Maya – Duran Aydın

_Zorunlu bir rica: Bu yazı okunurken fonda Sezen Aksu, ?Eskidendi?yi söylemelidir?_

Daha Salih Bolat?ın yüzünü görmemişim. O uzun, ince, kıvırcık saçlı adamı esmer esmer gülümserken belleğim resmetmemiş?Salih?in adını epeydir işitiyor olmamla birlikte, asıl Mustafa Emre tanıştırmıştır. Ardından, o yoksul ve yalnız çocuk Mehmet Taşar?ı; şimdi ?profesör?, o zamanlar Erzurum Üniversitesi?ndeki ?öğrenci? Çetin Derdiyok?u da?

Ahmet Çadırcı; film yönetmeni, oyuncu, senarist?Sinemayla dirsek temasını hiçbir zaman kesmeyen gerçek bir ?sinemasever? ; onu daha sonra 81?de, askerlik dönüşümde, Mustafa ile bir tiyatro çalışması yaparlarken tanıyacaktım.
Bir de Feyyaz?ı; F nokta Kadri Gül?ü, Çetin Boğa?yı; zaman zaman ?cin gibi ihtiyar? da olabilen bir ömür şiire sevdalı adamı, Mehmet Sönmez?i bir de elbette, yine Emre sayesinde, Mustafa?dan başlayarak hayatıma, anılar galerime nakışlayacaktım?

Ve elbette M.Nuri Ayvalı, Turan Altuntaş, Ziya Bozdoğan, Hüseyin Taş, Oktay Koltan Bedri Büyük, S.Kemal Bayıldıran, Nevzat Sıkık, Mehmet Hameş de yine Mustafa Emre?nin öncülüğündeki dergi, gazetelerdeki kültür-sanat sayfaları, şiir geceleri vb. çalışmalar sırasında yer edineceklerdi belleğimdeki tablolarda.

Fotoğraf: Ahmet Çadırcı, Duran Aydın, Mustafa Emre, Çetin Derdiyok ve Mehmet Taşar. (Adana, Atatürk Bulvarı, 1983.)
Adana?da 70?li yılların ortalarından sonra sanatla, kültürle, edebiyatla az da olsa uğraşan insanların ?mutlaka? tanıdığı, yollarının bir yerde kesiştiği, herkesi herkesle tanıştıran; önceleri ?uzak? bulduğunuz, yakınlaştıkça, menziline girdikçe kopamadığınız, adını ?sevgi-saygı? sözcüklerinden ayrı düşünemediğiniz, (bir ayrılık fırtınasında rüyalarınızda sık sık yer alan) bu adamla, Mustafa Emre?yle benim tanışmam ise 78?in yaz aylarına rastlar.

O zamanlar orda burda yayımlattığım, şiir ve öykü sandığım ?şey?lerimin altında mutlaka ?P.K.730/Adana? da olurdu. Şiir kitabı okumaya, şiiri özümlemeye ?şiir? yazdıktan, ?şair? oldukları yanılsamasına düştükten sonra bile başlayamayan koca arayan kızlarla, 30-40 yıldır ?şiir? yazdığını söyleyen emekli amcaların, çok az da olsa askerlerin, ben yaşlardaki erkeklerin mektupları gelirdi posta kutusuna.

Kolay mı öyle Ümit Yaşar Oğuzcan?ın Hürriyet?teki, Kelebek?teki ?şiir köşesi?nde yayımlanan ?şiir?lerinin altında adını matbaa harfleriyle basılı görüp de uçmamak? Artvin?den, Salihli?den, Amasya?dan, Eskişehir?den, Samsun?dan filan mektuplar alıp, hele onları kızların yazdığını o saniyede anlayıp daha yüzlerini bile görmeden ikinci, çok çok üçüncü mektupta ilan-ı aşk etmemek? Şimdi kederle gülümseten bu çocuksuluğu yaşamamak, biraz eksik yaşamak olacaktı hayatı belki de?On sekizinci yaşındasın ve (içindeki çocuğu henüz olgunlaştırıp erken yaşlandırmamış) bir ?şair? sayıyorsun kendini yani!

