Kum Saatinde Kumkapı ? Jaklin Çelik

Jaklin Çelik’in ?Kum Saatinde Kumkapı? adlı öykü kitabında on bir öykü yer alıyor. Genellikle yazarın da mensubu bulunduğu Ermeni cemaatine dair öyküler bunlar. Basit, sıradan insan yaşamlarını, gündelik yaşantının tekdüzeliği içerisinde işlemiş Jaklin Çelik. Zaman zaman Türkler ve Kürtler de katılıyorlar öykülere, ama etnik kimliklere yönelik bir vurgu yapmıyor yazar. Aslında öykülerde yer alan karakterlerin isimleri Kayane, Azat, Arşaluys, Onnik veya Yerçenik olmasa, Anadolu?da yüzlerce yıldır yaşayan bu etnik gurubun gündelik yaşantılarını Ahmet?lerden, Hasanlar?dan, Ayşe?lerden, Fatma?lardan ayırmak da mümkün olmayacaktı.
Zaten nasıl mümkün olabilir ki koskoca İstanbul?un giderek yoksullaşan bir semtinde geçim sıkıntıları içerisinde ayakta kalma savaşı veren insanların farklılaşması? ?Deniz Mıgırdiç?in, Gökyüzü Sarkis?in? öyküsündeki Balıkçı Mıgırdiç ve Demirci Sarkis gibi, her yerde aynı şekilde yaşlanıp, geçmişi özlemle anmıyor mu insanlar? Veya ?Kadınlar Koğuşu?nda anlatılan akıl hastanesindeki dram farklı yaşanabilir mi dinler, ırklar farklı olduğunda? Ya da, ?Taze Gelin? adlı öyküdeki Suren Amca?nın doğduğu topraklara; Duron?a, yani Muş?a olan düşkünlüğünü, hiç dinmeyen özlemini dile getirdiği ve ?İsa bilir, Meryem de şahidim, Sıyırır ağaç köklerini, yakmadan akarım Muş ovasına? sözleri ile biten dizeler, doğduğu topraklarından kopmak zorunda kalan; dili, dini, ırkı, cinsiyeti ve kopma nedeni ne olursa olsun, her insanın paylaştığı duyguları dışa vurmuyor mu? Birlikte söylemiyor muyuz ?Sarı Gelin? türküsünü?

Jaklin Çelik?in hikayelerinde yer alanlar bizim insanlarımız. Mekan İstanbul olsa da, Anadolu?nun dört bir yanından gelen insanlarla kozmopolitleşen bu kente, bu kentin eski ve yeni insanlarına dair hüzünlü anları seçmiş bizlere aktarmak için. Hikayelere serpiştirdiği mizahi öğeler ise ironik bir durum yaratıyor ve söz konusu hüznü biraz daha derinleştiriyor. Bazen, ?Yaradanla Hesaplaşma?daki travesti Necla ile kurduğumuz tanışıklıkta olduğu gibi, okurken değil, okuduğunuz üzerine düşünürken fark ediyorsunuz hikaye kahramanlarının trajedisini.

Nostalji..!

Daha ilk öyküde, ?Kiralık Ev?de, karşımıza çıkan huysuz ihtiyar Azat teyze ve kiracısı arasındaki ilişkinin geleceğine bir gönderme yaparak, olup bitenlerin geçmişte yaşandığının altını çizen Çelik, kitabının sonuna; hikayenin geçtiği mekan olan evin, o evin sahiplerinin, Kumkapı?nın ve kendi çocukluğuna damgasını vuran diğer mekanların -eski- resimlerini koyarak, anlatının yaşanmışlığını sahicileştiriyor. Böylelikle ?Üç Kısa Kokulu Nefes?te yıkılan eski eve yakılan ağıt, bir tarih yüklü başka eski evlere, başka eski insanlara da yayılıyor, kendi geçmişimizle anlatılan arasında köprüler oluşuyor.

Yazarın geçmiş zamanı, ?kimler geldi bu eve, kimler geçti bu evden. Şampanya bardağında yaşamlar, kırık su bardağında çırpınışlar… ah şu renkten renge girmiş bukelamun duvarların dili olsa da anlatsa. Ta eskiden, ta çocukluğumdan hatırlıyorum; Takvor amca elleri kolları dolu geldiğinde, ipli çıngırağa dokunmadan, bir ıslıkla nasıl açtırırdı kapıyı Anahid teyzeye? Kapıyla birlikte açılan sanki yüreğiydi; kanatları gökyüzüne, aşkı yüreğinin derinliklerine, sevgisi sonsuza…? cümleleriyle yad edişindeki nostaljiyi hemen fark ediyoruz ve bu nostaljik atmosfer diğer öykülerde de hissettiriyor ağırlığını.

