Marks’ın Kapitali – Friedrich Engels

I
Yeryüzünde kapitalistler ve işçiler bulunduğundan beri, işçiler için bu kitap kadar önemli bir kitap çıkmadı. Bugünkü bütün toplumsal sistemimizin üzerinde döndüğü eksen olan sermaye ve emek arasındaki ilişki, ancak bir Alman’ın yapabileceği bir kavrayış ve kesinlikle, ilk kez bu kitapta bilimsel olarak geliştirilmiştir. Bir Owen’ın, bir Saint-Simon’un ya da bir Fourier’nin yazılarının değeri ne olursa ve ne olmakta devam ederse etsin, dorukta duran bir gözlemcinin daha aşağıda kalan dağlık manzarayı görmesi gibi, tüm modern toplumsal ilişkiler alanının açık-seçik ve bütünüyle görülebileceği bir yüksekliğe tırmanmak ilk kez bir Alman’a nasip olmuştur. (sayfa 174)

Bugüne dek, ekonomi politik, bize, emeğin bütün zenginliklerin kaynağı ve bütün değerlerin ölçüsü olduğunu, öyle ki, üretilmeleri aynı emek-zamanına malolan iki nesnenin aynı değere sahip bulunduğunu, ve ortalama olarak sadece eşit değerler birbirleriyle değişebilir olduklarına göre, bunların da birbirleriyle değişilmeleri gerektiğini öğretmiştir. Ama aynı zamanda, sermaye adını verdiği biriktirilmiş bir emek türünün varolduğunu, bu sermayenin, içerdiği yardımcı kaynaklar sayesinde, canlı emek üretkenliğini yüz kat, bin kat artırdığını, ve bunun için de kâr ya da kazanç denilen belirli bir karşılık talep ettiğini de öğretir. Hepimizin bildiği gibi, işler gerçekte şöyle gelişir: biriktirilmiş ölü emeğin kârları durmadan irileşir, kapitalistlerin sermayeleri durmadan büyürken, canlı emeğin ücreti durmadan azalır ve yalnızca ücretle yaşayan işçiler yığını durmadan kalabalıklaşır ve yoksullaşır. Bu çelişkiyi nasıl çözmeli? Eğer işçi, ürününe kattığı emeğin tam değerini alıyorsa, geriye kapitalist için kâr nasıl kalabilir? Ama yalnızca eşit değerler değişildiklerine göre, durum budur. Öte yandan, birçok iktisatçının kabul ettiği gibi, eğer bu ürün işçi ile kapitalist arasında paylaşılıyorsa, nasıl olur da eşit değerler değişilebilir, nasıl olur da işçi ürününün tam değerini alabilir? İktisat, bugüne kadar, bu çelişki karşısında çaresiz kalmış ve bu konuda hiç bir şey söylemeyen utangaç sözler yazmış ya da gevelemiştir. Bundan önceki sosyalist iktisat eleştirmenleri bile, bu çelişkiyi vurgulamaktan başka bir şey yapamamışlardır; sonunda Marx, bu kârın asıl kaynağında ortaya çıkış sürecini belirleyip, ve böylece her şeyi açıklığa kavuşturana dek kimse bu çelişkiyi çözemedi.

