Lev Tolstoy: Doğru ve yetkin olanı arayışta dev bir yazar – Ataol Behramoğlu

Eski bir Rus aristokrat ailesinin çocuğu olarak Lev Tolstoy 1828 yılı Eylül ayında (eski tarihle 28 Ağustos) Tulsk ili Yasnaya Polyana bölgesinde doğdu. Annesini ve babasını çok erken yaşta yitirdi.
Çocukluk yıllarında, bütün aristokrat aile çocukları gibi, evde öğrenim gördü. 1844 yılında, diplomat olmak amacıyla, Kazan Üniversitesi, Arap-Türk Edebiyatı Bölümüne girdi. Bir yıl sonra, aynı üniversitenin Hukuk Bölümüne geçti. Felsefe ve özellikle ahlâk felsefesi sorunlarına ilgisi o yıllarda başladı. Rousseau en sevdiği yazar oldu. Yine bu yıllarda, büyük bir tutkuyla okuduğu Puşkin, Lermontov gibi Rus yazarlarının yanı sıra, Dickens, Sterne ve Schiller de en sevdiği yazarlar arasında yer aldı.

Aylâklık ve Arayış Yılları
1847 yılında öğrenimini tamamlamadan üniversiteden ayrılan Lev Tolstoy birkaç yıl süresince kendine yeni bir eylem alanı aradı. Bir ara Yasnaya Polyana çiftliğindeki köylülerin yaşamını düzenlemeye girişti. Bir süre Moskova’da sosyete yaşamına daldı. Yine 1847 yılında, yaşamının sonuna kadar sürdüreceği günlüğünü tutmaya başladı. 1852 yılında yayımlanan “Çocukluk” ve birkaç yıl arayla bunu izleyen “Ergenlik” ve “Gençlik” adlı yapıtları, genel-de Özyaşamsal roman türüne girerler. Tolstoy daha bu ilk yapıtlarında 1840 yıllan Rus doğalcı okulunun nesneye uygunluk, betimlemelerde tamlık gibi özelliklerini aşarak, kahramanın iç dünyasının psikolojik süreçlerine ve ayrıntılarına inmektedir. Yine bu yapıtlar, da, Tolstoy’un tüm yapıtlarında bulduğumuz bir itiraf içtenliği ve yalınlık vardır. Çernışevski, özyaşamsal üçlü üzerine ünlü incelemesinde, genç yazarın bu özelliklerini “ruhun diyalektiği” ve “ahlâksal duygunun dolaysız temizliği” sözleriyle tanımlamaktadır.

“Sivastopol Hikâyeleri”
Tolstoy 1851-1853 yıllarında, önce gönüllü, daha sonra topçu subayı olarak Rus ordusunun Kafkas halklarıyla savaşlarına katıldı, Kırım savaşının başlamasından sonra ise, kendi isteği ile Sivastopol cephesine gönderildi. Ordu yaşamı ve savaşta tanık olduğu olaylar 1855 yılında “Sivastopol Hikâyeleri ” başlığı altında topladığı öykü türündeki yapıtlarına kaynak oldu. Bu hikâyeler, belgesel röportaj ile konulu anlatının gözüpekçe birleştirilmesidir. “Sivastopol Hikâyeleri” nde genç yazar, sıradan askerin kahramanlığını, halksal yalınlığını vurgularken, ordu saflarınaki karyerizmi, gösterişçiliği acımasızca eleştirmekte; daha da önemlisi, savaşın korkunç insanlıkdışılığını zaman zaman doğalcılığa varan gerçeklikte sahnelerle sergilemektedir. “Sivastopol Hikâyeleri”, Rus edebiyatında o güne dek alışılmamış konulan ve yaklaşımıyla dönemin Rus toplumunda büyük bir etki uyandırdı. Bu yapıt, “Savaş ve Barış”a hazırlık olarak da önem taşımaktadır.