Jaklin Çelik akıcı bir dille anlatıyor hikayelerini. Kimi zaman kısa, tek kelimelik cümlelerle vurguyu derinleştirirken, kimi zaman da -yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı gibi- bir duygu yükünün tasvirine uygun düşen imgelerle zenginleştiriyor ifadesini. Anlatıda ?ağız? kullanmanın tehlikelerine rağmen, Ermeni veya Kürt karakterlerin Türkçe?yi konuşma tarzlarını olduğu gibi yansıtmayı tercih etmiş. Bakış açısı ise değişiyor. Kimi zaman bir anlatıcı dolaşıyor hikayelerde, kimi zaman bilinmeyen bir üçüncü şahsın gözüyle izliyoruz olup bitenleri. Ama neyi, nasıl anlatırsa anlatsın, Jaklin Çelik?i okumakta ve anlamakta hiç bir sıkıntı çekmiyor, taşıdığı duygulara duygudaşlık yapabiliyoruz.

Herhalde bu eleştiri yazısında kitaba dair en fazla sözü edilenin, hikayelerin taşıdığı duygusal ağırlık olduğunu fark etmişsinizdir. Duyguların bir edebi metne yansıtılmasına bir itirazım yok. Ancak, sıradan insanların sıradan yaşantılarından fışkıran hüzünlerin yaşanan toplumsal ilişkilerle birlikte işlenmesini tercih ettiğimi söylemeliyim. Yazar, söz konusu toplumsallığı bütünüyle ihmal etmemiş ama silikleştirmiş. Jaklin Çelik, nostaljik duygulara, geçmişin pastoral renklerine ağırlık verme konusunda yalnız değil. Kadın yazarların bu yıl içinde yayınlanan hikaye veya romanlarında hep aynı eğilimin egemen olduğunu görüyoruz. Erkek yazarlar ilgilerini post-modern kurmacalara yöneltirlerken; Zerrin Koç, Zehra Tırıl, Fatma Gürel, Ayfer Tunç, Asuman Tümer gibi kadın yazarlar, geçmiş ve bugün arasında gidip geldikleri metinlerinde, duyguları düşüncenin önüne koyuyorlar…
A. Ömer Türkeş

Jaklin Çelik Kumkapı?yı anlatıyor – GÜL DİRİCAN / Milliyet Gazetesi, 19 Eylül 2000
Jaklin Çelik?in hikâyelerini derlediği ilk kitabı ?Kum Saatinde Kumkapı” uzun süredir beklettiğim bir kitaptı. Buna kitabın başlığı neden oldu sanıyorum. Galiba iki ?kum” fazla geldi. Bana sevimsiz gelen bu başlık, açıkçası içindeki öykülere de daha okumadan soğuttu. Neyse ki, bazı kitaplarla kavgam masa üstünde sinsice sürer ve ben değil, kitaplar galip gelir.
Jaklin Çelik?in hikâye kitabına tersten başlamak iyi bir fikirmiş. Size de tavsiye ederim. Öykülerde adı geçen kişiler, evler ve semtle ilgili fotoğraflar, hele kapakta yer alan iki kadının pencereden baktığı fotoğraf, kurgudan çok anılarla ilgili bir kitap okuyacağınızın habercisi ve bu fotoğraflar küçük basıldığından mı nedir, ancak öyküleri okuduğunuzda daha netleşip büyüyecekleri izlenimi yaratıyorlar.

