Nietzsche’ye göre insanlar, neden tarihi araştırmaya ihtiyaç duyar?

Tarih Araştırmalarının Yararları ve Sakıncaları

Nietzsche “aykırı düşünceler”inin ikinci bölümünü teşkil eden tarihle ilgili gözlemlerinde aslında büyük ölçüde Alman kültürü ve Alman ilmi ile hesaplaşmıştır. Gerçekten de Almanya’da “iki nesilden beri özel olarak gelişmiş olan tarihselci akım”[12] felsefe ve insan bilimlerini de derinden etkilemişti. Nietzsche “tarihselci akım”dan söz ederken daha çok Hegel’i kastetmiştir. Zaten 19. yüzyılın başlarından itibaren Alman düşünce hayatında tarih, felsefe ve bilimi diyalektik bir süreç içinde bütünleştirmiş olan bu büyük düşünüre kayıtsız kalmak olanaksızdı. En büyük saldırılarını Hegel’e yöneltmiş olan Schopenhauer’in de hayatı boyunca yapmış olduğu şey buydu. Ve şimdi de Nietzsche ilk ustasının kavgasını devam ettiriyor ve kavgayı tüm tarih alanına yayıyordu.

Nietzsche’nin hareket noktası içgüdülerimiz ve yaratıcı yaşam dürtülerimizdi. Ona göre her şeyin olduğu gibi tarihçiliğin de ölçüsü bu olmalıydı. “Tarih yaşama ne kadar yararlıysa, diyordu Nietzsche, biz de ancak o kadar tarihten yararlanmak istiyoruz” (s. 94). Oysa mevcut tarih ilmi bizi geçmişe hapsediyor, yaratıcı güçlerimizi kısırlaştırıyordu. Bu bakımdan tarihçiliğe karşı düşüncesi çağına aykırıydı; “çünkü diyordu Nietzsche, çağın (kendi açısından) haklı olarak yücelttiği tarih kültürünü, ben bir eksiklik, kötülük ve zarar olarak anlamaya çalışıyorum, hatta hepimizin tarih ateşiyle kemirildiğini ve bunun farkına varmamız gerektiğini düşünüyorum” (s. 95).

Nietzsche, ömrünün sonuna kadar, Alman ilmine damgasını vuran bir hastalık olarak gördüğü “tarihçilik esprisi”ne karşı savaşmıştır. 1888 sonlarında, psişik bunalıma girmeden birkaç ay önce yazdığı eserde de “tarihçi hep geçmişe bakıyor ve sonunda da geçmişe inanıyor” demişti.[13] Oysa daha ilk eseri saydığı denemesinde, düşünür, yine de tarihe karşı tamamen olumsuz bir tavır almamış ve belli ihtiyaçların karşılanmasında tarih araştırmalarının yararlı olabileceğini de kabul etmiştir.

Bu ihtiyaçlar nelerdi?

Nietzsche’ye göre insanlar, 1) üstün bir hedefe ulaşmak istedikleri zaman; 2) geçmişte olup bitenlere saygı duydukları ve onları korumak istedikleri zaman, ve 3) ıstırap içinde oldukları ve bu durumdan kurtulmak istedikleri zaman tarihî araştırmaya ihtiyaç hissediyorlardı. Bu üç ihtiyaca da üç türlü tarih anlayışı yanıt veriyordu:

1) Anıtsal tarih;
2) Geleneksel tarih ve
3) Eleştirel tarih.

Ne var ki bu anlayışların her biri ancak özel koşullarda geçerliydi; başka her yerde “parazit ve tahrip edici bir ur” olmaktan öteye geçemeyeceklerdi. (s. 108). Şimdi bu tarih anlayışlarını biraz yakından görelim.

1) Anıtsal tarih ihtiyacı, güçlü ve yaratıcı kimselerin kendi çağlarında örnek insanlar, model eserler bulamadıkları ve bunları geçmişte aradıkları zaman ortaya çıkıyordu. Amaç, büyüklüğü ve yüceliği sürdürmek, ölümsüz kılmaktı. Mademki geçmişte büyük işler başarılmış, büyük eserler verilmişti, bu yaratıcılık bugün için de mümkündü. Fakat bu büyük bir kavgayı gerektiriyordu; çünkü “dünyayı en küçük köşelerine kadar dolduran soluk alışkanlıklar, bayağılıklar ve alçaklıklar, her türlü büyüklüğü ölümsüzlük yolundan alıkoymak için ağır bir dünyevi atmosferle kuşatıyor, yanıltıyor, köstekliyor ve boğuyordu” (s. 104). Oysa örneğin “Rönesans’ı bir avuç insanın gerçekleştirdiğini” keşfetmek, yeni bir espri içinde yetişmiş “yüz kadar yaratıcı kişinin” de Almanya’da egemen olan “sözde kültür”ü ortadan kaldırabileceğine inanmak için cesaret verici olacaktı. Kuşkusuz anıtsal tarih böyle yararların yanı sıra korkunç tehlikeler de arz ediyordu. Yetenekli, fakat bencil ve kötü insanların elinde “krallıkların yıkılmasına, prenslerin katline, savaşlara ve devrimlere” yol açabilirdi.