Petersburg Yıllan ve Köylü Sorunu “Derebeyinin Sabahı”
1855 yılında Petersburg’a gelen Tolstoy, “Çağdaş” dergisi çevresinde toplanan Nekrasov, Turgenyev, Gonçarov, Çernişevski gibi dönemin önde gelen Rus yazarlarıyla tanıştı. O yılların Rus toplumunda köylü sorunu, dönemin ilerici yazar, düşünür ve siyasa adamlarının başlıca ilgi konusuydu. Köylülük üzerinde kölelik hukukuna son vererek 1861 reformunun hazırlık öncesi olan bu dönemde 1856 yılında Tolstoy, “Derebeyinin Sabahı” adlı uzun öyküsünü yayınladı. Bu uzun öykünün, köylünün yoksulluğu ve ileri görüşlü derebeyinin çıkmazı diye özetlenebilecek olan konusuna Tolstoy, daha sonraki yapıtlarında, “Anna Karenina” ve “Diriliş”te yeniden dönecektir. Yine Çernışevski’nin tanımıyla “eşyaya köylüsel bakış” Tolstoy’un başlıca yazarlık özelliklerinden biri olarak belirmektedir. Daha sonra Lenin de, Tolstoy’u bu özelliğini temele alarak inceleyecektir.

Yeni Bir Sanat Anlayışına Doğru
1850 yıllarında Tolstoy, sürekli olarak, yeni yaratış yollan ara¬makta, edebiyat sanatı üzerine düşünmektedir. Bu yıllarda vardığı sonuçlar, “duygu ayrıntılarına ilgi”nin, “olay ayrıntılarına ilgi”ye üstün gelmesi ve bunun yanı sıra psikolojik gözlem ve betimleme ayrıntılarının, yaşamın büyük akışıyla, ahlâksal ve felsefî araştırmalarla ve tarihsel süreçlerle birleştirilmesi gerekliliğidir.

(1853-1863) yıllarının ürünü olan “Kazaklar”da, yüce bir doğanın ortasında, yalın halk insanları arasında, roman kahramanı genç soylunun, daha önce sürdürdüğü kent yaşamının yalan ve ikiyüzlülükle dolu içyüzünü kavradığını görüyoruz. Tolstoy’un bu yapıtında, yalın anlatımıyla ve konularıyla ona kaynaklık etmiş olan Puşkin’in “Kafkas Tutsağı” ve “Çingeneler” adlı yapıtlarının etkileri vardır. Epik anlatım özellikleriyle “Kazaklar”, Lev Tolstoy’u “Savaş ve Barış”a hazırlayan yapıtlarından biridir.

Yine bu yıllarda Tolstoy, gerek kendi ürünlerinden, gerek edebiyat ve sosyete çevrelerinden hoşnutsuzluk duyarak, ruhsal bir bunalıma girmiş, yazarlığı tümüyle bırakmak kararıyla köye yerleşmiş, Yasnaya Polyana’da köylü çocukları için okul açmış, 1859- 1862 yıllarında zamanının tümünü pedagoji sorunlarıyla uğraşmaya vermiştir. Ruhsal bunalımdan kurtuluşu da yine halkta ve onun sorunlarıyla uğraşmakta bulmuştur. Bu yılların ürünü olan ve köylü yaşamını yansıtan bir dizi öyküsü, bunu kanıtlamaktadır. Tüm bu bunalımlar ve arayışlar, büyük destan-romanı “Savaş ve Barış»” hazırlık dönemini oluşturmaktadır.