Marx, sermayenin gelişmesini incelerken, kapitalistlerin, sermayelerinin değerini değişim yolu ile artırdıkları yolundaki basit ve herkesçe bilinen bir olgudan hareket eder: kapitalistler paraları ile meta satın alırlar, ve sonra, bu metaı, kendilerine mal olduğundan daha fazla para karşılığında satarlar. Örneğin, bir kapitalist 1.000 talere aldığı pamuğu 1.100- talere satar, böylece 100 taler “kazanmış olur”. İlk sermaye üzerinde bu yüz talerlik fazlalık, Marx tarafından, artı-değer olarak adlandırılır. Bu artı-değer nereden gelir? İktisatçıların varsayımlarına göre, sadece eşit (sayfa 175) değerler birbirleriyle değişilirler, ve bu, soyut teori alanında, kuşkusuz doğrudur. Üçyüz gümüş groşene karşı bir gümüş taler verilmesi ve bu bozuklukların tekrar bir gümüş taler ile değiştirilmesi nasıl kimseyi ne daha zengin, ne de daha yoksul yaparsa, pamuğun satınalınması ve tekrar satılması da hiç bir artı-değer getirmez. Ayrıca artı-değer, satıcıların metalarını, değerlerinin üstünde satmaları, ya da alıcıların bu metaları değerlerinin altında satın almalarından da doğmaz, çünkü herkes sırasıyla bazan alıcı, bazan satıcıdır, ve böylece, satıcı olarak kazandığını alıcı olarak kaybeder. Aynı biçimde, artı-değer, alıcıların ve satıcıların birbirlerini aldatmalarından da gelemez, çünkü bu yeni bir değer, ya da artı-değer değil, yalnızca mevcut sermayenin kapitalistler arasında farklı bir bölüşümünü meydana getirir. Gene de, kapitalist, metaları değerine alıp değerine sattığı halde, bu işten verdiğinden daha fazla değer elde eder. Bu nasıl olur?

Kapitalist, mevcut toplumsal koşullar altında, meta piyasasında, tüketimi yeni bir değerin kaynağı olan, yeni bir değerin yaratılması olan özel nitelikte bir meta bulur, ve bu meta işgücüdür.
Nedir işgücünün değeri? Her metaın değeri, üretimi için gerekli-emek ile ölçülür. İşgücü, kendisinin olduğu kadar, ölümünden sonra da işgücünün sürekliliği sağlayan ailesinin varlığını sürdürmesi için, belirli miktarda geçim araçlarına gereksinme duyan canlı işçi biçiminde bulunur. Bu geçim araçlarını üretmek için gerekli-emek zamanı, şu halde, işgücünün değerini temsil eder. Kapitalist, bu değeri haftalık olarak öder ve bunun karşılığında işçinin bir haftalık emeğinin kullanımını satın alır. Buraya kadar, iktisatçı baylar, işgücünün değeri konusunda, bizimle aşağıyukarı aynı düşüncede olacaklardır.

Şimdi, kapitalist işçisini işe koşar. Belirli bir zaman içinde, işçi, haftalık ücretinin temsil ettiği kadar emek harcayacaktır. Kabul edelim ki, bir işçinin haftalık ücreti, üç işgününü temsil etsin. Buna göre, işe pazartesi günü başlayan işçi, çarşamba akşamı, ödenen ücretin tam değerini kapitaliste geri vermiş olacaktır. Ama o zaman çalışmayı durduracak mı? Hiç de değil. Kapitalist onun haftalık emeğini satın (sayfa 176) almıştır ve işçi, haftanın son üç gününde de, çalışmasını sürdürmek zorundadır. Ücretinin karşılığını geri vermek için gerekli olan süreyi aşan zaman boyunca işçi tarafından sağlanan bu artı-emek, kârın, durmadan büyüyen sermaye artışının, artı-değerin kaynağıdır.
İşçinin, üç gün sonunda aldığı ücreti ödediğini, ve öbür üç gün kapitalist için çalıştığını ileri sürmenin keyfi bir varsayım olduğu söylenmesin. Burada, işçinin, ücretinin karşılığında geri vermek için tastamam kaç güne, üç güne mi, yoksa dört güne mi gereksinmesi olduğunu bilmenin hiç bir önemi yoktur, zaten bu, koşullara göre değişir; ama asıl önemli olan şudur ki, kapitalist, karşılığını ödediği emeğin yanısıra, karşılığını ödemediği bir emek de elde eder, ve bu hiç de keyfi bir varsayım değildir, çünkü kapitalist, uzun vadede, işçinin sırtından yalnızca ona ödediği ücret kadar emek elde ettiği gün atölyesini kapayacaktır, çünkü o zaman kârı gerçekten de bir hiç olacaktır.
Ve işte tüm çelişkilerin çözümü. Artı-değerin (ki kapitalistin kârı bunun önemli bir kısmını oluşturur) kaynağı şimdi iyiden iyiye açık ve doğal bir durum almış bulunuyor. İşgücünün değeri ödenir, ama bu değer, kapitalistin işgücünden sızdırmak istediği değerden çok düşüktür, ve aradaki fark, ödenmemiş emek, kapitalistin ya da, daha doğru söylemek gerekirse, kapitalist sınıfın payını oluşturur. Hatta yukarda verilmiş bulunan örnekte, pamuk satıcısının pamuğundan elde ettiği kârın bile, eğer pamuk fiyatları yükselmemişse, ödenmemiş emeğe dayanması gerekir. Tüccar, pamuğu, ürününden o yüz taler dışında kendisi için bir kâr sızdırabilen, ve bunun sonucu, cebine indirdiği ödenmemiş emeği onunla paylaşan bir pamuklu imalatçısına satmış olmalıdır. Zaten toplumun bütün çalışmayan üyelerini işte bu ödenmemiş emek besler. Kapitalist sınıfa düşen devlet ve belediye vergileri, toprak sahiplerinin toprak rantı, vb., işte buradan ödenir. Mevcut toplumsal düzenin tümü bunun üzerine dayanır.