Canlı öyküler
Kumkapı, şimdi öyle bir eğilim var mı bilmiyorum, eskiden fotoğraf öğrencilerinin gözde mekânlarından biriydi. Bir dolu çocuğu, tarihi, asılı çamaşırı, simsiyah giymiş kadını bir arada bulmak harikaydı. Yine de bana göre, ne yaparsanız yapın bu semt, kolay kolay kendini açığa vurmaz, turistliğinizi hep yüzünüze vururdu. Nihayet bu semtin, bir türlü içine giremediğim bu semtin Jaklin Çelik aracılığıyla duygusuna yaklaşabildim. Çelik?in öyküleri ve insanları öyle canlı belirdiler, gerçek seslerini verdiler ki, Jaklin Çelik?in 1968 doğumlu olduğuna inanmak için dönüp dönüp biyografisine bakmak zorunda kaldım.
Çelik?in kurgu dili kimi zaman, şiirsel olması hedeflenmiş bölümlerle parçalanıyor ama kişilerin gerçekliğini, öykülerin sadeliğini bozamıyor. Özellikle ?Üç Kısa Kokulu Nefes” adlı öyküde yer alan kimi betimlemeler beni canımdan bezdirdi.
?Ölmüşlerin canı için” akıl hastanesine sigara dağıtmaya gelen kadının akıl hastası kadınlarla yaşadığı maceraların anlatıldığı ?Kadınlar Koğuşu”, ?İstasyon Üçlemesi”, ?Deniz Mıgırdiç?in Gökyüzü Sarkisöin adlı öyküler neredeyse belgesele yakın diliyle özeller. Çelik?in daha önce çeşitli dergilerde yayımlanmış bu öyküleri, semte ruhunu veren Ermeni, Rum ve Kürtlerin dilleriyle kurulmuş. Bu birçok dilin karmaşasından oluşan öyküler bütününde, yaşlı kadınlar, huysuzluklar, çocuk korkuları, kıskançlıklar var. Ara sokakların uğultusu, neşe ve bir daha yerine konulamazlar var.

