Melek Sustu – Heinrich Böll

Henirich Böll, “Melek Sustu” adlı kitabında, -öldürmek, yaralamak, yakmak, yıkmak dışında- savaşın insanlara neler yapabileceğini anlatıyor. Kendisi de İkinci Dünya Savaşı’na katılıp 1939’da esir düşen ve özgürlüğüne ancak 1945’te kavuşan Böll’ün kahramanları, cephede savaşan askerler değil. O durgun akan bir suyun derinliklerinde neler olup bittiğini alatıyor. Böll’ün kahramanları ordudan kaçmış bir asker, tek gecelik ilişkisinden sahip olduğu altı haftalık bebeğini bir kurşunla yitiren genç bir kadın, savaş vurguncuları, karaborsacılar, yaşayabilmek için, sadece bir dilim ekmek bulabilmek için vicdanının sesini bastırıp hırsızlık yapmayı göze alanlar…. Ve tabii tüm bu karmaşa ve yoksulluk içinde ortaya çıkan bir aşk hikayesi…
Heinrich Böll’ün ölümünden sonra terekesi içinde bulunan ve Almanya’da ilk kez 1992 yılında yayınlanan Melek Sustu (Der Engel schwieg), geçerliliğini savaşı yaşamış her yerde koruyan bir roman.
Heinrich Böll, ‘Melek Sustu’ ile savaştan sonraki savaşı anlatıyor; ölümden daha fazla cesaret isteyen yaşama savaşını…
“Bu kitapta savaşı anlatmadım,” der Heinrich Böll. “Karaborsa ve kokuşmuşluk cenneti olan savaş sonrası dönemi de. Ben yalnızca o günlerin insanlarını, çektikleri açlığı, acıları anlatmak istedim; bir de bir aşk hikayesini. Savaştan yurduna dönerken bu dünyada ‘yurt’ diye bir şey olmadığını bilen bir kuşağın suskunluğuna uygun düşen temiz, ama güç bir aşkın hikayesi bu.”

Esin Coşkun, 04/06/2004 Tarihli Radikal Gazetesi Kitap Eki
İkinci Dünya Savaşı sonrası Alman edebiyatının en ünlü yazarlarından biri olan Heinrich Böll, özellikle savaşı ve savaş sonrası dönemi konu edindiği öyküleri, romanları ve oyunlarıyla ünlenmiştir. Savaşın başlamasıyla birlikte kendisi de piyade eri olarak çeşitli cephelerde savaşmış olan Heinrich Böll’ün eserlerinde bir yandan savaş tüm acımasızlığı ve anlamsızlığıyla gözler önüne serilirken, diğer yandan savaş sonrası dönem insanoğlunun yaşadığı bir başka savaş olarak ortaya konur. Heinrich Böll, savaşın ilk yıllarında kaleme aldığı ve daha sonra ‘Solgun Köpek’ adı altında toplanan ilk öyküleri ve 1947 yılında yayımlanan ilk romanı ‘Ademoğlu Neredeydin’den itibaren insanı savaşın asıl anlamıyla ya da anlamsızlığıyla yüzleştirir. ‘İlk Yılların Ekmeği’, ‘Babasız Evler’, ‘Trenin Tam Saatiydi’, ‘Fotoğrafta Kadın da Vardı’ adlı romanları, yoğun olarak savaşı ve savaş sonrası dönemi konu edindiği, savaş sonrası dönemde Almanya’daki insanların çektiği acıları ve açlığı, her şeye rağmen hayatta kalma mücadelelerini dile getirdiği romanlar olarak karşımıza çıkar. Ölümünden sonra terekesinde bulunan ve 1992 yılında Almanya’da yayımlanan ‘Melek Sustu’ da, Böll’ün, savaş sonrasının Almanya’sında yaşanan gerçekleri ortaya koyduğu bir başka romanıdır. Diğer kitaplarında olduğu gibi, savaş ve ölüm karşısında yaşam en büyük çelişki olarak ortaya çıkar ‘Melek Sustu’da da.
Asker kaçağı Hans, savaşın bitimine yakın doğduğu kente döndüğünde, yıkılmış bir kent, açlık ve sefalet içinde kıvranan insanlar, yaşamak için karaborsacılıktan hırsızlığa, hatta kanlarını satmaya kadar her şeyi yapanlar, kendilerine ve diğer insanlara yabancılaşmış insanlar bulacaktır. Kente dönmesinin hemen ardından barış ilan edilmesine rağmen aslında savaş bitmemiştir, hayatta kalanlar için bir başka tür, en az diğeri kadar acımasız bir başka tür savaş söz konusudur: Yaşam savaşı! Açlığın yönlendirdiği bu savaşta insanlar ölür, insanlar aşağılanır, insan onuru ayaklar altına alınır. Karaborsacılık, hırsızlık, dolandırıcılık, güvensizlik, yabancılık savaş sonrası dönemin en somut gerçekleri olarak ortaya çıkar. Tüm insanları yönlendiren güdü aynıdır: Açlık! Böll, romanında her yönüyle açlığı anlatır: Sevgiye ve ilgiye, bir bakışa ve gülümsemeye duyulan açlık; inanmaya duyulan açlık; paraya ve daha çok paraya duyulan açlık; yaşama duyulan açlık; tüm bunların simgesi olan ekmeğe, yemek yemeye duyulan açlık… Öyle bir açlık ki, hoş bir zorunluluk değil, bir tür lanetlemedir artık.