İtiraf etmeliyim; 49. yaşımın kıyısından bakınca, ?keşkesiz? bir özlemle, yeniden yaşamaktan çekinmeyeceğim doğaçlama hayatın güzellikleri olarak anımsıyorum o günleri.
Bu doğaçlama hayatın uçucu güzellikleri çok az sonra Mustafa Emre?yle birlikte Salih Bolat, Mehmet Taşar, Çetin Derdiyok ve Ahmet Çadırcı?yla da ?son?lanacaktı!

78?in bir yaz günü P.K.730?dan küçük bir not çıktı. Adını hiç işitmediğim (Hürriyet/Kelebek?çilerden olmadığı anlaşılan) birinin yazdığı, (kız olmadığı için de önemsemediğim!) bu notu, eve gelince yeniden okudum. Yazdıklarımı kimi dergi ve gazetelerde gördüğü, bu nedenle benimle görüşmek istediği belirtilen bu notun altındaki imza Mustafa Emre?nindi. İlk kez Adana?nın içinden bir mektup alıyordum. Atatürk Caddesi?nde bir işyerinde çalıştığını, gelmek istersem orada kendisini bulabileceğimi yazıyordu.

Bir ertesi günde kendimi o işyerinin önünde buldum. Bisikletimi elektrik direğine kilitleyip içeri girdim; ?Mustafa Emre?? dedim, ?Aşağıda, bodrumda!? dediler. Nedendir heyecanlıydım, bir garip ürperti içerisindeydim: Çocuktumbişeybilmiyordumnekonuşabilir-dim?

Bir masada oturmuş kalın siyah bıyıklı, bana göre ?kelli felli? bir adam; o çok ?ciddi? görüntüsüyle de örtüşen ağır, tane tane konuşmasıyla, beni daha o anda ?etki alanına? almıştı. Ve aslında bunu susarak, söylediklerini ?kayıtsız şartsız? onaylayarak ona daha çok duyumsatıyor, ne yapsam gizleyemiyordum!

Tanışmamızın anımsanan yakın plan görüntüleri bunlar?Sanırım Mustafa da biraz şaşırmıştı benim o denli genç oluşuma. Bu tıfıl çocuk mu yazıyordu o iri iri lafları? Ben o gün neler söyledim Emre?ye? Ne biliyordum ki ne söyleyebileyim? Kulağıma başkalarının konuşmalarından depoladığım ezberimdeki bikaç cümleyi yuvarlayıp durdum. Ana eksen ?sanat toplum içindir!? filandı?

Oysa, o dönem Ankara?da yayımlanan ?keskin militan? tavrıyla yarı siyasi, yarı edebiyat dergisi görünümünde olan (ciddi edebiyat çevrelerinin pek önemsediğini sanmadığım!) ?Yapıt?ta sözde ?devrimci şiir?ler yayımlatmış, üstelik o derginin, seçici kurulunda Hasan Hüseyin ve Adnan Yücel gibi ünlü şairlerin de olduğu ?şiir yarışması?nda 1.lik ödülü almış; taşıyamayacağım bir yükün altına sokulmuş, bunu da Hasan Hüseyin ve Adnan Yücel?e Ankara?da söylemiştim. O dönem bu türden dergilerle kurulan ?dostça ilişkiler? çoğunlukla dergiyi yörenizde satıyor, tanıtıyor, abone oluyor, buluyor? oluşunuzla da ilişkilendirilebilirdi! Bu satış matış işlerinin, ?ürün?lerin kolaylıkla o dergilerde yayımlanmasını sağlamadığını söyleyen çıkar mı, bilmem?
Sonraları Mustafa?nın, 87?de yayımlanan ilk şiir kitabım ?Yoklar Sahibi?ndeki önsözünde belirttiği gibi ?dizeleri sezgi ile bilgiye alıyordum? o sıralar, evet! Ama aynı yazıdaki, ?bütün yazdıklarını duraksamadan yırtıp attı!? diye nitelendirdiği aşamaya, daha sonraları ancak Salih Bolat, Mehmet Taşar, Çetin Derdiyok ve Ahmet Çadırcı?yla beni tanıştırdıktan, kendilerinden öğrendiklerimden sonra erişecektim.
Daha orda ?Özpaş?ta, Emre?yle ilk görüşmemizde çekinmiş, korkmuştum şiirden, öyküden??Eyvah!? dedim, ?İşin zor bugünden sonra oğlum senin!? Gerçekten ?zor?un da ötesini yaşayacaktım sonraları. Hiçbir şeyi kolayca benimsemiyordu bu adamlar! Yazdıklarımı beğenmediklerinde için için kızıp sövüyordum! ?Ben eve gidiyorum; yeni şiirler yazıp yeni yanlışlar yapmaya!? dediğimi anımsıyorum bir kez… Salih?le Mustafa gülümsemişler, bunu bir ?aşama? olarak gördüklerini söylemişlerdi??Niye? Nasıl? Neden?? en çok kullandıkları ve benim en ?gıcık aldığım? sözcüklerdi?Mustafa kimi zamanlar ?birlikte okuma? önerisiyle geliyor, bunun yararını ise sanırım en çok ben görüyordum. Birlikte okunuyor, tartışılıyor, inceleniyor, düşünülüyor; sanatın, şiirin, öykünün hayattaki atardamarı bulunmaya, olunmaya çalışılıyordu?
Artık o eski çevremden koparmıştı Emre ve arkadaşları beni. Birçok yönleriyle de Ali Sönmez?e, A.Fazıl Göktuğ?a, Hüseyin Yapıcı?ya, Kemal Ayda?ya, Yusuf Çakar?a benzemediklerini de görüyordum usuldan.

