İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu – Friedrich Engels

BÜYÜK BİRİTANYA?NIN EMEKÇİ SINIFLARINA
EMEKÇİLER!
 Durumunuzu, çektiğiniz acıları, giriştiğiniz savaşımları, umutlarınızı ve beklentilerinizi Alman ülkedaşlarımın önüne koymaya gayret ettiğim bu çalışmayı size adıyorum. Aranızda, koşullarınız hakkında bir şeyler öğrenecek kadar uzunca bir süre yaşadım; koşulları öğrenmek için çok ciddi bir çaba harcadım; elime geçirebildiğim resmi ve gayrı-resmi çeşitli belgeleri inceledim ?bunlarla yetinmedim; konuma ilişkin soyut bilgilerden daha fazlasını istedim; sizi kendi evlerinizde görmek, gündelik yaşamınızda gözlemlemek, koşullarınız, yakınlarınız üzerine sizinle söyleşmek, sizi ezenlerin toplumsal ve siyasal gücüne karşı verdiğiniz savaşıma tanık olmak istedim. Öyle de yaptım: Şirketten, ziyafetlerden, orta-sınıfın porto şarabından ve şampanyasından vazgeçtim; boş zamanlarımın, neredeyse tamamını sade emekçilerle ilişkiye adadım. Böyle yaptığım için hem mutluyum, hem gururluyum. Mutluyum, çünkü öyle yaptığım için, yaşamın gerçeklerine ilişkin bilgiler derlediğim çok hoş saatler geçirdim ? öyle yapmasaydım o saatler, protokol konuşmalarıyla ve moda konular üzerinde çene çalmakla boşa gidecekti; gururluyum, çünkü bütün hatalarına ve bütün dezavantajlı durumlarına karşın, yine de İngiliz para-babaları dışındaki herkesin saygısını kazanan insanların suçlanan ve ezilen sınıfına hakkını teslim etme fırsatını elde ettim; gururluyum, çünkü sizin egemen orta-sınıflarınızın, vahşice ,bencil politikasının ve genel davranışının zorunlu sonucu olarak Kıta Avrupası?nda İngilizlere karşı taşınan küçük görme duygusunu önleyebilecek bir konuma ulaştım.
 Aynı zamanda, orta-sınıfı, karşıtlarınızı, gözleme fırsatını da bol bol buldum ve kısa sürede şu yargıya vardım ki, onlardan herhangi bir destek beklememekte haklıydınız, tepeden tırnağa haklıydınız. Çıkarları sizinkiyle taban tabana karşıt olmasına karşın  her zaman tersini iddia etmeye ve sizin yazgınıza yürekten sıcak baktıklarına sizi inandırmaya çalışacaklardır. Yaptıkları, onları ele veriyor. Orta sınıfların ?iş söze gelince ne derlerse desinler? gerçekte sizin emeğinizin ürünlerini satabildikleri sürece, o emekle kendilerini zenginleştirmekten ve bu dolaylı insan eti ticaretinden kazanç sağlayamaz duruma geldiklerinde sizi açlığa terketmekten başka bir niyetleri olmadığını göstermeye yetecek kadarından da fazla kanıt topladığımı umuyorum. Size gösterdiklerini savladıkları iyi niyeti kanıtlayacak ne yaptılar? Yakınlarınıza ciddi biçimde hiç kulak verdiler mi? Oylumlu raporları, Home Office?in(*) raflarındaki kağıt yığınları arasında sonsuz bir uykuya mahkum edilen yarım düzine soruşturma komisyonunun giderlerini ödemekten başka ne yaptılar? O berbat mavi kitaplardan,(**) ?özgür doğmuş Britanyalılar?ın büyük çoğunluğunun durumu hakkında herkesin kolayca bilgi elde edebileceği, okunması kolay tek bir derleme [sayfa 21] olsun yaptılar mı? Doğal ki hayır; bunlar, konuşmaktan hoşlanmadıkları konular ? sizin içinde yaşadığınız alçaltıcı koşulları, uygar dünyaya duyurma işini bir yabancıya bıraktılar.
 Onların gözünde bir yabancı; umarım, sizin gözünüzde değil. Benim İngilizcem saf olmayabilir, ama umarım İngilizcemi açık-seçik bulursunuz. İngiltere?de hiçbir emekçi ?aklıma gelmişken Fransa?da da hiçbir emekçi? bana asla yabancıymışım gibi davranmadı. Topyekün bir bencillikten başka bir şey demek olmayan o lanet olası ulusal önyargı ve ulusal gururdan uzak olduğunuzu büyük bir keyifle gözlemledim: Gücünü insanlığın gelişmesi için özdenlikle kullanan herkese ?İngiliz olsun olmasın? sempatiyle baktığınızı, sizin toprağınızdan çıkmış olsun ya da olmasın, büyük ve iyi olan her şeye hayranlık duyduğunuzu gözlemledim; sizin, yalıtık, tek bir ulusun üyesi İngilizler olmaktan daha fazla bir şey olduğunuzu anladım ? kendi çıkarlarının ve tüm insan soyunun çıkarlarının aynı olduğunu bilen büyük ve evrensel insanlık ailesinin üyesi İnsanlar olduğunuzu anladım. ?Bir ve Bölünemez? insanlık ailesinin üyeleri olarak, sözcüğün en kesin anlamıyla İnsanoğulları olarak, ben ve Kıta Avrupası?ndaki birçok kişi, sizlerin her bakımdan ilerleyişinizi selamlıyor ve çabucak başarıya ulaşmanızı diliyoruz. Hadi öyleyse, şimdiye dek yaptığınız gibi. Daha sırtlanılacak çok iş var; kararlı olun, yılmayın ? başarınız kesin, ve ileri yürüyüşünüzde atacağınız hiçbir adım, ortak davamız, insanlığın davası için boşa gitmiş olmayacak!

