Lefter gibi yaşamak – Önder Göksal

O özetlesin Zorba’sıyla bizi, ölümü, hayatı, yaşamı, insanları belki de Lefter’i:
“Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk’tür, bu Bulgar’dır ve bu Rum’dur. (…)Şimdi iyi mi, kötü mü yalnız ona bakıyorum. (… ) Hey zavallılar hey! (… ) Hepimiz kurtların yiyeceği etiz.” ( Kazancakis / Zorba )

Futbol ile az çok ilgisi olan herkes Ada vapuruna her atlayışında -bir de Fenerbahçeliyse- Lefter’e doğru dümen kırıldığını bilir. Hele hele Lefter futboldan tamamen kopup adaya temelli yerleştikten sonra, ada vapurundan İstanbul’a dönen birçok kişiden de Lefter temalı bir anı dinlemeniz işten bile değildi. Ta ki 13 Ocak 2012 tarihine kadar, bu tarihten günümüze Ada’ya giden vapurlar Lefter adına yaşanmış bütün anıları yad etmek için rıhtımdan kalkıyor.

22 Aralık 1925 tarihinde, Büyükada’daki Hamam Sokak’ta dünyaya geldi Lefter. Büyükada’nın meşhur balıkçılarından olan Hristo, 7 çocuğundan birine “özgür” anlamına gelen Elefterios yani Lefter adını koydu. Her çocuğun olduğu gibi Lefter’in de hayalleri vardı, hayallerini meşin yuvarlağın yuvarlanışına bağlamıştı.

Yoksul bir çocuğun yoksulluğuna azınlık olmak da eklenince; bu çift yönlü dışlanmışlığı toplumdaki yerini inkar edenlere ispatlamak istercesine bir futbolcu yetişiyordu Ada sokaklarında. Büyük bir futbolcu olma serüveninin ilk basamağını azınlıkların kulübü olan Taksimspor’un birçok oyuncusunun askere gitmesiyle tırmandı. 1941’de yaşı mahkeme kararıyla büyütülerek profesyonel futbolcu olma yolu açıldı. Daha sonra başarısı onu Fenerbahçe, Fiorentina, Nice gibi takımlara taşıdı. Ancak asıl başarıyı Ordinaryüs lakabını alacağı Fenerbahçe’de yaşayacaktı.
Lefter bütün hayatı boyunca bu ülkeye olan sevgisini ispatlama ihtiyacı duydu. Daha doğrusu çevresindekiler, medya hep böyle bir algıyla yaklaştı Lefter’e. Çoğunluktan değilseniz, hakim ve güçlü anlayıştan farklıysanız herkesten daha çok sevmeniz beklenir vatanı. Bir Ermeni, bir Rum, bir Kürt, bir Zaza herkesten daha çok sevmelidir bu vatanı, kabul görmesi için. Onlardan beklenen budur. “Ermeni, ama iyi biri”, “Kürt, ama ülkesini seviyor” , “Rum, ama vatanına bağlı.” Bu topraklarda ‘ama’lardan sonra hakim anlayışa göre iyi bir sıfatı olmalı bazılarımızın, yoksa tek başına ‘ama’lardan öncekilerle yetinmek; sadece ‘ama’lardan öncekilerle yaşamaya çalışmak oldukça zor. Bir ispatımızın, bir kanıtımızın olması şart koşulmuş.

Lefter; o meşhur futbolcu, ordinaryüs, kalecilerin korkulu rüyası… Onun cansız bedenine bile bu ülkeyi sevdirme ispatı içerisindeydi 13 Ocak 2012 tarihindeki gazeteler, televizyon programları… Diyarbakır’daki dört yıllık askerliği, milli takım ile Yunanistan’a attığı gol… Bu ifadeler ön plandaydı. Lefter’in ölmek için de vatan sevgisini, bu ülkeye aidiyetini ispatlaması gerekiyordu. Halbuki doğmanın ve ölmenin aidiyeti tek başına bu dünya değil mi? Doğmak, yaşamak ve ölmek ırkların çok çok üzerinde değerler değil mi?

GÜVERCİN TEDİRGİNLİĞİ

Lefter bu topraklara olan sevgisini futbol oynayarak hem de çok güzel oynayarak ispatladı. Hrant Dink’in tarif ettiği bir toprak sevgisiydi onun sahip olduğu sevgi. Kökü asırlardır burada olan bir sevgi, bu toprakları alıp gitmeye yönelik bir sevgi değil, bu toprakların ta dibine gömülmek için ihtiyaç duyulan bir sevgi.

Ama bir güvercin tedirginliğiyle geçip durdu hayat. Futbol her an imdadına koşuyordu, belki o kadar büyük bir futbolcu olmasaydı komşuları, akrabaları gibi terk-i diyar etmesi gerekecekti buraları. 6-7 Eylül olayları en zor zamanlarıydı… Elinde silah evini korumuştu, sadece kendi evini koruyabilmişti. Evi yağmalanmaya çalışılmış; imdadına motorlarla, kayıklarla gelen Fenerbahçeliler yetişmişti. Ser verip sır vermemişti. Kendisine, komşularına zarar vermeye çalışanları bildiği halde güvercin tedirginliğiyle yaşamayı seçmişti.

Yaşamının son yıllarında onun belgeselini yapmak isteyen bir gazetecinin 6-7 Eylül olaylarında yaşadıklarını sorduğunda; yine güvercin tedirginliğine kapılmış ve “Kapat hele şu kamerayı, öyle anlatayım” demişti. Tıpkı Dersim belgeselini yapan gazeteciye “Kamerayı kapatırsan anlatırım her şeyi” diyen ihtiyar gibi. Öyle ya bize acıları, gözyaşlarını, katliamları, yağmaları kamera arkalarında; kahramanlıkları, vatan sevgisini, övünmeyi, böbürlenmeyi de kamera önlerinde yaşamak öğretilmişti. Güvercin tedirginliğinin ilk kuralı buydu.

LEFTER KÜÇÜKANDONYADİS STADI

O Fenerbahçe için sayısız başarılara imza attı. Fenerbahçeli taraftarların duygularına dokundu. Adının anlamı gibi özgürleştirdi onları, bulutların üzerine çıkardı. Son defa Ada’nın yolunu tutmadan önce Fenerbahçeli futbolcuların ellerinde tabut içerisinde yeşil çimlerin üzerindeydi. Binler tribünlerde “Ver Lefter’e yaz deftere” diye bağırıyordu. Büyük bir futbolcu layık olduğu şekilde tribünlere gömülüyordu. Kim bilir belki bir gün faşizan dürtülerimizden arınırız da bir Fenerbahçelinin “Bu hafta maçımız nerede?” sorusuna “Lefter Küçükandonyadis Stadı’nda” yanıtını duyarız.

Bir yazının son sözünü söylemek her zaman zordur; çünkü bir başlık ne kadar yazıyı okutursa bir yazının son sözü de yazarı okutur. Ben bu yazının sonunda risk almayıp son sözü Lefter’in de yine bu topraklardan soydaşı olan bir yazara, Kazancakis’e bırakayım. O özetlesin Zorba’sıyla bizi, ölümü, hayatı, yaşamı, insanları belki de Lefter’i:
“Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk’tür, bu Bulgar’dır ve bu Rum’dur. (…)Şimdi iyi mi, kötü mü yalnız ona bakıyorum. (… ) Hey zavallılar hey! (… ) Hepimiz kurtların yiyeceği etiz.”
( Kazancakis / Zorba )
İyi insan Lefter. İyi ki geçtin
hayatımızdan…

Önder Göksal
(evrensel.net, 11 Ocak 2015)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here