“Ölümü sakın adam yerine koymayın, yoksa kendini bir şey sanabilir.” Abidin Dino

*“İnsan, ölümün bilincinde olan tek canlıdır. Ölümü bilmesi yaşamın tadını çıkarmasını engellemez. Ölümü kendine yakıştırmaz belki. Ama kanser tanısıyla hastaneye yatırılması, bir tutuklunun ölüme mahkûm edildiğinin bildirilmesi kadar kesinleştirir ölüm düşüncesini.

Bir insanın özellikle sanatçının bu duruma nasıl dayandığı hep şaşırtır beni. Dünyadaki her olaya duyarlı olan bu insanoğulları (ve elbet Havva kızları) kendileriyle ilgili olanlara duyarsız mıdırlar?

Hiç sanmıyorum. Abidin Dino’nun Ferit Edgü tarafından düzenlenmiş hastane notlarını (Ölüm mü ? Ne Buluş, Sel Yayınları) okurken yeniden düşündüm bunları. Dino, hastalığı, acı çekmeyi yaşamın bir parçası olarak anlatıyor daha doğrusu belgeliyor. Ağır bir ameliyattan sonraki uyanışı Dino?dan öğrenebilirsiniz:
“Ameliyat sonrası uykudan çıkmak için baş döndürücü bir dağ yamacını tırmanmak lâzım. Çok büyük dikkat isteyen bir iş. Günleri beklemek. Saatleri, dakikaları, saniyeleri beklemek.?
Acı çekmeye yazarak, düşünerek direndiğini anlamak için şu satırları okumak yeterli :
“Pencereden bakınca şaşıyorum. İnanılır gibi değil, dışarıda sokaklarda, evlerde milyonlarca insan var. Acele ile bir yerlerden bir yere koşuyorlar. Pervasız, merdivenlerden inip çıkıyorlar koşarak. Deli mi bunlar?
Her şeyi bırakıp, dua eder gibi oldukları yerde oturup, yarasız beresiz, sancısız olmanın mutluluğunu düşünseler günde beş dakika! Evet, oldukları yerde kaldırımlarda oturup düşünseler biraz.?
Ağrı duymamanın mutluluk olduğunu anlamak için nasıl bir acı çekmek gerektiği düşlenemez elbet. Dino bile ancak yüzyıllardır acı örneği olarak resmedilmiş, heykelleştirilmiş İsa?dan yola çıkarak tanımlayabilir bunu:
“Sancı, sancı, sancı. Çarmıha gerilsem daha fazla mı sancı duyarım? Sancının son sınırlarına ulaşmak.”
Dino acı çekerken elbet aynı yolu kendinden önce yürüyenleri anımsayacaktır, arkadaşlarını:
“Prévert?le telefonda konuşmuştum (ölümünden bir-iki ay önce):
-Burada, dünyanın ucundayım.
Ucunda olmak dünyanın, yokluk uçurumuna yuvarlanmadan önce.
Tristan Tzara’ya rastlamıştım Saint Sulpice çeşmesi önünde. (Ölümünden bir iki ay önce):
-Ne dersin, içimizdeki yıldızlara kozmonotlar uçacaklar mı bir gün?
Kanserden öldüler ikisi de, ikisi de cigara dumanından.
Nâzım kanserden ölmedi, fakat son aylarda tekrar cigara içiyordu.?
Dino, hastaneyi, düşlerini, acılarını, sevgili eşinin şehre inişiyle kendisinin de şehre inmiş gibi oluşunu anlatıyor bize. Anlatıyor bize. Sızlanmıyor. Hatta kimi zaman acıyla gülümsüyor:
“Radyografi odası sanki uzay yolcularına göre donatılmış. Sırtüstü yatmış olarak beni yıldızlara mı fırlatacaklar??
Sonra direncin formülünü veriyor:
“Acılara, korkulara, albastılara gülmek gerek.”
Ferit Edgü, kitabı sunarken ?belki biz, yalnız ölümden değil, yaşamdan da korkan, böylece yaşarken ölenlere bir ders olur düşüncesiyle yayımlamakta karar kıldım? diyor. Ben Abidin Dino?nun ölümünün bir gün öncesine kadar sürdürdüğü notlardan oluşan bu kitabın bir direnç şiiri gibi okunabileceğine inanıyorum.
“Ölüm mü”; Ne buluş!”; Abidin Dino; 68 sayfa, Anı; Sel Yayıncılık