(*) İçişleri Bakanlığının. -ç.
(**) Resmi Hükümet raporları. -ç.

15 Mart 1845 Friedrich Engels
Barmen (Renan Prusyası)

“SUNU” – E. J. HOBSBAWM
Anımsaması zor ama, Friedrich Engels Emekçi Sınıfın Durumu’nu yazdığı zaman yirmidört yaşındaydı. Bu konuyu araştırabilecek tüm niteliklere fazlasıyla sahipti. Rhineland’in Barmen kasabasında pamuklu imalatçısı, ayrıca sınai kapitalist ekonominin tam merkezinde, Manchester’da bir şube (Ermen & Engels) açacak ölçüde öngörülü olan varlıklı bir aileden geliyordu. Sınai kapitalizmin ilk zamanlarındaki dehşetin kuşattığı, ailesinin dar ve kendini üstün gören bağnaz dindarlığına tepki duyan genç Engels, 1830’ların sonuna doğru, genelde ilerici genç Alman entelektüellerin tuttuğu yolu tuttu. Kendisinden biraz daha yaşlı olan çağdaşı Karl Marx gibi ‘sol hegelci’ oldu ?o sıralarda Prusya’nın başkenti Berlin’de yükseköğretime Hegel felsefesi egemendi? komünizme yönelik eğilimi giderek arttı ve; Alman solunun toplum eleştirisini biçimlendirmeye çalıştığı çeşitli yayınlara ve gazetelere yazı yazmaya başladı. Kısa süre sonra Engels, kendini komünist olarak görür olmuştu. Bir süre İngiltere’de yaşama kararını kendisi mi yoksa babası mı almıştı, pek belli değil. Belki de kendilerine göre nedenlerle her ikisi de istemiştir: Baba Engels, devrimci oğlunu, Almanya’daki ajitasyon ortamından çekip çıkarmak ve dört dörtlük bir işadamı yapmak için; genç Engels ise modern kapitalizmin merkezinde, modern dünyadaki ciddi devrimci güç olarak kabul ettiği İngiliz proletaryasının büyük hareketlerine yakın olmak için.

Engels, İngiltere’ye gitmek üzere Almanya’dan 1842 güzünde ayrıldı; ara yerde Marx’la ilk kişisel tanışıklığını kurdu; İngiltere’de iki yıla yakın bir süre kaldı, durumu gözlemledi, okudu ve düşüncelerini biçimlendirdi.* Gerçi kitabının büyük bölümünü 1844-45 kışında yazdığı anlaşılıyor ama, üzerinde çalışmaya 1844’ün ilk aylarında başladığı kesindir. Çalışma, bir önsöz ve ‘Büyük Britanya’nın Emekçi Sınıflarına’ (İngilizce yazılmış) bir ithafla birlikte son haliyle 1845 yazında Leipzig’de yayınlanmıştır.** İngilizcesi, yazarın yaptığı ufak-tefek değişikliklerle yayınlanmış, ancak 1887 (Amerika baskısı) ve 1892 (İngiltere baskısı) geniş önsözlerle çıkmıştır. Böylece, sınai İngiltere’nin ilk zamanları hakkındaki bu başyapıtın kendisine konu edindiği ülkeye ulaşması için, neredeyse yarım yüzyıl gerekmiştir. O zamandan beri de, yalnızca adıyla bile olsa, sanayi devrimini araştıran her araştırmacının yabancısı olmadığı bir yapıttır.

Emekçi sınıfların durumu hakkında kitap yazma fikri, kendi başına orijinal değildir. 1830’lara gelindiğinde, aklı başında her gözlemci, Avrupa’nın ekonomik açıdan gelişmiş kesimlerinin, artık yalnızca ‘yoksul’un toplumsal sorunlarıyla değil, ama tarihsel olarak bir benzeri olmayan proletaryanın toplumsal sorunlarıyla karşı karşıya geldiğini apaçık görüyordu. Kapitalizmin ve ona bağlı olarak işçi sınıfı hareketinin evriminde belirleyici bir dönem olan 1830’larla 1840’larda işçi sınıfının durumu hakkında batı Avrupa’nın her yerinde, çok sayıda kitap, broşür ve araştırma yayınlanmıştı. Gerçi L. Villermé’nin Tableau de l’Etat Physique et Moral des Ouvriers employés dans les Manufactures de Coton, de Laine et de Soie (1840) başlıklı kitabı toplumsal araştırmanın çok üstün örneklerinden biri olarak anılmaya değer ama Engels’in kitabı, bu türdeki en seçkin yapıttır. Proletarya sorununun yerel ya da ulusal değil, uluslararası bir sorun olduğu da açıkça ortadaydı. Buret, İngiltere ve Fransa’nın durumunu karşılaştırmış (La misère des classes laborieuses en France et en Angleterre, 1840), Ducpétiaux da 1843’te Avrupa ülkelerindeki genç işçilerin durumu hakkındaki verileri derlemişti. Bu çerçevede, Engels’in kitabı yalıtık bir yazın olayı değildir; bu olgu anti-marksistlerin Engels’i zaman zaman, daha iyi bir şey düşünemediği için başkalarının yapıtlarından aşırmakla suçlamalarına yolaçmıştır.*