2) Geleneksel tarih ise doğdukları ve yetiştikleri kültüre sadakatle eğilen bireylerin derin bir saygıyla bağlı oldukları şeyleri koruma ihtiyacından doğuyordu. Bu ihtiyaç ve ilgi bir “biz” duygusu yaratıyor ve insanlar bu duygu içinde “geçici ve şaşırtıcı bireysel yaşamı aşarak” ırkları, şehirleri, meskenleri ile özdeşleşiyorlardı. Ve yine aynı duygularla şehirlerinin tarihini (“kapılarıyla, surlarıyla, belediye düzenleri ve halk bayramlarıyla”) kendi yaşamlarının bir parçası halinde algılıyorlardı (s. 109). İşte geleneksel tarih ancak bu ihtiyaç bağlamında “yaşam içgüdülerinin egemenliğine” girebilir ve “yaşam”a yardımcı olabilirdi. Ne var ki bu tarih şeklinin de sakıncaları ve tehlikeleri vardı. Geleneksel tarih, genellikle, geçmişe tarihçinin kendi küçük dünyasının ölçüt ve değerlerini uygulayan ve saygı duyduğu şeyleri türdeşleştirip geçmişin bütününe yayma eğilimi taşıyan bir tarih duyarlılığı idi. Bu ise koyu bir tutuculuğu içeriyor ve geleneksel tarihçi “yeni olan ya da doğmakta olan her şeye karşı çıkıp, bunları reddediyordu”[14]. Böylece insan yozlaşıyor, en iyi yeteneklerini, en asil ihtiyaçlarını kaybediyor, ya da onları eski olan her şey için doyumsuz bir tecessüse, dahası evrensel bir tutkuya dönüştürüyordu. Kısaca geleneksel tarihçiler, Goethe’nin “doğan her şey yok olmaya layıktır” sözünü unutuyorlardı.

3) Bir de eleştirel tarih vardı: Yaşamın zaman zaman geçmişin perdesini yırtması ve “herhangi bir şeyin, bir ayrıcalığın, bir kastın, bir hanedanın ne kadar haksız bir şey olduğunu anlaması” mümkündü ve bu ihtiyaç da “eleştirel tarih” anlayışını doğuruyordu. Fakat anıtsal ve geleneksel tarih anlayışlarında olduğu gibi eleştirel tarih anlayışının da sakıncaları ve tehlikeleri vardı. Çünkü hepimiz, doğuştan özelliklerimizin yanı sıra, “hatalarımız, sapkınlıklarımız, tutkularımız, hatta cürümlerimizle bu geçmişin bir ürünü” idik. Bütün bunlar bizim “birinci doğa”mızı teşkil ediyordu. Kendi doğamızı toptan eleştirerek ve mahkûm ederek bilgi ve ilim yoluyla bir ikinci doğa yaratmak tehlikeli bir operasyondu. Çünkü böylece birinci doğamızla eleştirel tarih (yani kendimize a posteriori yeni bir geçmiş, yeni içgüdüler, kısaca ikinci bir doğa yaratma girişimimiz) arasında bir çatışma doğuyordu. Nietzsche, “ikinci doğalar genellikle birinci doğalardan zayıftırlar” diyor (s. 114). Yine de “eleştirel tarihi yaşama yararlı kılmak isteyen” bazı bireyler bu iki doğa arasındaki kavgadan zaferle çıkabiliyor ve ikinci doğayı birinci doğa haline getirebiliyorlardı. Eleştirel tarihçilerin tesellisi şuydu: İkinci doğa bir zamanlar birinci doğa idi ve zafer kazanan her ikinci doğa birinci doğa haline geliyordu.

