
Seteney oğlunu yanına çağırıp olayı dinlemesini söyler. Sonra da Nart yaşlılarına dönerek:
“Bunun da kolayı var. Büyüklerim, kardeşlerim, Oğlum Sosrıqua’nın atı Tığuıjeyı bilirsiniz, deniz altı tanrıçası Psıtha-Guaşe afsunlamıştır onu. Soyu denizden gelme. Uçup gider, oğ­lum atına atlayıp, çıkıp dağın doruğuna baksın. Hilali kim çalı­yor görsün. Ancak siz Nart uluları, onun yanına katılın; ola ki bir hata yapar, gençtir, atılgandır..”
Nart Sosrıqua ve Yaşlı Wuzırmes ay doğunca atlarına binip Oşhamahuenin (4) doruğuna ulaşırlar. Beklerler bir süre. Derken, dağların arkasından uzanan siyah ve uzun bir kol belirir. Uzanıp hilalin ucundan yakalar ve çeker. Öfkelenen Sosrıqua hemen yayını gerer. Wuezırmes onun koluna yapışır,
?Annen Seteney haklı imiş, acele etme, hele ne yapar bu adam anlayalım.” der ve sonra hilali elinde tutan yabancıya seslenir:

“Kimsin sen? Neden hilali çalıp bizi karanlıkta bırakır­sın?”
Pşı (5) Yabğaşha’yım, hilali çalmazsam halkım aç kalır diye yanıt verir siyahlara bürünmüş yabancı,
“Hilali mi yer senin halkın, açlıkla hilalin ilişkisi ne ki?”
“Hasadı, böyle yaparız biz.” diyen Yabğaşha, hilalin bir ucundan tutarak tutam tutam ekin derlemeye başlar. Sosrıqua ve Wuezırmes atlarını sürüp giderler. Gördüklerini Seteney Guaşe ve Tlepş’e anlatırlar, Tlepş dökümhanesine koşar, kapanıp uzun süre dışarı çıkmadan çalışır. Nartların sayısı kadar çelikten hi­laller yapar. Uçlarına da kızılcık ağacından birer sap takar. Nart halkına dağıtır. Çokça hasat yapan Nartlar bundan böyle açlık­tan kurtulmuş olurlar.
Böyle anlatılır destanlarda orağın bulunuşu.

* Anlatan Hadjawuad Umar, 1972 Ağustos ayında Kayseri-Uzunyayla’nın Mudarey (Methiye) köyünde derlenmiştir.
1.Çerkezlerin bir işin başında ya da bir törende yaptıkları süslü konuşma tarzı (Retorik).
2.Mahsıma denilen Çerkez ulusal içkisi boynuzdan yapılan (bje) içki kap­larında İçilirdi.
3.Pşıne, Çerkez mızıkası.
4.Kafkasların ve Avrupa?nın en yüksek tepesi olan Elbruz?un Çerkezce asıl adı.
5.Prens ya da bey anlamında.

3-NASREN JAK’E? NİN ZİNCİRE VURULUŞU**

Nart toplumunu yöneten, zaman zaman toplanıp kararlar alan Nart Kurultayı’nın başkanıydı derler Nasren Jak’e için. Onun yönetiminde halk mutluydu, huzurluydu.
Küçükler büyükleri sayardı…
Büyükler küçükleri ezmezdi.
Ulu Kafkas ülkesinde.
Acı
Keder
Açlık
Kıtlık
Kötülükler gezmezdi…
O-rey-da rey da!
Nasren Jak’e güçlüydü, O-rey-da rey da! Geleceği bilirdi…
Ooo-rey-daaa!
Yaşam bu mutlu düzen içerisinde akıp giderken, Nartlar arasında yaşayan, yaşlı, çirkin ve cadı kadın, dedikoducu Pakue Dame başlarına bir bela getirir ki nasıl bir bela…
Bu denli güçlü, gürbüz, sağlıklı, yaşam dolu güzel yaratıkları kıskanan acuze koca karı Pakue Dame, bu güzel düzeni basmak ister, Nartların ateşini çalıp gizlice götürür, dağa çıkarır, gidiş o gidiş ateş devlerindir artık…