Yaşamak için aşka tutunmak
Lanetlenen bu insanların yaşamlarına giren Böll, yaşamak için aşka tutunur. Hans ve Regina’nın birbirlerine duydukları aşk, ayakta kalmak, yaşama devam etmek için bir dayanak oluşturur. Diğer her şey anlamını yitirmiştir. Dürüstlük, onur, güven, inanç… Özellikle de inanç. Kendisi de Katolik inancın egemen olduğu bir çevrede yetişen Böll, kitapta Hıristiyan ahlakının ikiyüzlülüğünü gözler önüne serer. İnançlarında samimi olan papaz, Regina, Hans ve son anına kadar parasını insanlara yardım etmek için harcayan Elisabeth Gompertz’e rağmen aslında Hıristiyan ahlakı ikiyüzlüdür; yaşam savaşımı ahlakın önüne geçmiştir. Ama asıl olarak o çoktan çürümüştür; koyu Katolik Fisher bu çürümenin en belirgin örneği olarak karşımıza çıkar kitapta. Değerler sisteminin ters yüz edildiği bir ahlak anlayışı söz konusudur burada. Her şey karşıtını simgeler: İnanç inançsızlık, dürüstlük dolandırıcılık, merhamet acımasızlık…
Tüm bu yönleriyle Böll’ün ‘Melek Sustu’su, aslında umutsuz bir geleceği öngörür. Kurşunlara ya da bombalara hedef olmasalar da, aslında savaş insanların yaşamlarını almıştır. Bu yüzden, kaçarken yakalanan ve kurşuna dizilmek üzere olan Hans’a, Çavuş Willi Gompertz sorar: “Ölmek istemiyorsun… değil mi?” Hans yaşamı göze alır, ama Gompertz için yaşam bitmiştir. Bu yüzden o, Hans’ın yerine ölümü seçer. Çünkü yaşam, bir noktadan sonra ölümden daha fazla cesaret ister. Zaten Böll de kitabında tam olarak bunu anlatır.

Kitabın Künyesi
Melek Sustu / Heinrich Böll
çeviren: Yadigâr/ Kasım Eğit
Can Yayınları, 2004, 202 sayfa

Heinrich Böll ‘ün Hayatı
Savaşa, silahlanmaya, ?iç güvenlik? adına hakların gaspedilmesine, devletin halk üzerinde baskısını arttırıp polis devletine dönüşmesine, ırkçılığa karşı yapılan tüm eylemlerde en ön sıralardaydı. Yaptığı konuşmalar, yaşadığı gibi konuşan bir insanın samimiyetinin simgesiydi. Düşüncesini her zaman açık açık söyledi. Bunu yaparken sırtını sağlam yere dayayanlar, tuzu kurular, sistemin temiz yüzü olmak isteyenlerle arasına kalın çizgiler çekti. Hakkında karalama kampanyaları başlatıldı. Sovyetler Birliği veya Doğu Almanya ajanı olduğunu iddia edecek kadar ileri gittiler. ?Almanya?yı öğrenecekseniz Böll?den öğrenin? denecek kadar dünya çapında ilgi ve ciddiyetle okunan bir Alman yazarıydı.
1972 Nobel Edebiyat Ödülü?nün sahibi Heinrich Böll, 21 Aralık 1917?de, dar gelirli, ilerici bir ailenin üçüncü çocuğu olarak doğdu. yılında okula gitmeye başladı. 1928 yılında da, Köln Hümanistische Kaiser-Wilhelm Gymnasium?a girdi. 1937 yılında bu okulu bitirdi. Aynı yıl Bonn?da, kitap satıcısı olmak için, öğrenimine başladı ise de, bir yıl sonra bıraktı.