Doğrusu, diğer arkadaşlara göre Mustafa Emre ile daha sık görüşüyorduk. Onun hiçbir derdi yoktu, işsiz olan bendim yalnızca, parasız olan bir tek ben! Ailesiyle, yakın çevresiyle bir tek ben sorunluydum sanki! Orada, işte tam da orada, onun insancıl yanını sanatçı tavrıyla besleyip yıkık ve yaralı nice insanla birlikte, benim de yaralı dünyama ilaç olmaya çalıştığını sayısız kez görecektim?(Bugün daha da iyi anlıyorum ki bir saldırı sonrası yaralı getirildiğim, o zaman çalıştığı Adana Devlet Hastanesi?nde bana, bir ameliyat sonrasında da babama gösterdiği yakın ilgi; herkese olduğunca benim de almam gereken ?insanlık dersi?yle bezenmişti?)
Mutluydum. Mutluydum; önceleri yalnızca adlarını şöyle böyle bildiğim Nazım Hikmet?ten, Ahmed Arif?ten, Enver Gökçe?den, Hasan Hüseyin?den, Dağlarca?dan, Külebi?den, Ali Püsküllüoğlu?dan, Edip Cansever?den, Necatigil?den, Cemal Süreya?dan, Attila İlhan?dan (?) söz ediliyor, bu adlara eklenebilecek daha nice yazar ve şairin kitaplarını okuyup anlamam salık veriliyordu çünkü??Oof of! İşin çok zor oğlum senin!? dememe bugün de şaşırmıyorum. Zor ve doğru, zor ve güzel, zor ve olması gereken bunlardı?Aynı yüzyılda, aynı ülkede yaşamaktan büyük onur duyduğum bu insanlar benim kuşağımı, benden önceki kuşaktan olanları ve bizden sonrakileri de eğitecek, kişiliğimizi bulmamızı, korumamızı sağlıyor olacaklardır kuşkusuz!
Türk Dil Kurumu?nu ve çalışmalarını ilkin ortaokulda öğretmenim romancı, şair Hidayet Karakuş?tan işitmiştim. Ama Mustafa, bu konudaki duyarlılığımı geliştirdi, yeni boyutlar kazandırdı. Yazarken bu tutkuyu uzun yıllar sürdürdüğümü söylemeliyim?

Sonra Salih Ankara?ya, Ahmet İstanbul?a yerleştiler?Salih Bolat öğrenimini tamamlayacak, Ahmet Çadırcı Adana?dan çıkan iyi bir film yönetmeni olacaktı? Mustafa Emre, Çetin Derdiyok, Mehmet Taşar, Duran Aydın?dan oluşan gruba Çetin Boğa ve F.Kadri Gül de katılıyordu zaman zaman.