Ne var ki, Engels’in çalışması, görünüşte benzeş olan çağdaş kitaplardan birçok bakımdan farklıdır. Birincisi, Engels’in de haklı olarak savladığı gibi, yalnızca belli bazı kesimleri ve sanayileri değil, işçi sınıfını bir bütün olarak ele alan, İngiltere’de ya da herhangi bir başka ülkede yayınlanmış ilk kitaptı. İkincisi ve daha önemlisi, kitap yalnızca işçi sınıfının durumunu gözden geçirmekle yetinen bir çalışma değildi; sınai kapitalizmin evrimini, sanayileşmenin toplumsal etkilerini ?işçi hareketinin doğuşu dahil? siyasal ve toplumsal sonuçlarını genel olarak çözümleyen bir yapıttı. Gerçekte, marksist yöntemi, toplumun somut biçimde incelenmesine uygulayan, ilk geniş çaplı girişimdi ve olasılıkla, Marx’ın ya da Engels’in yazdıkları arasında marksizmin kurucularınca korunmaya değer bulunan ilk yapıttır.* Ne var ki, Engels’in, 1892 önsözünde de açıkça belirttiği gibi, yapıt, henüz olgunlaşmış bir marksizm örneği değildi; ama onun ’embriyonik gelişiminin evrelerinden biri’dir. Olgun ve tam biçimlenmiş bir yorum için Marx’ın Kapital’ini beklememiz gerekecektir.

Kanıt ve Çözümleme

Yapıt, Britanya toplumunu dönüştüren ve ana ürünü olarak proletaryayı yaratan sanayi devriminin kısaca tanımlanmasıyla başlıyor (Bölüm I-II). Emekçi Sınıfın Durumu, çözümlemelerini sistemli olarak sanayi devrimi kavramına dayandıran, geniş, en eski çalışma olduğu için, Engels’in öncülük ettiği başarıların ilkidir. 1820’lerde İngilizlerin ve Fransızların sosyalist tartışmalarında keşfedilen sanayi devrimi kavramı, o sıralar yeniydi ve denenmekteydi. Engels’in, bu dönüşümün tarihi hakkındaki açıklaması, tarihsel orijinallik iddiasında bulunmuyor. Her ne kadar hâlâ yararlıysa da sonraki daha tam yapıtlar onu aşmıştır.

Engels, sanayi devriminin ortaya çıkardığı dönüşümü, toplumsal açıdan dev bir yoğunlaşma ve kutuplaşma süreci olarak görmüştür; bu sürecin eğilimi, büyüyen bir proletaryayı ve giderek büyüyen kapitalistlerin giderek daha küçük bir burjuvazisini, her ikisini birden giderek kentleşen bir toplumda yaratmaktır. Kapitalist sanayiciliğin [industrialism] yükselişi, küçük meta üreticilerini, köylülüğü ve küçük-burjuvaziyi yıkmaktadır; ve bu ara katmanların gerileyişi, işçiyi, küçük bir usta olma olasılığından yoksun bırakarak onu, “orta-sınıflara katılmanın tam da geçiş aşamasındayken, nüfusun belli bir sınıfı”nı oluşturan proletaryanın saflarına hapseder. Bu nedenle işçiler sınıf bilincini ?Engels bu terimi kullanmıyor? ve işçi hareketini geliştirirler. Engels’in bellibaşlı başarılarından biri buradadır. Lenin’in deyişiyle Engels “proletaryanın, yalnızca acı çeken bir sınıf olmadığını, ama utanç verici ekonomik durumunun onu karşı konamaz bir biçimde ileri doğru ittiğini ve kendi sonal kurtuluşu için savaşım vermeye zorladığını ilk söyleyenler arasındadır.”*

Öte yandan, bu yoğunlaşma, kutuplaşma ve kentleşme süreci, gelip geçici değildir. Büyük ölçekli makineleşmiş sanayi giderek artan ölçüde sermaye yatırımlarını, onun ortaya çıkardığı işbölümü de çok sayıda proleterin yığılmasını gerektirir. Böyle geniş üretim birimleri, kırsal kesimde kurulsa bile, çevresine insan topluluklarını çeker; bu topluluklar bir emek-gücü fazlası ortaya çıkarır, böylece ücretler düşer ve başka sanayiciler de o bölgeye gelir. Bunun sonucu olarak, sanayi köyleri, sanayiciler için sağladıkları ekonomik yararlar nedeniyle büyümeye devam eden kentlere dönüşür. Her ne kadar sanayi yüksek ücret ödenen kentlerden düşük ücret ödenen kırsal kesime göçme eğilimi taşırsa da, bu gelişme, kırsal kesimi kentleştirmenin tohumlarını içinde barındırır.

Bu nedenle büyük kentler Engels’e göre kapitalizmin en tipik yerleşim yerleridir ve bunları bölüm III’te tartışır. Oralarda sınırsız sömürü ve rekabet, en çıplak biçimiyle ortaya çıkar: “Bir yanda barbarca bir umursamazlık ve katı bir bencillik, öte yanda tanımsız bir sefalet, her yanı kaplamıştır; her yerde toplumsal savaş vardır; her erkeğin evi bir kaledir; her yerde, yasaların koruması altında yağma yapan talancılar vardır.” Bu anarşi ortamında, geçim ve üretim araçlarına sahip olmayanlar yenik düşer ve karın tokluğuna çalışmaya ya da istihdam edilmediğinde açlığa mahkum olur. Ve daha da kötüsü, derin bir güvensizlik içinde yaşamaya mahkum olur; işçinin geleceği karanlık ve belirsizdir. Gerçekte işçinin geleceğini, Engels’in bölüm IV’te tartıştığı kapitalist rekabet yasaları yönetir.

