Mekanın Poetikası, Gaston Bachelard. Evden ‘kaçıp, kurtulmak’ istenebilir ama asla ‘yıkılmamalı’dır. Çünkü ev, bir diğer anlamıyla ‘yuva’dır.

“Belki de en çok 17 Ağustos depremiyle farkına vardık, içinde soluk aldığımız evin anlamının. Ya tuğlaları arasında kaldık ya da dışına savrulduk. Oturup yaşamların ve de evlerin yeniden gözden geçirildiği bir tarih oldu 17 Ağustos. Ölüm diye bir şey vardı, onu hatırlattı. Kimselerin bir başkasının kapısını çalamadığı günlerin başlangıcında; yıkılan, hasar gören yalnızca evler değildi. İnsanlar evlere, evler insanlara benziyordu çünkü. Yıllar önce Behçet Necatigil, ‘Evler’ için yazdığı bir şiirde söylememiş miydi; “Ben büyüğüm, affederim / Ben evim.”
‘Mekânın Poetikası’ adlı kitabında evi ve insanın evle kurduğu ilişkiyi anlatan Gaston Bachelard, “ev bizim ilk evrenimizdir” der. Haklıdır da bunu söylerken; insanın eviyle olan öyküsü geçmişine yani çocukluğuna uzanan bir öyküdür. Dışarıya dair beslenen tüm düşüncelerin, düşlerin oluştuğu, dışarının içerideki küçük halidir ev. Bazen bir oda, bazen bir köşe, bazen de bir balkon. Evden ‘kaçıp, kurtulmak’ istenebilir ama asla ‘yıkılmamalı’dır. Çünkü ev, bir diğer anlamıyla ‘yuva’dır. Öyle ya kim ister ki, belki de bin bir güçlükle kurduğu yuvanın yıkılmasını; kendi evinin inşasında çalışan birçok insandan duyduğum ortak sözlerdi şunlar: “Ben bu evin tuğlalarını, kiremitlerini tek tek sırtımda taşıdım. Kumunu kardım. Sıvasını yaptım.”
Hiç yıkılmayacakmış gibi
İşte o insanların ev odaklı öyküleri bununla sınırlı kalmadı; sonra da içeride yanan sarı lambalarının altında oturup önce düşlerini süsleyen evin, ardından bir parçası olmakta gecikmedi. Taparcasına sevdi insanlar evlerini. Hiç yıkılmayacakmış gibi. Duvarlarına resimler astı. Pencere önüne çiçekler koydu. Komşusunu o evde birlikte çay içmeye davet etti. Ola ki bir gün, geçmiş yâd edildiğinde, anımsanması gereken en değerli şeylerin başında ev geldi. Kişisel tarihin oluşmaya başladığı, ‘kendi gök kubbemiz’di. Yine bir gün geldi ve yıkılan önce o ev oldu.
Evler boşlukta
Her insanın doğup büyüdüğü, içinde yıllarını geçirdiği evine dair çeşitli ‘an’ları ve de anıları birikti zamanla. Evin her noktasına farklı bir işlev kadar farklı bir anlam ya da kelimenin tam anlamıyla farklı bir mana da yüklendi. İkişer, üçer çıkılan merdivenleri, ahşap kapısı, sokağa bakan penceresi… Birçok romanda neredeyse kahramanlar kadar öne çıktı ‘tavan arası’. Tavan arası şiirseldir. Yazarın, kahramanının yalnızlığını anlatmak için keşfettiği bir sığınaktır. Bachelard’ın ‘Mekânın Poetikası’na geri dönersek; yazar kitabında evin, mahzenden tavan arasına şiirsel olduğu kadar aynı zamanda korku dolu serüvenini, varlığımızın gizli bölmelerini anlatır. Tabii başvuru kaynakları bütünüyle edebiyat yapıtlarıdır. Bachelard, eve ilişkin en güzel imgeleri edebiyatın, özellikle de şiirin içerdiğini düşünür. Rilke’nin şiirlerinden