Salih?in adını ben, Ali Sönmez ve Ahmet Fazıl Göktuğ?un birlikte çıkardıkları ?Koza? Dergisi?nden, bir de belediye sergi salonunda Arif Aşçı?nın desenleriyle kaynaştırarak açtığı (buram buram Hasan Hüseyin kokan dizeleriyle!) şiir sergisinden biliyordum.
Ne zaman ki Mustafa ile birlikte Salih?i de tanıdım, anladım ki şiirsiz olamazdı, olmamalıydı nitelikli bir insan hayatı? Yüz yüze görüşüp tanışıp arkadaş, dost olduktan sonra başlayan kavgalarımız, kırgınlıklarımız, ayrılıklarımız para mara , küçük çıkar ilişkileri filan değil, özünde şiir, sanat, kültür içindi?

Ve ?ayrılık sevdaya dahil?di?Rüzgar, gitmek isteyeni savurup yok etmeye hazırdı. Bu arkadaşlar kılı kırka yarıyor, hayatlarını şiire, öyküye?feda ediyor, (adıyor, bağışlıyor, namluya sürüyor ne derseniz deyin!) gün onlara 24 saat olarak az geliyordu. Bulundukları yer hak ettikleri midir; değil! Şimdi onlar kadar emek harcamayıp kaytaranlar mı örneğin Mustafa?nın, Salih?in bulunduğu yerde olmalılar? Yolları açık olsun, ışık olsun şiiri sürdüren, öyküyü yaşayan yazan, sinemayı sonsuz bir rüya olarak soluyan bu arkadaşlarımın?Onlarla gurur duyuyorum. Ve biliyorum ki onların da benden başka ?Duran Aydın? adında bir arkadaşları yok?

Bütün yaşamımda yakındığım şeyler, yazmaya çalıştığım şiirde ?engel? olarak gördüklerim; yoksulluğumuz; babamın at arabacı, benim inşaat işçisi olmam bu arkadaşlarca, özellikle Mustafa Emre ve Mehmet Taşar tarafından şiirlerimi geliştirici bir unsur biçiminde gösteriliyordu: İşte acı çekeceksin, yoksulluk seni kamçılayacak; bu yoksunluklarla pişecek, ?iyi şair? olacaksın! Olamıyordu, olmuyordu, olamazdı! Türkiye?de örneğinin bulunduğunu sanmadığım bir durumdaydım. Çok az çalışabiliyor, çalıştığım günlerdeyse yorgunluktan eve canlı bir ceset olarak dönüyordum. Dünyanın en ağır işlerinden birini yap, okuyama, kültürel-bilimsel donanımdan yoksun kal, işsizlik bir balyoz gibi bütün hayatın boyunca kafana insin dursun; inşaat inşaat sokaklarda (kimi zaman gözlerin yaşararak!) iş ara?Başkaları ?yapıların türkü söyler gibi yapılmadığını!) bilmeden şiirler, öyküler, romanlar yazsın! Bir yere kadar sürebilirdi. Bu yer, iki kitapla sonlanacaktı. (Yarısı evde duran, en yakınlarının, kardeşlerinin, eşinin, çocuklarının, yıllanmış arkadaşlarının bile okumadığı, ?ne yazıyor acaba bu adam?? demediği, merak bile etmediği iki kitap!)

Neyse?

Mustafa Emre?nin yolu açıktı. Açıktı ama sisliydi biraz; olsundu! Alacakaranlıkta ?inat hikayeleri? besleyip büyüterek yürüdü?Ama ?karanlıkta koşmadı!? Sisi pusu yırtıp parçalıyor, önünü görüyor, yönünü çiziyordu. Eskilerin ?efendi adam? diye adlandırdığı bir kişiliğe sahipti. Tiyatro sevgisi şiir sevdasıyla da örtüşüyor, zamanını, emeğini taçlandırıyordu. O ?uzak adam? aslında sanatın bütün dallarına yakınlık duyuyordu. Bu tavrıyla da ressamından şairine, öykücüsünden sinemacısına, tiyatrocusundan gazeteci-yazarına, fotoğraf sanatçısından halk ozanına çevresinde, yaşadığı kentte olsun olmasın herkesle düzeyli ilişkiler kuruyor, bağlarını geliştiriyor, kıskanılacak, gıpta edilecek denli saygı ve sevgi görüyordu?