Öte yandan, ödenmemiş emeğin, yalnızca bir yandan kapitalistlerin, öte yandan ücretli işçilerin yürüttükleri üretimin bugünkü koşullarında ortaya çıktığını varsaymak da saçma olur. Tersine. Ezilen sınıflar her zaman ödenmemiş (sayfa 177) emek sağlama durumunda kalmışlardır. Emeğin egemen örgütlenme biçiminin kölelik olduğu uzun dönemin tamamı boyunca, köleler, kendilerine geçim araçları biçiminde verilenden çok daha fazla emek harcamak zorunda kalmışlardır. Serflik rejiminde ve köylü angaryasının ortadan kaldırılmasına kadar da, durum aynı olmuştur; hatta burada, köylünün geçimini sağlamak için harcadığı zaman ile, senyör için harcadığı artı-emek arasındaki fark gözle görülecek kadar açıktır, çünkü, gerçekte, ikincisi, birincisinin tamamen dışında yapılır. Biçim şimdi değişmiştir, ama öz aynıdır, çünkü, “toplumun bir kesimi üretim araçları üzerinde tekele sahip olduğu” sürece, “işçi, özgür olsun olmasın; kendi varlığını sürdürmek için gerekli işzamanına, üretim araçlarına sahip olanların yaşamaları için gerekli tüketim maddelerini üretmek için de fazladan bir işzamanı eklemek zorundadır” (Marx, s. 202). [1*]

II

Bir önceki makalede, bir kapitalist tarafından çalıştırılan her işçinin iki çeşit emek harcadığını gördük: çalışma zamanının bir kısmında, kapitalistin kendisine ödediği ücretin karşılığını verir, ve Marx, emeğin işte bu kısmına gerekli-emek der. Ama bunun ardından çalışmasını sürdürmek zorundadır, ve bu zaman içerisinde, kapitalist için artı- değer üretir, ki bunun önemli bir kısmı kârı oluşturur. Emeğin bu kısmına da artı-emek adı verilir.