“Savaş ve Barış”
1863-1869 yıllarının ürünü olan “Savaş ve Barış” romanı Rus (ve dünya) edebiyatının seçkin bir yapıtıdır. 1863 yılında günlüğüne “epik tür bana en uygun olandır ” diye yazan Lev Tolstoy bu görkemli yapıtında psikolojik roman biçimini epik destan boyutlarıyla ve çok kahramanlılıkla birleştirmiştir. “Savaş ve Barış”ta Tolstoy, tarihsel gelişimin süreçlerini ve ulusal yaşamın dönüm noktalarında halkın rolünü araştırmaktadır. Yazar, savaşın, tüm roman kahramanlarının ruhunda, dar ve bencil olan her şeyi yıkarak, General Kutuzov’dan, Prens Bolkonski ve Bezuhov’dan, sıra neferi Timohin ve Yüzbaşı Tuşin’e kadar, herkesi bir omuzdaşlık ve ortak bir yazgı duygusunda birleştirdiğini göstermektedir. Öte yandan romanda, Fransız özentili başkent aristokrasisinin ikiyüzlülüğü, parlak görünüşleri arkasındaki boş içyüzleri eleştirilmektedir. Tolstoy ulusal Rus karakterini, “yurtseverliğin gizli sıcaklığında”, gösterişsel kahramanlığa nefrette, gerçeğe olan sâkin inançta görmektedir. Betimlemelerin tamlığı ve resimsel keskinliği ile birbirine geçmiş pek çok insan yazgısının bütünsel tablosu, “Savaş ve Barış”ın seçkin epik yapısını belirlemektedir. Klasik destan türünün yazgı anlayışı, Tolstoy’un yapıtında, yaşamın kendiliğinden akışıyla yer değiştirmektedir. Yaşamın doğal ilerleyişini kavratmak amacıyla Tolstoy, romanında, doğum, aşk, ölüm gibi basit ve sonsuz yaşamsal anlar üzerinde özel bir ilgiyle durmaktadır. Çünkü “Savaş ve Barış”ın asıl kahramanı yaşamın kendisidir. Ağır aksak akışı- mutlulukları, acıları, başarıları ve başarısızlıkları ve sonsuz yenilenişinin zaferiyle… Öte yandan, ataerkil Rus köy yaşamının sevgiyle betimlenmesi ve kadın özgürlüğü sorununa kuşkucu yaklaşımıyla “Savaş ve Barış”, Çernışevski’nin önderlik ettiği 1860 yılları Rus devrimci-demokrat edebiyatıyla da polemiğe girmektedir…

1870 yıllarında Rusya’nın burjuva bir toplum olma yolunda ilerleyişi, ataerkil düzen kalıntılarının burjuva toplumunun ilerleyişi önünde çatırdayarak yıkılışı, 1860 reformlarından beklenen toplumsal barışın bir türlü gelmeyişi, Tolstoy’un ahlâksal-felsefî görüşlerinde ve köylülüğün çıkarlarıyla “vicdanlı ” derebeyinin çıkarlarının birleşebileceği inancında yeni bunalımlar yarattı. “Anna Karenina” bu dönemin ürünüdür.

Yeni Düş Kırıklıkları ve “Anna Karenina”
Anna’nın kişiliğinde, tıpkı Dostoyevski’nin “Karamazov Kardeşlerindeki Dmitri’de olduğu gibi, karanlık, dizginlenemez, istemdışı bir tutku parlayışı vardır. Ve bu, onun yıkımım getirecektir. Fakat Tolstoy öte yandan, hukuk, ve kilise yasalarının ve sosyetenin yarattığı binlerce yazılmamış kuralın, canlı duyguya, doğanın dizginlenemez atılışlarına ve ruhsal bağımsızlığa nasıl düşman olduğunu da anlatmaktadır romanında. “Anna Karenina”, duyguların doğuş, oluşum ve yokoluş süreçlerini, yine Çemışevski’nin deyimini kullanırsak, “ruhun diyalektiğini” seçkin bir ustalıkla yansıtması bakımından da dünya edebiyatının başyapıtları arasındadır.

Dinsel Arayışlar – Çelişkiler – Toplumsal Haksızlığa Karşı Savaşım
1880 yıllarında yazdığı deneme türünde yapıtları, Tolstoy’un, bağlı olduğu yüksek sınıflardan onların ahlâk ve yaşam anlayışlarından tümüyle kopuşunu yansıtır. Bu yapıtlarında devlete ve resmi kiliseye karşı kesin bir protesto sesi yükseltir. Kendi sınıfının ayrıcalıklarını ve bürokrasinin egemenliğini acımasızca yargılar. Fakat öte yandan, toplumsal ve kişisel kurtuluşu yine de, resmi kurallardan arınmış dinsel öğretide görmektedir.
“lvan îlyiç’in Ölümü” (1884-1886), yüksek rütbeli bir yargıcın, Ömrünü maddi esenlik, para ve saygınlık içinde geçirmiş bir insanın, ölümün eşiğinde, tüm yaşamının nasıl bir anlamsızlıklar ve saçmalıklar yığını olduğunu kavramasının öyküsüdür. 1891’de yayımlanan “Kroyçer Sonat”da ise, tensel sevgi yargılanmalı yaşam ülküsü olarak tam bir sofuluk önerilmektedir…