Yer gök deniz.
Her yer karardı.
Akan sular akmaz oldu. Tutan eller tutmaz oldu… Pınarlar dondu kaldı.
Ot, ekin, çiçek, böcek karda rüzgârda savruldu. Kadın, çocuk, kız kısrak soğukta dondu kavruldu,
Oooo-rey-da, O-rey-da!
Ateşimizi getirin, Ha-Hay-da!
Toplumun karşılaştığı bu onulmaz felakete çok üzülen ulu Tha made Nasren Jak’e biner atına ve cadı Pakueyi aramaya koyulur. Pakue’nin ateşi götürüp devlere teslim ettiğini öğrenince, onlarla savaş ya da barış hangi yolla olursa olsun karşılaşmaya ve ateşi geri getirmeye gittiğini herkesin ortasında bağıra bağıra söyler.
Pakue Dame el altından insanları kışkırtır,
“Aman ha, deli misiniz, engelleyin onu, devleri bir kızdırmaya görün. Ateşin yokluğu neki? Daha büyük felaketler gelir başınıza! “
“Aman Devler mi? Lanet olsun,istemiyoruz ateşi.” diye bir ağızdan bağırırlar.
Üzerine çullanıp yakalarlar Nasreni, alıp giderler dağlara doğru. Nasren çırpınır, sakalından yaşlar süzülerek yalvarır on­lara.
“Eyvah ki eyvah!
Nasıl aldatılır bunca insan.
Bir koca karı nasıl becerir bunu?
Etmeyin,
Beni yolumdan eylemeyin! Etlerimiz pişmez oldu. Çocuklarımız titrer durur. Günümüz, ışığımız,
Ocaklarımızın ateşi, S-ö-n-d-ü!
Etmeyin beni yolumdan eylemeyin,
Alıp geleyim ateşimizi,
Hurama-Oaşha tepesinde
Adak sunalım.
Armut suyu içelim,
Koşalım
Güreşelim,
Ok atıp yarışalım,
Etmeyin. Beni yolumdan eylemeyin!

Derse de dinleyen olmaz. Onu yedi kat zincirle, yedi kez Oşha-mahue?ye çivilerler. Bununla da yetinmezler. Üzerine bir kartalsalarlar ki, kanadının ucu Kaspi suyunda (Hazar Denizi) öbür kanadının ucu Kırım denizinde. Kanatlarını çırptıkça bu iki de­nizde fırtınalar kopar, gemiler batarmış. Onun şer­rinden korkan Psıtha Guaşe (Denizaltı Tanrıçası) sarayını Ka­radeniz’in yedi kat dibine kurmuş. Bu dev kartal güneş doğarken tırnakları ile açtığı Nesren’in göğsüne gagasını sokar, ciğerini gagalar, ta ki güneş batana dek. Kanadı ile sıvazladığı yara ka­panır. Ta ki güneş doğana dek. Ertesi gün aynı işkence sürüp gider. Nesren’in çektiği acıya dayanamayan Oşhamahue, kutsal dağ, göz pınarlarından birer damla gözyaşı bırakıverir. Bu inci gibi damlalar uzar gider. Biri Kaspi (Hazar) suyuna, diğeri, Kara­deniz’e, Azak’a ulaşır. Oşhamahue se­lam salar, haber gönderir köylere, evlere, insanlara, tek tek…
“Gelin, ulaşın, kurtarın beni bu acıdan, yüreğim day­anmıyor. Kurtarın aslan yürekli Nesreni bu iğrenç kuşdan”
Oşhamahue’nin çağrısına insancıklar, soğuktan ve korku­dan titrerken tek başına Hımış oğlu Nart Peterez yanıt verir:
“Yiğit Peterez, yüreği evren kadar, Hımış oğlu, Yispı’ların güzel Prensesinin oğlu… Biner atına.
Uçup gider karlı doruklara… Sadağındaki en güzel oku Yerleştirip yayına. Nişan alır.
Azman kartal vurulur… Ta kalbinden vurulur… Nasren Jak’e kurtulur, Ooo, rey-daa!
Onu kurtaran Peterez… Ooo-rey-daa! Kamasını çekerek, kartalı ikiye böler. Ciğerini çıkarıp Nasren?in yarasına sürer.
Yara hemen kapanır…
Ooo-rey-daa!
İki kahraman devlerden aldıkları ateşle halkın arasına dönerler, sevinç ve coşku ile karşılanırlar.

Anlatan:KUNİP?AT KADİR, Kayseri- Uzunyayla Kazancık Köyü?nden Özdemir Özbay tarafından derlenmiştir.

Kaynak:
Mitoloji ve Nartlar, Yismeyl Özdemir Özbay, Kafdağı Yay. Ankara 1990.

Yazının Kaynağı: Roman Kahramanları Sayı: 8

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Korku Edebiyatı

Tufan?dan Bu Yana Korku Edebiyatı - Fatma Cihan Akkartal Korku edebiyatı üzerine bir dosya hazırlarken karşılaşılabilecek en büyük çıkmaz bu...

Kapat