Adana?da yaşıyor olması bu kısır döngü içinde onun emeğini boşa harcıyor olduğu duygusunu uyandırmıştır kimi zamanlar bende de?Mustafa?nın bu darlık, sığlık içinde ?sıkışmış? olduğunu düşündüğüm de gerçektir.

Araştıran, inceleyen, düşünen, yazan bu ?uzak adam?, ilk bakışta gizlediği sıcaklığını çok ?ölçülü? duyumsatır. Dostları, arkadaşları bu herkesin derdine çare arayan, içini döktüğü insanın hiçbir sorunu yok, her şeyini çözmüş sanır. Yakınmaz, bir yerlerden bir çözüm umudu bulur, tıkanınca da öfkesinin, kendisi bile önüne geçemez?

Hayatını edebiyata, sanata, kültüre karşılıksız, çıkarsız, hesapsız çok cömert bir biçimde adadığını bildiğim birkaç kişiden biridir. O bir ?maya?dır?Hayatın özsuyuna çalınan bu maya bir renk, bir sözcük, bir tını, bir görüntü, bir imge, bir ses; yani şiir olur, öykü olur onurlandırır, kanatlandırır onu?

Özündeki, onu vareden bu mayayı şiirle, öyküyle, tiyatroyla uğraşan herkese çalar. Yani ömrünü, birikimini, sevgisini, sezgisini, bilgisini, sabrını, öfkesini, küfrünü, sanat aşkıyla yoğuran bir adam?Öylesine net. Alçakgönüllü. Rafine?

Benliğindeki mayayı gönlü bu işlere, şiire, öyküye az biraz düşen insanlara çalarken de verici, cömerttir. Ama emeğini ve çabasını boşa gitsin istemez. Onu, kendileri için umut besleyen, çoğaltan bu adamı bir çok insan yarı yolda, ?yalnız? bırakmış, üzmüştür?

Bunca sabır, çaba, uğraşın karşılığı ne olmalıydı? Adana?nın dar geldiği zamanlarda o, bütün Türkiye?yi kendisine yakın etmesini bilmiştir. Bir dönem denediği gazeteciliğinde açıkça görülebileceği gibi, merkezdeki onlarca yeteneksizin kıskanacağı usta işi çalışmalar sergiledi.
Yaraşıyor bu hayat ona. Mustafa Emre için hiç kimse gereksiz, boşa yaşadı diyemez!
Onsekiz yaşımda tanıştığımda yazdığım öykülerden yola çıkarak, şiir yazmamın, şiirde yoğunlaşmamın daha doğru olacağını söylediğini anımsıyorum. Öyle olması için çok didindim. Ne yazıktır ki, emeğini onurlandıracak, yüzünü ağartacak şiirler katamadım hayata. Diğer arkadaşlarım ve Mustafa, en çok da bu nedenle ?haklarını helal etsinler!? bana?
Bende de ?alacağı? var Mustafa?nın; hepimizde olduğundan biraz fazlasıyla?Aslında bu ?alacak meselesi?nin Emre?deki toparlayıcı, örgütleyici gücün oluşumundan beri varolduğunu söylemek durumundayım. Ayrımında olmazsınız size kattıklarının önceleri. Yaşadıkça, yazdıkça tomurcuklanır meyveleri bu çabanın. Sevince dönüşür hasat zamanı. Bayramınız olur güzel bir dize; yetkin bir öykünün hayatla danseden kişilerinin, olaylarının gerçekliği?

Onunla bunu ilk kez ?Düşün? Dergisi?nde yaşadık 79?da. ?Adana Halk Eğitim Merkezi?nin yayını olarak, ama şu an yaşamayan iki ağabeyimizin, M.Nuri Ayvalı, Turan Altuntaş ve Nevzat Sıkık?ın da katılımıyla; Emre?yi lokomotif güç olarak görürüz bu ?ilk? dergimizde??Düşün?den hemen önceleri, ucundan kıyısından katıldığımız ?Koza? Dergisi?ni anmak da boynumun borcudur!
?Koza?, Adana?da Mustafa Emre ile tanışmamızdan önce Ahmet Fazıl Göktuğ, Ali Sönmez, Hüseyin Yapıcı, Kemal Ayda ve Salih Bolat?ın ortak güçleriyle (benim de iki, üç sayısında yer aldığım) yayımlanan, oldukça taşra işi, Ümit Yaşar şiiri çizgisinde denilebilecek, Hürriyet Gazetesi?nin o yıllardaki eki ?Kelebek?çe yaklaşımıyla temelsiz bir dergi olarak adlandırılabilirdi. Ben ?Koza?da bir tek Salih Bolat?la sonraki yıllarda ilişkimizi geliştirebileceğimizi, dergi sarsıldığında, kalbi teklediğinde sezmiştim. Yanıldığımı söyleyemem!