Nietzsche böylece üç farklı tarih anlayışını açıkladıktan sonra “her insan, her halk, diyor, amaçlarına, güçlerine ve eksikliklerine göre, geçmiş hakkında anıtsal, geleneksel ya da eleştirel tarih biçimlerinde belli bir bilgiye sahip olmak ihtiyacını duyar”. (s. 114). Bu bilgilerde esas olan yaşama dönük olmaları, yaşam tarafından kontrol edilmeleri ve yönlendirilmeleridir. Kısaca Descartes’ın formülünü tersine çevirmeli ve cogito ergo sum (düşünüyorum, o halde varım) yerine vivo ergo cogito (yaşıyorum, o halde düşünüyorum) demeliydik. Oysa gözlerini içinde yaşadığı topluma çeviren Nietzsche çok farklı bir durumla karşı karşıya olduğunun bilincindeydi. Gerçekten de 1870’lerin Almanya’sına bakan Nietzsche bu konuda bir kopukluk görmüş ve yaşamla tarih bilgisi arasına “göz kamaştıran bir yıldız” şeklinde “tarihî bir bilim yapma istencinin” girdiğini ifade etmiştir (s. 115). Bu durumu düşünür bundan böyle bir “tarih hastalığı” olarak adlandıracaktır.[15]

“Tarih hastalığı” insan kişiliğinde içerikle biçim arasında yaşanan bir çelişki, bir zaaf olarak ortaya çıkmıştı. Biçimi teşkil eden “tarih bilgisi” yaşam ve içgüdülerden oluşan içeriği kontrol ettikçe iyileşmek de mümkün olmayacaktı. “Açıkça ifade ediyorum ki, diyor Nietzsche, siyasal birlikten daha da çok istediğimiz şey, bir kez biçimle içerik, derinlikle gelenek arasındaki karşıtlık ortadan kaldırıldıktan sonra, Alman yaşam ve esprisini daha üst seviyede birleştiren bir Alman birliği kurmaktır” (s. 121). Bunun yolu ise geçmişe değil, geleceğe bakmaktı. Çünkü tarih bilgisi, mevcut şekliyle, “modern insan”a (modernen Menschen) kendi erdemleri hakkında yanlış ve abartılı bir fikir veriyordu. “Tarih, (“benim tezim budur” diyor düşünür), ancak güçlü kişiler için tahammül edilebilir bir şeydir; zayıflar için ise boğucudur” (s. 124). Daha da çarpıcı –ve bu konuda sonraki nesilleri en çok etkilemiş şekliyle– Nietzsche’nin tarih felsefesi alanında şu sözlerini okuyoruz:

“Sadece tecrübeli insan, üstün insan tarih yazabilir. Başkalarından daha büyük ve daha üstün bazı tecrübeler yaşamamış bir kişi geçmişteki büyüklük ve üstünlükleri anlayamaz. Geçmişin sözü daima kâhin sözüdür: Onu ancak bugünün yorumcuları ve yarının mimarları olduğunuz zaman anlayacaksınız. Günümüzde Delf Mabedi’nin olağanüstü ışıltısı, rahiplerinin geçmiş hakkındaki doğru bilgileriyle açıklanıyor; şimdi şunu bilmek gerekir ki ancak geleceği inşa edenler geçmişi yorumlama hakkına sahiptirler. Ancak ileriye baktığınız, yüksek bir amaç benimsediğiniz zaman bugününüzü tahrip eden bereketli içgüdülerinizi gemleyebilirsiniz” (s. 135).

Nietzsche’nin Almanya’da egemen tarih anlayışı ve tarih “bilimi” ile ilgili aykırı düşüncelerini özetlemiş bulunuyorum.[16] Bu düşünceler biçimsel olarak mevcut tarih-yazıcılığına karşı bir iddianame şeklinde kaleme alınmış olsalar da, aslında tüm insan bilimlerini ve giderek modernizmi (ve onu temellendiren rasyonalizmi) hedef alıyorlardı. Bu düşünceler o derece radikal ve çağa aykırı idiler ki, Nietzsche’nin kendisi bile denemesinin sonlarında “gözlemlerinin ölçüsüzlüğünün ve duygularının hamlığının” altını çizmek ve bunların –kendisi “deha sahibi olmadığı” için– gençlere ancak ilham kaynağı olabileceğini söylemek zorunluluğunu hissetmişti (s. 161). Biliyoruz ki düşünür bu alçakgönüllü itiraflara sadık kalmamış ve “çekiç darbeleri”yle yaptığı felsefe ile “modern uygarlık” ve “modern insan”a hücumlarını daha da radikalleştirmiştir. Bu felsefenin temelinde bilgi kuramı, yani bilgilerimizin nasıl kazanıldığını sorgulayan felsefe sorunsalı yatıyordu.

Taner Timur
Felsefe, Toplum Bilimleri ve Tarihçi
YORDAM KİTAP

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”