Kumkapıda Demlenmiş Öyküler – Talin SUCİYAN / Bianet – 9 Haziran 2001
Jaklin Çelik’in yazıları ilk tanıştığımda Öküz Dergisi’nin ilk yılları olmalı. Hayal meyal hatırladığım öykünün başında Ermenilerde cenazelerin nasıl kaldırıldığını anlatıyordu. Sanırım, o günlerde, O’nu bir yazar olma yolunda okurla ilk buluşmaları, beni de, hem Öküz dergisini hem de orada bir Ermeni yazarı keşfim heyecanlandırıyordu.
Aradan altı yıl geçtikten sonra, Kum Saatinde Kumkapı öykü kitabının çıkışı; O’nunla, karşılıklı söyleşi yapmak için ilginç bir fırsat oldu.
Jaklin bu arada, Uç, Fesat, Varlık, Haliç Edebiyat gibi dergilerde yazılar yazmış, Cumhuriyet Dergi, Sky Life, Liderler ve Finans Dünyası için röportajlar, söyleşiler yapmıştı. 1999 yılında’Kiralık Ev’, ‘Sıçan Kapanı’, ‘Hay Allah’, ‘Taze Gelin’ öyküleri ile Yaşar Nabi Nayır Öykü Yarışması’nda dikkate değer öykücü sıfatı kazanmıştı.
Jaklin Çelik bianet’in sorularını şöyle yanıtladı:
– Dergilerde, gazetelerde çalışmalar tüm hızıyla devam ediyor, kitabın da çıktı ama hala kendini yazar addetmiyorsun… Neden?
Jaklin Çelik: Geçmişten bugüne pek çok işle uğraştım, hoşuma giden her türlü işi yaptım. 1996 yılından beri profesyonel olarak yazıyorum. Son beş yıldır bu işi çok severek yapıyorum. Kendimi yazar addetmiyorum, tırnak içinde söylenmiş bir söz, bunu söylüyorum, çünkü, ilerde daha sevebileceğim işler bulursam, örneğin şarkı söylemek gibi, o işi yaparım, kendimi nasıl mutlu hissedeceğime bağlı olarak kendimi kısıtlamak istemiyorum.
Belki 50 yaşıma gelip, iyi ürünler verdiğime inandığım zaman bir yazar olduğumu da söyleyebilirim.
– Kum Saatinde Kumkapı kitabındaki öykülerin çoğu çocukluğundan, yaşam deneyiminden süzülen şeyler sanırım..
Jaklin Çelik: Evet bir çoğu öyle. Ama ‘Pervane’ öyküsünde biraz şizofrenik bir kadın tiplemesi var. Hayal gücümü kullanarak yazdığım bir öykü. Belki kendi içimdeki acelecilikten ve yaptığım sakarlıklardan yola çıkarak yazılmış tümüyle kurgu bir öykü. Diğerlerinde ise, kimlik gözetmeksizin Diyarbakırlı bir kadın olan Hazal’ın , İstanbullu bir kadının, travestiliği seçmiş, kadın ruhu taşıyan bir travestinin yaşamlarından kesitler var. Benim hayatın içinden geliyor olmamdan kaynaklanan karakterler var öykülerin içinde. Özellikle takıntılarımdan biri, insan hayatları üzerinde sürekli analizler yapmak. Neden baktı, nasıl baktı, neden bu şekilde kokladı ekmeği gibi, en ufak ayrıntısına kadar düşünüp kafa yorduğum tipler var. Bütün tipleri kendi yaşantım içindeki gördüğüm zaman, şu şuraya aittir, şu şuradan geliyor, şimdi yere tükürecek, şu durakta inecek gibi sürekli analizler yapıyorum. Dolayısıyla öykülerde, ayrı ayrı yaşamları üstlerine giyinmiş kişileri de anlatmakta fazla zorlanmıyorum.
– Öykülerdeki kadınlar, bir dönem Ermeni kadının profilini çıkartıyor mu?
Jaklin Çelik: Tabii ki olabilir. Öykülerin geçtiği semt Kumkapı. Benim yaşadığım dönemlerde Kumkapı azınlıkların özellikle Ermenilerin yoğun yaşadıkları bir yerdi. Yaşlı kadınlardı çoğu, bir çoğunun da kocası ölmüş, dul kalmış kadınlardı. Buradan yola çıkarak, bir öyküden örnek vermek gerekirse, Deniz Mıgırdiç’in Gökyüzü Sarkis’in öyküsünde olduğu gibi, Mıgırdiç denizden uzak kaldığı için bıkkındır, evde de dırdır yapan bir karısı vardır. O zaten herşeyi göze alarak, ölümü de beklemektedir. Ama önce kendisi ölecektir. O döneme ait tüm Ermeni kadınları gibi kendi karısı da dul kalacaktır.
– Peki bu kadın profilinde, her şeye yetişen, idare eden bir kadın da var mı aynı zamanda?
Jaklin Çelik: Erkek kadın ilişkisi devreye giriyor orada. Her şeyi idare eden kadın tiplemesi öyküdeki kadınlarda var. Uzun bir dönem kadınlığını yerine getirmiş, bildiğimiz Türk toplumundaki kadın tiplemesi Ermeni kadını için de geçerli. Yaşanmış bir hayat, kadın sürekli mücadele vermiştir erkeğin arkasından ama, artık yaşlılık her şeyi geride bırakıp bir takım bitişleri de beraberinde getirmiştir.
– Bir defasında benim tutkum mizah demiştin..
Jaklin Çelik: Aslında bu yazdıklarıma da kara mizah diyebiliriz . Hep ip üzerinde, bir taraf gülüş bir taraf ağlayış, sürekli bir ip üzerinde gittiğimin farkındayım. Ağlarken gülmek, gülerken ağlamak, gözyaşının neye alamet olduğunu sonunda anlamak. Böyle bir anlatım biçimi geliştirdiğimin farkındayım. Bunun da hayattaki duruşumla yakından ilgisi var. Bir şeylere sürekli negatif olarak bakmak, böyle bir tarzı ortaya çıkarıyor.
– Hayata yaklaşımın çok mu negatif?
Jaklin Çelik: Aslında çok pozitif bakıyorum ama, o pozitifliğin altında bir negatiflik var. Çünkü yaşadığımız ortam belli ve geleceğe dair çok umutsuzum. Bir de hayatı çok kısa görüyorum. Hemen yaşanıp tüketilmesi gereken birşey olarak görüyorum. Çünkü bir uçta bir yaşam, yaşayacağımız yıllar var ve öleceğiz. Gülüşle ağlamak arasında yaşıyoruz. Mutlu gülen çok az kişi görüyorum. Bir gülüş olarak ele aldığımızda bir pozitiflik var ama, bu gülüşün altında bir negatiflik de var.
– Öykülerde şiirsel bir anlatım da gözleniyor..