Mustafa Emre tam bu sırada Ali Sönmez ve Ahmet Fazıl?la ?Koza?yı yeniden örmeyi denediyse de, olmadı?Birlikte Ali Sönmez?in yanına Osmaniye?ye gittik. Dönüşte, bu işin yürüyemeyeceği gerçeğini anladıysak da, son sayıda Salih, Mustafa ve ben birer şiirimizle bulunduk.
Askerlik dönüşümde, 81?de, Mustafa Emre?deki ?darbe günlerinde aşk?ın sürdüğünü görmekte gecikmedim?Yine boş oturmuyor, tiyatroyla uğraşıyor, oyunlar yönetiyor, oynuyor, gazetelerde sanat sayfaları düzenliyor, ?maya?sını değişik kişilerde deniyor, bununla gücünü, sabrını kanıtlıyor, mutlu oluyordu?
İşte Ahmet Çadırcı?yla tanışmamız da bu günlere rastlar. Birbirine komşu mahallelerde doğmuş, büyümüş olmamız aramızdaki sıcaklığın, içtenliğin harcı olmuştur. Ahmet hepimizde azar azar olan sinema sevgisine omuz veriyor; sinemanın şiirden, öyküden gıdasını aldığını, bu yolda ürünler ortaya koymamız gerektiğini söylüyordu.

Darbe paşaları birer ?kahraman? tavrı içerisinde ?ülkeyi kurtarırlarken? ülkemiz insanları gibi bizler de mutsuz, işsiz ve yaralıydık. Bu yaralı oluş, yaşadıklarımızın temelinde yazdıklarımızın omurgası olmalıydı?

Emre o günlerde Çetin Boğa, Feyyaz Kadri Gül ve Mehmet Sönmez?in de varlığını duyurdu bizlere. Sevdik, kızdık, küstüysek de bizleri birbirimize yaklaştıran ışığın şiir, öykü, sinema, tiyatro?oluşu, arkadaşlığımızın dostluğa dönüşümünü hızlandırdığını belirtmek gerek.
O tutkuyla hazırlanan gazetelerdeki sanat-kültür sayfalarının yeni bir dergiye dönüşmesi kaçınılmaz olmuştu: ?Akdeniz.?

İşte Mehmet Taşar da askerden dönmüş, dergi haberini alınca da Dörtyol?dan öyle ?yataksız yorgansız? bir başına gelip sıcaklığını katmıştı sıcaklığımıza; daha ne olsun! O soluksuz okunan ?soluklu? öykülerin yazarı Küçüksaat?teki Niğde Hanı?nda yoksulluk ve işsizliğinin düşsel verilerini hiç kimsenin gözüne sokmadan zulasına atıyordu?
Mustafa Emre?nin bana, bizlere tanıştırdığı bir ?engin gönüllü? bilge insan daha vardı ki; Çetin Derdiyok; yaptığımız her ?iş?in omuzdaşı, taşıyıcı kolonlarından biri olmuştur?Güvenilir kişiliğiyle, şiire, edebiyata olan sevgisi-saygısıyla o yıllardan bu yana hep yanıbaşımızda, desteğini esirgememiştir ?

?Akdeniz? için sıkıyönetimden izin almak gerekti: Dergi bu ha, dergi! Ülkenin içinde boğulduğu kan gölünün baş sorumlusu olarak ?suçlu? gösterilen ?kitap?ın omuzdaşı?Siyasi örgütlerin yuvalandığı hücreevleri: Sanat-Edebiyat dergileri! Silah yani…?Gibi? bile değil?
Bu engeli aşacak öneriyi Mustafa yapacaktı: ?Akdeniz Yazın Seçkisi.? Öyle parasal gücümüzü aşmasın diye değil, ?kuşku? çekmesini istemediğimizden ?kitap?a benzeterek çıkardık 6 sayı ?Akdeniz?i.