İşçinin, ücretini karşılamak için üç gün, ve kapitalist için artı-değer üretmek için de üç gün çalıştığını varsayalım. Bir başka deyişle, bu, işgünü oniki saat olduğunda, işçinin, her gün, ücreti için altı, ve artı-değer üretmek için de gene altı saat çalışması demektir. Bir kimsenin haftada ancak altı günü, ya da eğer pazar da katılırsa, yedi günü vardır. Ama bir kimse, tek tek her günden, altı, sekiz, on, oniki, onbeş, hatta daha fazla çalışma saati çıkartabilir. İşçi bir günlük ücreti için, kapitaliste, bir işgününü satmıştır. (sayfa 178) Ama bir işgünü nedir? Sekiz saat mi, yoksa onsekiz saat mi?
İşgününün elden geldiğince uzun olmasında kapitalistin çıkarı vardır. İşgünü ne kadar uzun olursa, o kadar çok artı-değer üretir. İşçi, ücretinin karşılanmasından fazla harcadığı her iş saatinin kendisinden haksız olarak alındığı yolunda haklı bir duygu besler; aşırı uzun saatler çalışmanın ne demek olduğunu kendi acı deneyiminden öğrenir. Kapitalist, kârı için savaşır; işçi ise, sağlığı için, yalnızca çalışmak, uyumak ye yemek emek için değil, ama öteki insani faaliyetlerde bulunabilmek için de, günde birkaç saatlik dinlenme için de savaşır. Geçerken belirtilebilir ki, bu mücadeleye girmeyi isteyip istememeleri, hiç de kapitalistlerin iyi niyetine bağlı değildir, çünkü rekabet, bunlar arasındaki en insanseverleri bile arkadaşlarına katılmaya ve işzamanını onlarınki kadar uzatmayı bir kural haline getirmeye zorlar.

İşgününün saptanması için mücadele, özgür işçilerin tarih sahnesine ilk girişiyle birlikte başlamış ve günümüze dek süregelmiştir. Farklı işlerde farklı geleneksel işgünleri hüküm sürer; ama gerçekte, bunlara pek uyulmaz. Bir kimsenin gerçekten normal bir işgününün varlığından sözedebilmesi, ancak işgününün yasayla saptanması ve bunun işleyip işlemediğinin denetlenmesiyle mümkündür. Ve bu da şimdiye kadar sadece İngiltere’nin sınai bölgelerinde mümkün olmuştur. Bu ülkede, bütün kadınlar ve onüç yaşından onsekiz yaşına kadar olan erkek çocuklar için on saatlik işgünü (beş gün boyunca onbuçuk ve cumartesi yedibuçuk saat) saptanmıştır, ve erkekler de, onlar olmaksızın çalışamayacaklarından, on saatlik işgününden yararlanırlar. Bu yasayı, İngiliz fabrika işçileri, egemen sınıf içindeki bölünmelerden ustaca yararlanma yoluyla olduğu kadar, uzun yıllar direnerek, fabrika sahiplerine karşı inatçı, usanmaz bir mücadele yürüterek, basın özgürlüğü, örgütlenme ve toplanma hakkı yoluyla elde etmişlerdir. Bu yasa, İngiliz işçilerinin güvencesi durumuna gelmiş ve yavaş yavaş sanayiin bütün önemli kollarını, ve geçen yıl, hemen hemen bütün işletmeleri, hiç değilse kadın ve çocuk çalıştıran bütün işletmeleri kapsamına almıştır. Bu yapıt, İngiltere’de işgününün (sayfa 179) bu yasal düzenlenmesinin tarihi konusunda en ayrıntılı malzemeyi içermektedir. Gelecek “Kuzey Almanya Reichtag”ı da, bir sanayi yasasını, dolayısıyla, fabrika çalışmasını düzenleme konusunu tartışma göreviyle karşılaşacaktır. Alman işçileri tarafından seçilen hiç bir temsilcinin, Marx’ın kitabıyla adamakıllı içli-dışlı olmadıkça, bu tasarının tartışmasına girmeyeceğini umarız. Bu konuda yapılacak çok şey var. Egemen sınıflar içindeki bölünmeler, işçiler için, İngiltere’de olduğundan çok daha elverişlidir, çünkü genel oy hakkı, egemen sınıfları, işçilerin gözüne girmeye zorlamaktadır. Bu koşullar içinde, eğer durumlarından yararlanmasını, ve her şeyden önce de, tartışılan konunun ne olduğunu bilirlerse, proletaryanın dört-beş temsilcisi bir güçtür; oysa burjuvaların durumu böyle değil. Ve bu amaçla, Marx’ın kitabı, onlara, bütün malzemeyi hazır bir biçimde vermektedir.