Yine 1880’lerde Tolstoy, oyun türünde birkaç ürün verdi, Bunlardan, “Karanlığın Egemenliği” adlı dramında, kent uygarlığının köy toplumunda yarattığı çürütücü etki konu edilmektedir. Bu oyun, yazarın kullandığı halk dili ve köy yaşamının betimlenişindeki katı gerçekçiliğiyle ilginç bir yapıttır. Aynı yıllarda Tolstoy, halkın anlayacağı yalın bir dille yalın konular yazmak gerektiği inancıyla, “Halk Öyküleri” başlığı altında topladığı, kısa, öğretici öykülerini yazmıştır.
1880-90 yıllarında Lev Tolstoy, yorulmak bilmez bir toplumsal etkinlik içindedir. Devleti ve kiliseyi eleştiren yazı ve denemeleri genellikle yurtdışında basılabilmektedir bu dönemde. Dönemin çarlarına gönderdiği mektuplarda mutlakiyet yönetiminin baskı ve başına buyrukluğunu eleştirdiği için bir ara akıl hastanesine kapatılması düşünülmüş, fakat ulusararası ünü ve saygınlığı bunun gerçekleştirilmesine olanak vermemiştir.

“Diriliş”
Tolstoy’un son büyük yapıtı 1899 yılında yayımlanan “Diriliş”tir. Devlet egemenliğine, dönemin hukuk kural ve uygulamalarına, soylu sınıfların ayrıcalıklarına ve kilisenin sahte ahlâkına yöneltilmiş acımasız, yalın ve keskin bir yargı olan bu romanı Tolstoy’un, Yüksek Kilise Meclisince Ortodoks kilisesinden çıkarılmasına neden olmuştur.
Yaşamını dilediğince sürdürmek amacıyla, aile yaşamından ve çevresini kuşatmış bulunan “Tolstoycu”lardan duyduğu bunalımla 1910 yılı 28 Ekiminde Yasnaya Polyana’dan gizlice ayrılan 82 yaşındaki dev yazar, yolda üşüterek 28 Ekim günü Astopova istasyonu yakınlarında öldü. Ölümü tüm dünyada üzüntü ve yankılar uyandırdı. Cenaze töreni, ülkesinde çarlık yönetimine karşı gösterilere yol açtı.

Sonuçlar:
Yapıtları 90 ciltte toplanan dev boyutlu bir yazarı bir tanıtma yazısının sınırları içinde özetleyebilmek olanaksız. Bir yazar, bir düşünür, bir toplum savaşçısı ve bir insan olarak Lev Tolstoy, hiç kuşku yok ki, gelmiş geçmiş tüm dünya edebiyatının, üstünde en çok düşünülmesi, incelenmesi gereken kişiliklerinden biridir. Sanatsal yöntemi ve bir yazar olarak tüm insanlar adına doğru ve yetkin olanı arayışındaki zorlu çabasıyla, gerek çağdaşı, gerek kendinden sonraki pek çok sanatçıyı derinliğine etkilemiş ve etkilemekte olan Lev Tolstoy’un “Savaş ve Barış” ve “Anna Karenina” gibi dev yapıtlarının kuşaklar boyunca okunup tartışılacağını söylemek sanırım aşırı bir yargı olmayacaktır.

“Milliyet Sanat”, Eylül 1978

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler
Nazım Hikmet’in bilinmeyen gizli İstanbul ziyareti

Şair Nazım Hikmet, 87 yıl önce bugünlerde gizlice bir vapurla İstanbul'a gelmiş ve geri dönmek zorunda kalmıştı. Karaya çıkıp çıkmadığı...

Kapat