Savaşın acılarını anlattı
Böll, 17 yaşlarında şiir yazmaya başladı. 19 yaşında Annemarie Cech?le tanıştılar ve 1942 yılında evlendiler. Böll, 1938 yılının sonbaharında çalışma kampına, bir yıl sonra da askere alındı. Piyade olarak, Doğu ve Batı Cephesi?ne gönderildi. 1945 yılının Nisan ayından Eylül ayına kadar, İngilizlerin ve Amerikalıların elinde savaş esiri oldu.
Savaş bitip Köln?e döndükten sonra, hem üniversite öğrenimini sürdürdü, hem de ağabeyinin marangozhanesinde çırak olarak çalıştı. 1947-48-50 yıllarında üç oğlu, Raimund, Reni ve Vincent doğdu. 1947 yılında, Böll?ün ilk kısa öyküsü ?Haberci?, sonra ilk romanı ?Ademoğlu Neredeydin ??, ?Ve O Hiç Bir Şey Demedi? yayınlandı. Daha sonra, art arda öyküleri, romanları, tiyatro oyunları yayınlandı. Yapıtlarında, önceleri 1. Dünya Savaşı?nı, özellikle de insanların nasıl savaştıklarını, savaşın yıkıntılarını ve acılarını anlatan Böll, daha sonraki yıllarda da Alman refah toplumunu eleştirdi.

İnsancıl, alaycı, eleştirel
Alman ve Uluslararası PEN Derneği?nin başkanlığını da yapan Heinrich Böll, edebiyat yaşamına öykü yazarak başlamış ve öykücülüğü hep ön planda tutmuştur. İlk çalışmalarından en nitelikli yapıtlarına kadar, Böll?ün öykülerinde keskin gözlemcilik yeteneği, çağdaş ve eleştirel düşünce yapısı, alaycılığı, insancıl yaklaşımı kendini açıkça belli eder. Böll?ün eserleri yalnız Almanya içinde ve Alman dilini kullanan ülkelerde değil, bütün dünyada yüzyılımızın önde gelen klasikleri arasına girmiştir.
Savaş sonrası Alman yurttaşlarının yaşadığı tedirginliği, savaş sonucu engelli hale gelenlerin psikolojisini başarıyla edebiyata taşıyan Böll, uzun süren bir bronşitin ardından, 16 Temmuz 1985?de, 67 yaşında öldü. Bonn?da, Bornheim Merten?de aralarında yazarların, politikacıların, Devlet Başkanı Richard von Weizäcker?in de bulunduğu, büyük bir halk kitlesinin katıldığı törenle toprağa verildi.
Semra Çelik – http://www.evrensel.net/05/07/18/kultur.html

Ödülleri:
Grup 47 Edebiyat Ödülü’nü aldı. Daha sonra, sayısız ödüller, nişanlar bunu izledi:
1967 “Georg-Bücher” Edebiyat Ödülü,
1971-74 “President des Internationalen PEN Clubp” (Dünya Yazarlar Birliği Başkanlığı Ödülü),
1972 10 Aralık Nobel Edebiyat Ödülü,
1974 CARL-von- Ossietzky Madalyası,
1983 Memleketi Köln’ün, Hemşehrilik Onur Profesörlüğü

Eserleri
?1949 – Trenin Tam Saatiydi -Der Zug war pünktlich-
?1951 – Âdemoğlu Neredeydin? -Wo warst du, Adam?-
?1953 – Ve O Hiçbir Şey Demedi -Und sagte kein einziges Wort-
?1954 – Babasız Evler -Haus ohne Hüter-
?1957 – İrlanda Güncesi -Irisches Tagebuch-
?1962 Savaş Çıktığında -Als der Krieg ausbrach- ve Savaş Bitince -Als der Krieg zu Ende war-
?1963 – Palyaço -Ansichten eines Clowns-
?1966 – Bir Görev Seyahatının Sonu -Ende einer Dienstfahrt-
?1971 – Fotoğrafta Kadın da Vardı -Gruppenbild mit Dame-
?1974 – Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru -Die verlorene Ehre der Katharina Blum-
?1985 – Dört Oğluma Mektup ya da Dört Bisiklet -Brief an meine vier Söhne oder vier Fahrräder-

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Jar – Kemal Varol

Seksen darbesinden üç yıl sonra... Doğu'da bir kasaba... Günün birinde kimselerin tanımadığı iki yaşlı adam, kasabadaki iki ayrı meyhanenin bahçesine...

Kapat