İşçinin ücreti, işçiler arası rekabetin belirlediği ve belli bir geçinme düzeyinin altında çalışamayışlarının sınırladığı bir asgari ücret ?bu gerçi Engels için katı bir kavram değil? ile emek darlığı olduğu zaman kapitalistler arası rekabetin belirlediği bir azami ücret düzeyi arasında dalgalanır. Ortalama ücret, asgarinin bir parça üzerinde oluşur; ne kadar üzerinde oluşacağını, işçilerin alışılagelen ya da edinilmiş yaşam standartları belirler. Ama belli bazı işler, özellikle sanayide, daha nitelikli işçiye gereksinim duyar; bu nedenle onların ortalama ücret düzeyi geri kalanlarınkinden daha yüksektir, ama bu daha yüksek düzeyin bir bölümü de kentlerdeki hayat pahalılığından ileri gelir. (Bu yüksek kentsel ve sınai ücret düzeyi, kırsal ve yabancı ?İrlandalı? göçmenleri çekerek işçi sınıfını genişletmeye de yardım eder.) Ne var ki, işçiler arası rekabet zaten, ?Marx’ın daha sonra yedek sanayi ordusu diye adlandıracağı? herkesin yaşam standardını düşük tutan sürekli bir “artı nüfus” yaratır.

Bu, tüm ekonominin sürekli genişlemesine karşın, teknolojik ilerleme nedeniyle malların ucuzlamasından ötürü böyledir; bu ucuzlama talebi artırır ve yeni sanayiler, teknolojinin işinden ettiği işçilerin çoğunu yeniden içine çeker. Bir başka nedeni de İngiltere’nin sınai dünya tekelidir. Nüfusun çoğalması, üretimin artması ve dolayısıyla emeğe olan talebin artması bundandır. Yine de dönemsel refah ve bunalım döngüsünün işleyişinden ötürü “artı nüfus” varlığını sürdürür. Bu refah-bunalım döngüsünü, kapitalizmin ayrılmaz parçası olarak ilk tespit edenlerden ve kesin bir dönem aralığı belirleyenlerden biri Engels’tir.* Yedek işçi ordusunun kapitalizmin sürekli temel öğesi olduğunu ve ticaret döngüsünü kabul etmesi, teorik öncülüğünün iki önemli vargısıdır. Kapitalizm dalgalanarak işlediğine göre, patlamaların en tepe noktasında olduğu durumlar dışında, sürekli bir yedek işçiler ordusu bulundurması gerekir. Yedek, kısmen proleterlerden, kısmen de potansiyel proleterlerden ?kırsal kesim insanları, İrlandalı göçmenler, ekonomik açıdan daha az hareketli işleri yapan kişiler? oluşur.

Kapitalizm, ne tür bir işçi sınıfı üretir? Bu sınıfın yaşam koşulları nelerdir; bu maddi koşullar ne tür bir bireysel ve kolektif davranış yaratır? Engels, kitabının büyükçe bir bölümünü (bölüm III, V-XI) bu konuları tanımlamaya ve çözümlemeye ayırarak toplumsal bilimlere en olgun katkısını yapmıştır; kapitalist sanayileşmenin ve kentleşmenin toplumsal etkilerine ilişkin çözümlemeleri birçok yönüyle hâlâ aşılabilmiş değil. Okunmalı ve ayrıntılı olarak incelenmelidir. Ortaya koyduğu kanıtlar kısaca şöyle özetlenebilir: Çoğu zaman, sanayi-öncesi bir geçmişten gelen göçmenlerin oluşturduğu yeni proletaryayı kapitalizm bir toplumsal cehenneme küreler; o cehenneme takılıp kalırlar, düşük ücret alırlar ya da açlık çekerler, gecekondularda çürümeye bırakılırlar, ihmal edilirler, hor görülürler; yalnızca, rekabetin kişisel-olmayan gücünün değil, ama bir sınıf olarak burjuvazinin de zorbalığıyla yüzyüze gelirler; burjuvazi onları insan olarak değil nesne olarak görür; insani varlık olarak değil “emek” ya da “el” olarak görür (bölüm XII). Burjuva yasalarla desteklenen kapitalist, fabrika disiplinini dayatır, onlara para cezası verir, hapislere attırır; dilediği zaman kendi arzularını onlara zorla kabul ettirir. Burjuvazi bir sınıf olarak onlara karşı ayrımcılık güder; maltusçu nüfus teorisini karşılarına diker ve onlara 1834 tarihli maltusçu “Yeni Yoksullar Yasası”nın zulmünü reva görür. Ne var ki, bu sistemli insanlıktan çıkarma girişimleri, işçileri, burjuva ideolojisinin ve yanılsamalarının ?örneğin burjuva bencilliğin, dinin, ahlakın? uzağında tutar. İlerlemekte olan sanayileşme ve kentleşme, işçileri, kendi toplumsal konumlarından ders almaya zorlar; onları toplulaştırarak güçlerinin farkına vardırır. “İşçiler sanayi ile ne kadar yakından bağlantılı duruma gelirlerse, o kadar çok ileri olurlar.” (Ancak Engels, İrlandalılar arasında olduğu gibi, kitlesel göçlerin katılaştırıcı etkilerini de gözlemlemiştir.)

İşçiler kendi durumlarına değişik tepki gösterirler. Bazıları yenik düşer, ahlaksal açıdan çöker: bunlar arasında sarhoşluk, ahlak bozukluğu, suç ve mantıksızca para harcamada görülen artış toplumsal bir olaydır; kapitalizmin ürünüdür; bireylerin zayıflığı ve çaresizliğiyle açıklanamaz. Bazıları yazgısına boyun eğer, olabildiği ölçüde yasalara saygı duyan, saygın bir kişi olarak yaşamaya çalışır; topluma ilişkin konularla ilgilenmez ve böylece, işçileri bağlayan zincirleri daha da pekiştirmelerinde orta-sınıfa yardım etmiş olur. Ancak, gerçek insanlık ve onur, işçilerin yaşam koşullarının kaçınılmaz olarak yarattığı işçi hareketi içinde burjuvaziye karşı verilen savaşta bulunabilir.