Jaklin Çelik: Kendimi bildim bileli, şiir yazardım. Şiirsel bir anlatım da var öykülerde. Ama kendimi şiirle bloke etmek istemiyorum. Şiir beni kısıtlıyor. Öykü gibi dallanıp budaklandıramıyosun, kilitli kelimelerle birşeyleri ifade ediyorsun. Bunun açılımı herkese göre farklı olabiliyor. Ama öyküde, kilitli kelimeler kullanmadan bütün açılımları ile veriyorsun. Dolayısıyla şiirsel yazmak hoşuma gidiyor, şiire yatkın olan ruhumu da orda tamamlıyorum. Şiiri de şöyle kullanıyorum, örneğin Taze Gelin’de, öyküde bir yerde kilitlendim ve şiir yazdım. Bazen, ‘Evet burayı bir şiir açar’, deyip yazıyorum.
– Bir de yaşadıklarımın, gördüklerimin bende demlenmesini bekliyorum diyorsun, bu demlenme süreci nasıl birşey?
Jaklin Çelik: Çoğu zaman not tutmuyorum, not tutmamak da bir oyun. Gördüğüm herşeyi beynimin bir köşesine atıyorum, daha sonra bir cümle içinde ortaya çıkacağını hissediyorum ve bu gerçekten böyle oluyor. Yani bir adam zıpladı gitti değil, o zıplayış içinde elli kişinin zıplaması ile birlikte çok farklı bir zıplama ortaya çıkarmak, birçok insanın zıplamasını karakterize edip, çok farklı bir zıplama ortaya çıkarmak gibi birşey. Demlendikten sonra yoğunlaşıyorum ve yazıyorum. Çok üretken, çok verimli değilim ama, yazdıklarıma da kendi adıma güveniyorum.
Bir de bir şeyi yazabilmek için hissetmek gerekiyor. Ben bir yazarın sürekli kendi dünyasını kusmasına çok karışıyım. Sanki bir yazar kendini ne kadar çok kusarsa o kadar anlaşılmaz ve değerli oluyor gibi bir algılama var. Okur da bunu ne kadar anlamıyorsa o kadar iyi bir yapıt addediyor.
Yazıda içtenliğe ve samimiyete inanıyorum. Bu kitapta bunu yakaladığıma inanıyorum. Bu samimiyeti ve içtenliği kaybetmemeyi hedef edindim.
– Kitap çıkarma fikri nasıl gelişti?
Jaklin Çelik: Kumkapıya, insanlara, kendi yaşamıma ait bir takım notlar almaya başladım ve o notlar çevremdekilerin zorlamasıyla öykülere dönüştü zamanla. Öküz’ün çalışmaları yapılıyordu, orada yazdıklarım anı öykülerdi, dil yerine oturmamıştı ve çeşitli arayışlar içindeydim. Dil oturmaya başlayınca tamamiyle öyküye döndüm ama, öykülerin kendi içinde oturup oturmadığı tartışılır.
Öküz, Varlık, Fesat, Uç dergilerine yazmaya başladım, bir taraftan da söyleşiler gazetelerde devam etti. Bir yıl köşe yazdım Agos gazetesinde. Kitap oluşturmaya gelince, bir semt olarak baktığım öykülerin tümünü bir arada görmenin, bunları artık kafamdan silip başka yere bakabilmemi sağlayacağını düşünmemden çıktı aslında.
– Semt diyerek neyi kast ediyorsun, semti çok aşan şeyler….
Jaklin Çelik: Sennur Sezer Varlık’ta yazdığı yazıda şöyle demişti, ben bu tesbiti aslında kendi başıma tabi ki yapamazdım, ‘Aslında her ne kadar bir semtin anlatımını yapsa da anlattığı Türkiye’nin genel yapısı’. Düşününce böyle olduğunu ben de anladım.
– Kumkapı’ya ilişkin bir sözlü tarih çalışman da var…
Jaklin Çelik: Evet, bir semti anlatırken öykülerden yola çıktım. Öykülerle bunu yapabileceğimi sandım ama, öyküler ortaya çıktıktan sonra anladım ki, bir semti, bir semtte yaşayan insanların yaşamlarını sadece öykülerle anlatmak mümkün değil. Çünkü, günlük yaşama ilişkin kaçırdığımız çok ayrıntı var. Ne yapılabilir diye düşündüğümde, bir sözlü tarih çalışması yapılmasının öykünün yetmediği noktada tarihi ortaya çıkarmakta çok sağlıklı olacağını düşündüm. Kumkapı gibi göç almış bir semtin profilini ortaya çıkarmak da çok önemli birşey.
Bunun dışında, son zamanlarda otobiyografik çalışmalar çok ilgimi çekmeye başladı. Öykü yazma anlamında da beslenmemi sağlıyor. İnsanlarla ilişkide olmak ve onların öyküleri bende çok farklı şeyler yaratıyor. Sihirli bir değnek gibi… Değneği vurduğumuz anda ışıltılar saçılıyor ve insan yaşamına dair birçok ayrıntı ortaya çıkıyor.
– Bir de kimlik olgusu var. Etnik kökene dayalı bir kimlik anlayışını fanus olarak gördüğünü söylüyorsun..
Jaklin Çelik: Ermenilik olgusuna ilişkin fazla birşey düşünmüyorum aslında, çünkü kendimi farklı bir yerde görüyorum. Bunun sebebi de, toplumda sadece çeşitli kimliklerden, milletten insanlara giydirilen bir takım gömlekler vardır, aynı şey cinsel tercihini farklı yönde gerçekleştiren insanlar da için de geçerlidir. Ben böyle bir şeyi reddettim. Bu kimliği üzerime giymedikçe kimse giydiremez. Ben bensem eğer, kendi kimliğimle ortadayım ve hiç kimse bana bir yakıştırma yapamaz ama,evet kimliğim de bu.
Kitap çıktıktan sonra da bunun gerçekten böyle olduğunu anladım. Çok güzel tepkiler aldım. Diyarbakır İstanbul hattında anlattığım o tiplemelerde, Türkü de Ermenisi de Süryanisi de var. Bunun yazarının Ermeni olup olmadığı, Müslüman olup olmadığı kimseyi ilgilendirmedi. Çünkü insanlar kendilerinden bir parça buldular. Özellikle o istasyon üçlemesi oldukça iyi tepkiler aldı.
Kum Saatinde Kumkapı kitabı, 2000 yılının Ağustos ayında çıktı. O günden itibaren, yaklaşık 30 yerde, söyleşilerle, kritiklerle ulusal basında yer aldı. Epey yazıldı çizildi. Bütün bunları değerlendirdiğimizde bir kimlik üzerinde durulmadığını, farklı karakterlerin bir araya getirilişinin vurgulandığını söyleyebiliriz. Bu da benim çok hoşuma gitti.