Bu cesaretimiz gücünü gençliğimizden alıyordu. Cahil değildik hiç birimiz. Tutkuluyduk yalnızca, aşık çocuklardık??Aşkımız?, ?Akdeniz?e terinden tuz kattı. Adana dışından yazan, destekleyen insanlar da ışığımızın ferini güçlendirdi. Belki kimi yetersizlikleri bulunsa da ?Akdeniz?i anmadan geçmenin haksızlık olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bugün bile ?Akdeniz Yazın Seçkisi? denildiğinde o yıllarda çıkan diğer önemli dergilerle birlikte anımsanır, ?nitelikli bir dergi? olduğu teslim edilir?
Sonraları Mustafa; başta ben olmak üzere kimi uzaklaşmalarla yüz yüze kaldı. Çabası, gücü eksildi mi? Eksilseydi, ?Mavi Çizgi?,?Karınca?, ?Çıkrık? dergilerini yayımlayamazdı bizlerden sonra! Bir kan değişimine gereksinim duydu bu aşamada. Soyadından başladı işe: ?Mustafa Emre?? Bizler hayatın rüzgarına daha fazla dayanamayıp savrulsak da kendisi o sağlam duruşunu bozmadı. İnandığı birçok insanın özellikle ilk kitaplarının yayımlanmasını sağladı. Fikret Sezgin, Mehmet Aydın gibi değerli ustaların ?yaşamı/sanatı? üzerine kaynak kitaplar hazırlayıp yayımladı.
Öyküyü denedi. Yeni şiir kitapları kazandırdı edebiyatımıza. Ödüller aldı. Bölgemiz şiirinin ve şairlerinin oluşumunu, gelişimini gözleyebileceğimiz başvuru niteliğinde yapıtlar armağan etti sonraki kuşaklara: 2 ciltlik ?Geçmişten Geleceğe Çukurova?da Şiir? ve büyük boy 664 sayfalık ?Dünden Bugüne Çukurova Şiirleri.?

Hepimizin an an ölüme doğru salındığımız hayatımızda bir renk, bir umut, bir tünel bulamadığımız bunalımlı günlerimiz olmuştur kuşkusuz. Mustafa?da da olmadığı söylenemez. İnsansal olan şeyler onu da vurmuştur!
Acı; yalnızlık ve umutsuzluk olarak ?ikiseksen? uzatamamalıydı gücü olanı yerlere?
Hani ?biz dünyayı çok sevmiştik?, o zaman ?ölüm bizden uzak olsun?du?Öyleyse yapılanlar, yazılanlar ölüme bir karşı koyuş, direniş olacak güçte varlıklarını korumalılar.
Bu gücün Mustafa?da olduğunu gördük?
Burada, dimdik ayakta ve ?inat hikayeleri? yazıyor bu adam hala?
?Geçmişten Geleceğe Çukurova?dan Şiirler? uçuruyor, insanlığı sanatla-kültürle; şiirle sınıyor?
Sesini duyan var mı?

DURAN AYDIN

Adana, 18 Haziran 2009

Not: Bu yazı yazıldığı günlerde ?TURUNÇ?, bir ?dergi? adı olarak anılmıyordu, yoktu. Dolayısı ile çok değerli insanlar, yetkin kalemler İlkay Tuna ve Hülya Ekmekçi?yi de tanımıyordum. Şu an, ikibin onbir?e onbeş gün kala ?TURUNÇ?un 6. sayısının hazırlığındayız. Elbette bu ?yeni? dergimizi, bugünleri, bizleri?yazan birileri olacaktır ilerde, bir gün. Bunca insanı yeniden ?kaynaştıran? elbette ki ?yine? Mustafa; edebiyatsız, şiirsiz can çekişirken en azından bana ?serum? veren de?

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
‘Üç Fidan’ına Kavuşan Bir ‘Çınar’: Halit Çelenk – Müslüm Kabadayı

(Bu metin Halit Çelenk?in ölümü üzerine 2011?de yayımlanmıştı. ?Devrim Adançlarımız?dan ?Üç Fidan?ı ve hepimizin ?Çınar?ını 6 Mayıs 2012?de Karşıyaka Mezarlığı?nda...

Kapat