Bu hareket çeşitli aşamalardan geçer. Bireysel isyan ?suç? aşamalardan biri olabilir, makineleri kırmak bir başkası. Ama bunlardan hiçbiri yaygın değildir. Sendikacılık ve grevler, hareketin tuttuğu ilk genel yoldur. Sendikacılığın ve grevlerin önemi, etkililiğinde değil, verdiği dayanışma ve sınıf bilinci dersinde yatmaktadır. Siyasal bir hareket olan çartizm, daha üst bir gelişme aşamasını işaret eder. Engels, bu hareketlerin yanıbaşında, 1844’e kadar büyük ölçüde işçi hareketinin dışında kalan, orta-sınıftan düşünürlerin, sosyalist teoriler geliştirdiklerini, ama en iyi işçilerin küçük bir azınlığını kazanabildiklerini savlar. Ne var ki, kapitalizmin bunalımı giderek geliştikçe, hareket sosyalizme yönelmelidir.

Engels’in 1844’te gördüğü gibi, bunalım kaçınılmaz olarak şu iki yoldan birine girecekti: Ya Amerikan (ya da bir olasılıkla Alman) rekabeti, İngiltere’nin sanayi tekeline son verecek ve geride devrimci bir durum bırakacaktı ya da toplumun kutuplaşması, ulusun büyük çoğunluğu durumuna gelen işçiler kendi güçlerini kavrayarak iktidara elkoyuncaya kadar sürüp gidecekti. (İlginç yanı, proletaryanın uzun vadedeki mutlak yoksullaşmasını Engels’in vurgulamayışıdır). Ne var ki, işçilerin içinde bulunduğu katlanılamaz koşullar ve ekonominin bunalımları dikkate alındığı zaman, bu eğilimlerden birinin ya da ötekinin varlığını duyurmasından önce bir devrim olasıydı. Engels bu devrimin gelecek iki ekonomik çöküntü arasında yani 1846-47 ve 1850’lerin ortası arasında olmasını bekliyordu.

Yapıt yeterince olgun değildir, ama Engels’in elde ettiği bilimsel başarılar yine de dikkate değer önemdedir. Hataları, genelde gençliğinin ve bir ölçüde de tarihsel perspektifi kısaltmasının ürünüdür. Bazı hataların anlamlı tarihsel açıklaması vardır. Engels’in kitabını yazdığı sıralarda, İngiliz kapitalizmi, büyük maddi bunalımlar döneminin ilkindeki en şiddetli aşamadaydı; Engels, 19. yüzyılın en felaketli ekonomik çöküntüsünün, yani 1841-42 çöküntüsünün en kötü döneminde İngiltere’ye gelmişti. 1840’ların bunalım döneminin kapitalizmin can çekişme ve devrimin başlangıç dönemi olduğunu düşünmek, o sıralarda hiç de gerçekçilik-dışı sayılamazdı. Böyle düşünen tek gözlemci Engels değildi.

Şimdi artık biliyoruz ki, o bunalım kapitalizmin sonal bunalımı değildi; kısmen sermaye malları sanayilerinde ?önceki dönemlerin tekstil sanayisine karşılık bu kez demiryolları, demir, çelik sanayilerinde? gerçekleştirilen yoğun gelişmeye; kısmen o zamana kadar gelişmemiş ülkelerde kapitalist girişimlerin daha geniş alanları elegeçirmesine; kısmen tarımdaki yerleşik çıkarların yenilmesine; kısmen de işçi sınıfını sömürmenin yeni ve etkin yöntemlerinin ?ki bunlar sonunda işçilerin gerçek gelirlerinin ciddi ölçüde artmasına yolaçmıştır? keşfine dayanan büyük bir genişleme döneminin başlangıcıydı. Yine biliyoruz ki, Engels’in tam bir isabetle öngördüğü 1848 devrimci bunalımı, İngiltere’yi etkilemedi. Bu, büyük ölçüde, eşitsiz gelişmenin sonucuydu; bunu Engels’in öngörmesi gerçekten çok zordu. Gerçekten de Kıta Avrupası’nda ekonomik gelişmenin İngiltere’dekine tekabül eden aşaması en şiddetli bunalıma 1846-48 arasında ulaşırken, o aşamayı İngiltere 1841-42’de geçmişti. İngiltere 1848’de, ilk belirtisi 1844-47 arasındaki “demiryolu patlaması” olan, yeni bir genişleme dönemine girmişti. 1848 devriminin İngiltere’ye denk düşen aşaması 1842’deki çartist genel grevdi. Kıtada devrimlere yolaçan bunalım, İngiltere’de yalnızca hızlı bir iyileşme dönemini kesintiye uğratmakla sınırlı kaldı. Bu noktanın henüz aydınlığa ulaşmadığı bir sırada kitabını yazması Engels için bir talihsizliktir. Bugün bile istatistikçiler, İngiliz kapitalizminin “umutsuz yılları” ile altın çağını ayıran çizgiyi 1842-1848 arasında nereye koymak gerektiğini hâlâ tartışıyorlar. Engels’i, bunu açıkça göremediği için kınayamayız.

Her ne ise, yansız bir okur, Engels’in kitabındaki eksiklikleri yalnızca o dönemin raslantısal eksiklikleri olarak kabul edecek ve başardıklarından daha çok etkilenecektir. Bu yalnızca Engels’in apaçık görünen kişisel yeteneğinin değil, ama aynı zamanda onun komünizminin eseridir. Bu ona, kapitalizmin şampiyonluğunu yapan çağdaşlarına göre çok üstün olan bir ekonomik, toplumsal ve tarihsel kavrama gücü vermiştir. Engels’in de gösterdiği gibi, ancak burjuva toplumun yanılsamalarından uzak bir kişi, iyi bir toplumbilimci olabilir.