Arka Kapak yazısı
Baci, İstanbul’un neresinde oturisız?’ ‘Kumkapı’da.’
Hazal’ın gözleri parladı. İstanbul’u hiç bilmezdi, fakat kocasından duyduğu semtin adını söylüyordu kadın. ‘Bız de, bız de’ dedi heyecanla. ‘Doğrusi, bız ilk gidiyığ İstanbul’a. Benım herif Fahriye’nın kocasiyla ortağli iş yapi. O dedığın yerde de ev tutmişlar. Ev gözelmiş. Hele neydi o iş yaptığılari yerrın adi?’ ‘Valla, bi paşa ismidi, Mahmut’ti neydi?’ ‘Mahmutpaşa!’ dedi kadın. Merakını yenemeyip, ‘Orada dükkânları mı var?’ diye sordu.
Hazal döndü, heyecan ve gurur yüklü cümlelerle anlatmaya koyuldu.
‘Valla aslına bağacğ olırsan iş büyükmiş. Yere sergi açilar, geyim meyin satilar. Şimdilığ laf aramızda baci, biraz gizli yapilar bu işi… Belediyeden habersız. Zabıtalar her gün bunlari kovalimiş, bunlar da sokağ sokağ gezıp, sonra gene ayni yere gelirlermiş. Bu zabıtalardan biri, Fahriye’nin kocası tarafgillerden birilerının kirvesi olimiş. Demiş ki, belediye bıkarsa sızi kovalamaz artıg. Yeter ki sız inad edın. Benım herif de deyi ki belediye o paşa yerde bıze bir yer zimmetlesın, üç ayda bir bina dekerm İstanbul’un orta yerıne… Bızım çocuğlar da orada oğiyacağlar. Allahımdan umaram büyük adam olurlar…’

Kum Saatinde Kumkapı – Jaklin Çelik
Aras Yayınları / 108 sayfa, Baskı Tarihi: 2000

Yorum yapın

Daha fazla Ermeni Edebiyatı, Öykü Kitapları
Mimoza’da Elli Gram – Cemil Kavukçu

Cemil Kavukçu'nun 2007 yılında yayımladığı Mimoza'da Elli Gram adlı öykü kitabı üç bölümden ve 15 öyküden oluşuyor. "Mimozada Elli Gram",...

Kapat