Edgar Allan Poe’nun öykülerine kadar çok farklı metinlerden yararlanır, imgeleri irdeler. Yazar ve şairlerin çocukluklarına ilişkin anılarına yer verir. Evi, onların öyküleri, romanları ve şiirleri ışığı altında gezer: “Alexandre Dumas, Memoires başlıklı anılarında, canı sıkılan, gözlerinden yaşlar boşanacak kadar canı sıkılan bir çocuk olduğunu söyler. Annesi onu can sıkıntısından ağlarken bulduğunda, şu soruyu sorarmış: İyi ama Dumas neden ağlıyor? Dumas ağlıyor, çünkü Dumas’nın gözyaşları var, diye cevap verirmiş altı yaşındaki çocuk. Bu, Memoires’da anlatıldığı gibi, bir anekdot kuşkusuz. Ne var ki, mutlak sıkıntıyı, oyun arkadaşı bulamamaktan kaynaklanmayan sıkıntıyı ne kadar güzel örnekliyor! Oyunu yarıda bırakıp, tavan arasında bir köşede sıkıntısını yaşamaya giden çocuklar yok mudur? Sıkıntılarımın tavan arası, çeşitli yaşantılar, içimdeki her türlü özgürlük tohumunu yitirmeme neden olduğunda seni ne kadar aradım!”
Bachelard, Dumas’nın çocukluğunun tavan arasını kendi sığınağı gibi anlatırken, çocukların buluştuğu ortak özelliklerden yalnızca birini öne çıkarmış oluyor. Çocukların eve bakışlarındaki, evi yaşama biçimlerindeki benzerliği anlatan somut bir örnekse geçen sene 17 Ağustos tarihli Radikal’de yayımlanan Cemal D. Sorel imzalı bir yazıydı. O yazıda, deprem sonrası çocukların yaptıkları resimler inceleniyor ve hemen her çocuğun çizdiği evin boşlukta olduğuna yani toprakla bir ilişkisinin olmadığına dikkat çekiliyordu.
17 Ağustos’la birlikte evler boşluğa taşınmıştı artık. Toprak sarsıldığında, toprağa olan güven de sarsılmıştı. O artık, yalnızca sırtında evlerin olduğu, çocukların bağıra çağıra oyunlar oynadıkları toprak değildi. Bunu önce çocuklar görmüştü. Bir de Freud’un deyişiyle çocukluk düşlerini erişkinliğinde de sürdüren şairler. Gerçekten de insanın evle kurduğu ilişki, çocukluk bağlamında sürüyor daha çok. Aradan yıllar da geçse, dönüp bakıldığında, o çocuğun yaşadığı ev görülüyor, görülmek isteniyor. ‘Başka bir ev’ var mı ki? Oyun arkadaşı bulamadığı için köşesine çekilen çocukla, deprem sonrası evini boşluğa çizen çocuk hep aynı çocuk oluyor.
Gaston Bachelard, ‘Mekânın Poetikası’nda evi, fenomenolojinin sınırları içinde inceliyor. Ama duygularını çocuklar kadar sınırsız bırakıyor. Evlerin ruhunun olduğuna inanıyor ve yazılarında o ruhu okşuyor. İnsana yıkılan evleri, kaybolup gidenleri ve köşesine çekilip düş biriktirmeyi seven çocukları hatırlatıyor. Evini arayan, bulduğunda toprağı affetmeye hazır çocukları…
Erdal Doğan, Radikal Gazetesi Kitap Eki 17.08.2001
MEKÂNIN POETİKASI
Gaston Bachelard, çeviren: Aykut Derman, Kesit Yayıncılık, 263 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe
San Giovanni Yolu, İtalo Calvino

*"Kitabında, geçmişin bugüne denk düşen süreçlerini, kaçırılmış noktalarını yakalayan Calvino, aynı zamanda da irademiz dışında kaldığını sandığımız yaşamın birçok noktasının...

Kapat