Engels’in Tanımıyla 1844 İngilteresi

Engels’in 1844’teki İngiliz işçi sınıfına ilişkin tanımları acaba ne ölçüde güvenilir ve kapsamlıdır? Daha sonraki araştırmalar, bu tanımları ne ölçüde doğrulamıştır? Kitabın tarihsel değeri hakkındaki yargımız, büyük ölçüde bu sorulara verilecek yanıtlara bağlı olmalıdır. Engels 1840’lardan bu yana sık sık eleştirilegelmiştir. O yıllarda V. A. Hubler ve B. Hildebrand, ortaya koyduğu gerçekleri kabul etmişler, ama o gerçekleri yorumlayışını çok kasvetli bulmuşlardı. 1958’de ise Engels’in günümüze en yakın iki editörü, “tarihçilerin artık, Engels’in kitabını 1840’ların toplumsal İngiltere’si hakkında değerli bir görüntü ortaya koyan bir kitap olarak göremeyeceklerini” savlamışlardır.* Birinci görüş kabul edilebilir, ikincisi ise saçma.

Engels’in tanımı, dolaysız gözleme ve eldeki diğer kaynaklara dayanmaktadır. Açıkça anlaşılıyor ki, Engels sınai Lancashire’ı, özellikle Manchester yöresini yakından tanıyordu; Yorkshire’ın bellibaşlı sanayi kentleri olan Leeds’e, Bradford’a, Sheffield’a gitmiş, Londra’da haftalar boyu kalmıştır. Hiç kimse ciddi olarak, Engels’in gördüklerini çarpıtarak sunduğunu öne sürmüyor. Zamanın İngiltere’sini anlatan bölümlerden anlaşıldığına göre, III, V, VII, IX ve XII. bölümlerin önemlice bir kısmı doğrudan gözleme dayanmaktadır ve bu bilgiler, öteki bölümlere de ışık tutmaktadır. Unutulmamalıdır ki, (çoğu yabancı ziyaretçinin tersine) Engels yalnızca bir turist değildi; aralarında yaşadığı işadamlarını bilen Manchesterlı bir işadamıydı; çartistlerle ve ilk sosyalistlerle birlikte çalışan ve onları bilen bir komünistti; ve ?yalnızca İrlandalı bir fabrika kızı Mary Burns’le, onun akrabaları ve dostlarıyla olan ilişkileri sayesinde değil? işçi sınıfının yaşamı hakkında ilk elden önemli ölçüde bilgi sahibi olan biriydi. O nedenle kitabı, o yılların sınai İngiltere’si hakkındaki bilgilerimiz için önemli ve birincil bir kaynaktır.

Kitabın geri kalan bölümleri için ve kendi gözlemlerinin doğrulanması için Engels, başka kişilerin verdiği bilgilere ve basılı bilgilere dayanmış, olanaklı olan yerlerde kapitalizme yakınlık duyan kaynaklardan alıntılara yer vererek, o kaynakların siyasal yanlılığını dengelemeye özen göstermiştir. (Önsözünün son paragrafına bakınız). Çok ayrıntılı değilse de belgeleri iyi ve tamdır. Belgeleri kitabına geçirirken bazı hatalar yapmasına (bazıları sonradan Engels tarafından düzeltildi), ve resmî makamları, aynen alıntılamak yerine özetleme eğilimi olmasına karşın bu, kanıtlarını kendi keyfine göre seçtiği ve yanlış alıntıladığı suçlamalarını kanıtlamaz. Kendisine hasım olan editörleri, koskoca bir ciltte “yanlış sunuş” diyebilecekleri yalnızca birkaç örnek bulabilmişlerdir, onlar da ya ufak-tefek şeylerdir ya da yanlıştır.* Gerçekten bazı kaynaklar var ki Engels onlardan yararlanmamıştır, ama o kaynakların bir kısmı da ortaya bir şey koyuyor idiyseler bile, o koydukları şey daha da ürkütücü bir görüntü idi. Makul ölçülerle, Emekçi Sınıfın Durumu yetkinlikle belgelenmiş bir çalışmadır; sağlam kanıtlara dayanarak ortaya çıkarılmıştır.

Proletaryanın durumunu gereksiz ölçüde karanlık gösterdiği, ya da İngiliz burjuvazisinin iyilikseverliğini takdir etmediği yollu suçlamaların yanlış olduğu görülecektir. Dikkatli bir okur, Engels’in tüm işçileri çaresiz ve açlıktan ölmekteymiş gibi gösterdiği, onların yaşam standardını ölmeyecek kadarlık bir standart diye tanımladığı, proletaryayı farklılaşmamış bir yoksullar kitlesi olarak sunduğu türünden savların ya da kitabı okumamış eleştirmenlerin ona atfettiği öteki aşırı ifadelere dayandırılan öteki savların hiçbir temeli olmadığını görecektir. Engels, işçi sınıfının durumunda hiçbir iyileşme olmamıştır gibi bir yadsıma içinde değildir (bkz: bölüm III’ün sonundaki özet). Burjuvaziyi habis ruhlu tek bir kitle olarak göstermemiştir (bkz: bölüm XII’nin sonundaki uzun dipnotu). Burjuvazinin temsil ettiği şeye ve davranışına sebep olan nedene duyduğu nefret, iyi niyetli insanların dışındaki kötü niyetli insanlara duyulan nefret türünden naif bir nefret değildir. O nefret, sömürücüleri kolektif olarak “varlıkları paslanmış, onulmaz bir bencillikle yozlaşmış, derinden demoralize bir sınıf” durumuna otomatik olarak getiren kapitalizmin acımasızlığına yönelttiği eleştirinin parçasıdır.