Daha teorik nitelikte bir dizi çok güzel başka incelemeleri bir yana bırakacağız, ve sadece sermaye birikimini ele alan son kısım üzerinde duracağız. Burada, ilkin, kapitalist üretim biçiminin, yani bir yandan kapitalistler, öte yandan ücretli işçiler tarafından yürütülen üretim biçiminin, sadece kapitalist için durmadan onun sermayesini değil, onunla birlikte durmadan işçilerin yoksulluğunu da yeni baştan ürettiği gösterilmektedir; böylelikle, bir yanda bütün geçim araçlarının, bütün hammaddelerin ve bütün iş aletlerinin sahibi kapitalistlerin, öte yanda ise, kendilerini çalıştırabilecek durumda tutmalarına ve çalışabilecek durumda yeni bir proleterler kuşağı yetiştirmelerine ancak yeterli miktarda geçim araçları karşılığında işgüçlerini bu kapitalistlere satmak zorunda kalan büyük işçi yığınlarının her zaman varolmaları sağlanmış olur. Ama sermaye, sadece kendini yeniden üretmekle kalmaz: durmadan artar ve çoğalır, ve böylece mülksüz işçiler sınıfı üzerindeki gücünü de artırır. Ve tıpkı sermayenin kendini durmadan daha büyük bir ölçekte yeniden üretmesi gibi, modern kapitalist üretim biçimi de, durmadan daha büyük bir ölçekte ve durmadan artan sayılarla, mülksüz işçiler sınıfını yeniden üretir. “Sermaye birikimi, bir kutupta daha çok kapitalist ya da daha büyük kapitalistler, ötekinde daha çok ücretli işçiler (sayfa 180) olmak üzere sermaye ilişkisini durmadan yeniden üretir Bu yüzden sermaye birikimi, proletaryanın çoğalması demektir.” (s. 600.)[2*] Ama makinelerdeki ilerlemeler ve tarımın yetkinleşmesi vb. sayesinde, aynı miktar ürün elde etmek için durmadan daha az işçiye gereksinme olduğuna göre, bu yetkinleşme, yani bir işçi fazlalığı meydana getirme olgusu, hızla artan sermayeden bile daha hızlı geliştiğine göre, bu sayısı durmadan artan işçiler ne olur? Bu işçiler, işlerin kötü gittiği ya da şöyle-böyle olduğu zamanlarda, ya emek değerlerinin altında ücret alırlar ve düzensiz bir biçimde çalıştırılırlar, ya da geçimleri kamu yardımıyla sağlanır, ama işlerin özellikle canlı olduğu zamanlarda, İngiltere’de açıkça görüldüğü gibi, kapitalistler sınıfı için gerekli olan, ne var ki, koşullar ne olursa olsun, düzenli olarak çalıştırılan işçilerin direnme gücünü kırmaya ve ücretlerini düşük tutmaya yarayan yedek bir sanayi ordusu oluştururlar. “Toplumsal servet … ne kadar büyük olursa, nispi artı-nüfus, ya da yedek sanayi ordusu da o kadar büyük olur. Ama, bu yedek ordunun faal orduya” (düzenli olarak çalıştırılanlara) “göre oranı ne kadar büyükse, sefaleti çalışma sırasında katlandığı ıstırapla ters orantılı olan toplam” (sürekli) “artı-nüfusun, ya da işçiler kesiminin kitlesi de o kadar büyük olur. Nihayet, işçi sınıfının düşkünler tabakası ile yedek sanayi ordusu ne kadar yoğun olursa, resmi yoksulluk da o kadar yaygın olur. Bu, kapitalist birikimin mutlak genel yasasıdır.” (s. 631.)[3*]