Engels’in eleştirmenlerinin çoğu, sırf onun ortaya koyduğu gerçekleri kabul etmek istemedikleri için itiraz ediyor. Komünist olsun ya da olmasın, o yıllarda dışardan gelip İngiltere’yi ziyaret eden birinin gördüğü korkunçluklar karşısında şok geçirmemesi olanaksızdı. Bu duyguyu çok saygıdeğer birçok burjuva liberal Engels’inki kadar yakıcı ifadelerle ortaya koymuştur ? ama onun çözümlemesi olmadan.

“Uygarlık kendi mucizelerini yaratır” diye yazmıştı Manchesterlı de Tocqueville, “ve uygar insan nerdeyse vahşiye döner.”

“Yaşadığım her gün” diyordu Amerikalı Henry Colman, “İngiltere’de, ailesi olan bir yoksul olmadığım için tanrıya şükrediyorum.”

Engels’inkilerin yanına koymak üzere, sanayicilerin, katı yararcı kayıtsızlıkları hakkında çok sert değerlendirmeler bulabiliriz.

Gerçek şu ki, Engels’in kitabı, 1845’te olduğu gibi bugün de, o dönemin işçi sınıfı hakkında yazılmış en iyi tek kitaptır. Son zamanlarda ideolojik bir hoşnutsuzlukla hareket eden bir grup eleştirmen dışında birbirini izleyen tarihçiler kitabı böyle görmüşlerdir ve görmeye de devam ediyorlar Son 125 yıldır, özellikle Engels’in yakın kişisel bilgisinin bulunmadığı alanlarda yapılan araştırmalar, işçi sınıfının durumu hakkındaki bilgilerimize yeni bilgiler eklemiştir; o nedenle Engels’in kitabı bu konuda söylenmiş son söz değildir. Kendi döneminin kitabıdır. Ama ondokuzuncu yüzyılı araştıran bir tarihçinin ve işçi sınıfı hareketiyle ilgilenen herkesin kitaplığında, bu kitabın yerini başka hiçbir kitap alamaz. Bu kitap, insanlığın özgürleşmesi kavgasında bir kilometre taşı ve vazgeçilemez bir yapıttır.

[ALMANCA İLK BASKIYA] ÖNSÖZ – FRİEDRİCH ENGELS
 Bu Önsözü izleyen kitabı aslında, İngiltere’nin toplumsal tarihi üzerine yapacağım daha geniş birö çalışmanın bir bölümü olarak yazmaya niyetlenmiştim.4 Ancak konunun önemi, çalışmaya başladıktan kısa süre sonra, sorunu ayrıca araştırmamı gerektirdi.

İşçi sınıfının durumu, günümüzdeki bütün toplumsal hareketlerin gerçek temeli ve çıkış noktasıdır; çünkü günümüzdeki toplumsal yoksulluğun en saklanamaz ve en yüksek olduğu nokta odur. Fransız ve Alman işçi sınıfı komünizmi, bunun doğrudan; Fourier’cilik ve İngiliz sosyalizmi ise, eğitimli Alman burjuvazisinin komünizmi, dolaylı ürünleridir. Bir yandan sosyalist teorilere, öte yandan bunların haklılığına ilişkin yargılara sağlam bir temel sağlamak için, ve yandaş ya da karşıt duygusal düşlerle fantezilere bir son vermek için, proletaryanın koşullarının bilgisi kesin bir zorunluluktur. Ne var ki, proletaryanın içinde bulunduğu koşullar, klasik biçimiyle, en mükemmel durumuyla yalnızca Britanya İmparatorluğunda, özellikle de asıl İngiltere’de mevcuttur. Ayrıca, konunun en az ayrıntıyla bile ortaya konabilmesi için gerek duyulan malzeme, resmî araştırmacılar tarafından yalnızca İngiltere’de derlenmiş ve yazıya dökülmüştür.

Ben yirmibir ay boyunca, İngiliz proletaryasını ve onun çabalarını, sevincini, kederini tanıma, kişisel gözlemle ya da kişisel ilişkiyle onu yakından görme, aynı zamanda da gerekli otantik kaynaklara başvurarak gözlemlerimi tamamlama fırsatını buldum. Gördüklerim, duyduklarım ve okuduklarım bu kitapta ortaya konmuştur. Birçok çevrede, yalnızca bakış açıma değil, özellikle kitap İngilizlerin eline ulaştıktan sonra, bu kitapta andığım olgulara saldırılmasını görmeye hazırım. Ayrıca çok iyi biliyorum ki, konunun geniş kapsamlılığı ve uzun erimli öngörüleri gözönüne alındığında, şurda burda, bir İngilizin bile sakınamayacağı, önemsiz sayılabilecek hatalarım gösterilebilir; İngiltere’de bile, benimki gibi tüm işçileri kapsayan bir kitap henüz olmadığı için, bu olasılık daha fazladır. Ama bakış açımın bir bütün olarak sunuluşunda sonuca ilişkin tek bir olguda bile sorumlu olduğum bir hata varsa bunu kanıtlamaya, ama benimki gibi otantik bilgilerle kanıtlamaya çağırarak, İngiliz burjuvazisine bir an bile duraksamaksızın meydan okuyorum.

Proletaryanın yaşam koşullarının İngiltere’de ulaştığı klasik biçimin ortaya konması, özellikle Almanya için ve tam da şu sıralarda büyük önem taşıyor. Alman sosyalizmi ve komünizmi, daha çok teorik öncüllerden ortaya çıktı; biz Alman teorisyenler, bu “kötü gerçeklik”in reformlarına, gerçek ilişkiler tarafından doğrudan itilmek için, gerçek dünyanın hâlâ çok azını biliyorduk. En azından, bu reformların açık savunucularından hemen hiçbiri komünizme, hegelci spekülasyonun Feuerbach’çı çözülüşü yolundan başka bir yolla ulaşmadı. Proletaryanın gerçek yaşam koşulları hakkında bilgimiz öylesine azdı ki, şimdi burjuvazinin toplumsal sorunu kendi amaçları için kötüye kullandığı “işçi sınıfını kalkındırma dernekleri”5 bile, işçilerin durumuyla ilgili olarak, sürekli, en gülünç ve mantıksız yargılardan yola çıkıyor. Bu sorunla ilgili olarak olguların bilgisine herkesten çok biz Almanlar gerek duymaktayız. Gerçi Almanya proletaryasının durumu, İngiltere’deki klasik biçimine ulaşmadı ama, yine de temelde aynı toplumsal düzene sahibiz; ulusun zekası, toplumsal sistemin bütünü için yeni bir temel sağlayacak önlemleri zamanında almazsa, er ya da geç, [bu toplumsal düzen] Kuzey Denizinin karşı yakasında şu anda ulaşmış olduğu noktaya kaçınılmaz olarak varmak zorundadır. İngiltere’deki sonuçları, proletaryanın yoksulluğu ve ezilmesi olan temel nedenler Almanya’da da var ve uzun vadede aynı sonuçları yaratmak zorundadır. Ama bu arada İngiltere’deki sefil koşulların kanıtlanmış bir olgu olarak ortaya konması, bizi Almanya’daki sefil koşulları da kanıtlanmış bir olgu olarak ortaya koymaya zorlayacak ve Silezya’yla Bohemya’da, Almanya’nın sakin havasını doğrudan tehdit eden karışıklıkların6 günışığına çıkardığı tehlikenin genişliğini ve büyüklüğünü ölçebileceğimiz bir ölçüt sağlayacaktır.

Son olarak, değinmek istediğim iki nokta daha var. Birincisi Mittelklasse sözcüğünü, kitabın başından sonuna İngilizce orta-sınıf (ya da genelde söylendiği gibi orta-sınıflar) sözcüğü karşılığı kullandım. Fransızca burjuvazi sözcüğü gibi bu da mülksahibi sınıf, özellikle de aristokrasi denen sınıftan ayrışmış mülksahibi sınıf anlamını taşımaktadır ? Fransa ile İngiltere’de doğrudan doğruya, Almanya’da “kamuoyu” görünümü altında dolaylı biçimde siyasal iktidarı elinde tutan sınıftır. Bunun gibi, emekçiler (Arbeiter), proleterler, işçi sınıfı, mülksüz sınıf ve proletarya sözcüklerini birbirinin dengi sözcükler olarak kullandım. İkincisi, alıntıların çoğunda, o sözün sahibinin bağlı olduğu partiyi de belirttim; çünkü, hemen her olayda liberaller kırsal kesimdeki ıstırabı vurgulamaya ve fabrika yörelerindekiniyse geçiştirmeye çalışırlarken, muhafazakarlar, fabrika yörelerindeki sefaleti itiraf ediyorlar, ama tarım yörelerinde sefaletin varlığını kabule yanaşmıyorlar. Aynı nedenle, sanayi işçilerinin durumunu tanımlayıcı resmî belgelere sahip olmadığım durumlarda, liberal burjuvazinin yüzüne vurmak için liberal kaynaklardan kanıt sunmayı yeğledim. Torylerle, çartistlerden, ancak benim yaklaşımımı destekledikleri ölçüde, o da doğruluğunu kişisel gözlemle belirlemişsem ya da gerçeği yansıttığına inanıyorsam ya da adını andığım otoritelerin kişisel ya da yazınsal ününe güveniyorsam alıntı yaptım.

F. ENGELS
Barmen, 15 Mart 1845

KİTABIN KÜNYESİ
İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu
Orjinal isim: Die Lage der arbeitenden Klasse in England
Friedrich Engels
Sol Yayınları / Yayınevi Genel Dizisi
Çeviri : Yurdakul Fincancı
Ankara, 1997
423 s

İÇİNDEKİLER

7 Sunu, Eric Hobsbawm

20 Büyük Britanya’nın Emekçi Sınıflarına

23 Almanca İlk Baskıya Önsöz

27 İngilizce Baskıya Önsöz

45 Giriş

65 Sanayi Proletaryası

69 Büyük Kentler

129 Rekabet

146 İrlandalı Göçü

152 Sonuçlar

196 Tek Tek Sanayi Kolları. Fabrika İşçileri

257 Öteki Sanayi Kolları

285 İşçi Hareketleri

318 Maden Proletaryası

340 Tarım Proletaryası

358 Burjuvazinin Proletarya Karşısındaki Tutumu

385 İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu’na Ek

401 Açıklayıcı Notlar

417 Adlar Dizini

422 Yayınlar Dizini

Friedrich Engels’in Die Lage der arbeitenden Klasse in England (1845) adlı yapıtını Yurdakul Fincancı İngilizcesinden (The Condition of the Working-Class in England [Marx-Engels, Collected Works, vol. 4, Progress Publishers, Moscow 1975, pp. 295-596]) dilimize çevirdi ve kitap İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu adı ile Sol Yayınları tarafından Ekim 1997 tarihinde Ankara’da Şahin Matbaası’nda bastırıldı.

Yorum yapın

Daha fazla Emek Tarihi / Teori, İnceleme, Politika
Havana Bildirileri – Fidel Castro

Doruk Yayınları?nın ?Devrimler? dizisi, bir ayaklanma döneminde merkezi rol oynamış kilit isimlerce yazılmış klasik metinlerden oluşuyor. Dizinin elimizdeki kitabı da,...

Kapat