İşte bunlar, modern, kapitalist, toplumsal sistemin kesinlikle bilimsel bir biçimde tanıtlanmış -ve resmi iktisatçıların bir çürütme girişiminde bile bulunmaktan özenle kaçındıkları- başlıca yasalarından birkaçıdır. Ama bununla her şey söylenmiş oluyor mu? Hiç bir zaman. Marx, kapitalist üretimin kötü yanlarını nasıl gözler önüne seriyorsa, aynı ölçüde, toplumun üretici güçlerinin toplumun tüm üyeleri için insanoğlunun hakkı olan eşit gelişmeyi mümkün kılacak düzeyde gelişmesi için, bu toplumsal biçimin zorunlu olduğunu da açıkça tanıtlıyor. Daha önceki bütün toplumsal biçimler bunun için çok yetersizdiler. (sayfa 181) Kapitalist üretim, ilk kez, bunun için gerekli olan zenginliği ve üretici güçleri yaratıyor; ama aynı zamanda, kalabalık ve ezilen işçilerle, bu zenginliğin ve üretici güçlerin bugün olduğu gibi tekelleştirici bir sınıf yararına değil, tüm toplum yararına kullanılmasını gittikçe daha çok istemek zorunda kalan toplumsal sınıfı da yaratıyor. (sayfa 182)

Bu yazı, 2 ve 13 Mart 1868 arasında Engels tarafından yazılmıştır.
21 ve 28 Mart 1868 tarihli Demokratisches Wochenblatt, n° 12 ve 13’te yayımlanmıştır.
[Türkçe’ye çevirisi, Marks-Engels: Seçme Yapıtlar, Cilt: II, s: 174-182, Birinci Baskı, Sol Yayınları, Temmuz 1977]

Dipnotlar
[1*] Karl Marx, Kapital, Birinci Cilt, Sol Yayınları, Ankara 1976, s. 258-259. -Ed.
[2*] Aynı yapıt, s. 652. -Ed.
[3*] Aynı yapıt, s. 681. -Ed.
[88] Bu makale Engels’in Demokratisches Wochenblatt için Kapital’in birinci cildindeki temel ilkeleri herkesin anlayabileceği bir biçimde ortaya koyma amacıyla yazdığı ve işçi ve demokrat basının sütunlarında yayınlanan tanıtma yazılarından biridir. Engels, burada, işçi sınıfı hareketinin tarihsel rolünü göstermekte ve Lenin’in “Marks’ın iktisat teorisinin köşe taşı” diye adlandırdığı artı-değer öğretisini ortaya koymaktadır. İşçiler için yazılmış olanlar dışında, Engels, resmi iktisatçıların ve burjuva basının Marks’ın bu yapıtı konusunda içine gömüldükleri “suskunluk kumkumasını” kırmak için burjuva basınına da birkaç imzasız tanıtmayazısı yazmıştır. Engels bu makalelerinde, kitabı “burjuva bakış açısından” ele almakta ve bu silahı, Marks’ın dediği gibi, burjuva iktisatçıların bu yapıtı ele almalarını sağlamak için kullanmaktadır.
Demokratisches Wochenblatt. – Wilhelm Liebknecht’in yönetimi altında, Ocak 1868’den Eylül 1869’a kadar Leipzig’de yayınlanmış olan bir Alman işçi gazetesi. Bu gazetenin Alman Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin kurulmasına katkısı büyük olmuştur. 1869’daki Eisench Kongresinde, bu gazetenin, Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin Merkez Organı olması kararlaştırılmış ve Volksstaat adını almıştır. Marks ve Engels bu gazeteye yazı yazmışlardır. -174

Yorum yapın

Daha fazla Ekonomi, Politika
Ulrike Meinhof – Jutta Dilfurth

Şair Erich Fried'e göre Ulrike Meinhof, "Rosa Luxemburg'tan sonra Almanya'nın yetiştirdiği en büyük kadındı". Alman gazeteci Jutta Dilfurth'un altı yıllık...

Kapat