**“Abidin Dino’nun Pera Palas’ını 1994’te, Ada Yayınları’ndan çıktığında okuduğum zaman, ne yalan söyleyeyim, şaşırmıştım. Gerçi onun çizdiklerini, ‘boyadıklarını’, yapıp eylediklerini, yanılmıyorsam 1968’den beri seyrediyordum. Sinematek’te izlediğim bir 68 belgeselinden beri. Parisli devrimci öğrencilerin 1968 Mayısındaki eylemlerini belgeleyen o siyah-beyaz filmin bir sahnesinde, Abidin Dino, afiş hazırlayan genç eylemcilerin çalışmalarını yokluyor; deyim yerindeyse, derin bir saygıyla denetliyordu. Hâlâ büyülü bir sahne gibi anımsarım o görüntüleri. Sanatın, yazmanın, düşünmenin de bir eylem olduğunu bilmekle birlikte, sanatçılığın, yazarlığın, düşünürlüğün politik eylemcilikle buluşmaları bana hep çok çekici gelmiştir. Kime gelmez ki? Evet, onca zamandır izliyordum Abidin Dino’nun yapıtlarını. Onun, her dokunduğunu sanat kılanlardan olduğunu bilenlerdendim. Ama gene de, Pera Palas’ı, o tuhaf ‘polisiye’yi ilk okuduğumda şaşırmıştım. Bilmezlik işte. Sanatla yazarlığı bağdaşmaz gördüğümden belki de. Sonra Sinan’ı okudum; Mimar Sinan’ın düşsel yaşam öyküsünü. Ve başka yazdıklarını. Diyeceğim, ‘yazar Abidin Dino’yla çok geç tanıştım.
Ne ki, geçenlerde Sel Yayıncılık’ın yayımladığı Ölüm mü? Ne Buluş!, şaşırtmanın ötesinde afallattı beni. Belki de, Abidin Dino’nun, yazarlığın da ötesinde, yaşam ve ölüm karşısındaki tutumunu apaçık ortaya koyduğu için.
Ferit Edgü’nün derleyip düzenlediği, okumamızı olası kıldığı kitap, Abidin Dino’nun ilkin 1967’de, ardından 1980-1990 arasında, son olarak da 1990-1993 arasında, ölümünden bir gün önceye, 6 Aralık 1993 gününe değin ameliyatları, tedavileri sırasında, hastanelerde, giderek ölüm döşeğinde tuttuğu notlardan ve çizdiği yedi desenden oluşuyor.
Kitabın başındaki Sunu’da, Edgü, “Bu elinizdeki kitap, bir yaşam kitabı mı, bir ölüm kitabı mı?” diye soruyor.
“Bu notları bir araya getirdiğimde, yayımlayıp yayımlamamaya karar vermek için, kendi kendime hep bu soruyu sordum. Yaşamı bunca seven, dünyaya bunca bağlı ve bu dünyadan başka bir dünyaya inanmayan bir insanın, yaşamı boyunca, kendisini ölümün kıyısına götüren hastalıklarla, sözcükler ve çizgiler yoluyla giriştiği sonsuz bir söyleşiye girmiş olması, hattâ yaklaştığı bildiği o ‘son an’da bile, bu söyleşiyi sürdürüyor olması, ölümü doğumundan beri yaşamına eşlik eden bir yoldaş olarak görmesi, belki biz, yalnız ölümden değil, yaşamdan da korkan, böylece yaşarken ölenlere bir ders olur düşüncesiyle yayımlamakta karar kıldım.”
Yaşamı, her zaman belki olduğundan fazla ciddiye alan bu adamın ölümle eğlenmesinin notlarını bulacaksınız bu küçük kitapta.
“Bir beyaz kuğunun bir beyaz kelebeği yuttuğu”, adına ölüm dediğimiz bu olgu, son soluğunda düştüğü notta dediği gibi: Ne buluş!”
Edgü’nün Sunu’yu bitirirken ettiği söz, onun İnsanlık Halleri (Sel Yayıncılık) adlı kitabındaki bir aforizmayı düşürdü aklıma: “-Bir kez öl ki, bir daha ölüm korkusu yüreğini kaplamasın. / – Ölüm korkusu değil, dedim. Söz konusu olan ölüm korkusu değil, ölüm olgusu.”
Evet, Abidin Dino’nun ardında bıraktığı bu notlar ve çizimler de, bir sanatçının, yaşama sanatında ustalaşmış bir sanatçının ‘ölüm olgusu’ karşısında da bir yaşama sanatı ustası gibi duruşunun belgesi. Söylemeden edemeyeceğim. Yaşamın ölüme varan uç boylarında yazılmış böylesi kitapların her gün yayımlanmadığı bir toplumda yaşıyoruz. Bizi böyle bir kitap heyecanlandırmıyor, altüst etmiyor, belki okuduktan sonra yaşama daha farklı bakmamızı sağlamıyorsa, tekmil duyularımız köreldi galiba diye düşünüyorum. Yayımlanan sıradan romanların satırları arasında özel ilişkiler bulup çıkaran, bunları ya da kendi özel ilişkilerini gazeteler ve dergilerde sayfa sayfa yayımlayarak sansasyon yaratmayı pek seven gazeteci yazarlar, Abidin Dino’nun bu sarsıcı kitabının ayırdında bile değiller. Ayırdında olacaklarını da sanmıyorum. Sıradan’a duyulan bu denli uyuşturucu bir bağımlılık ve sıradışı karşısındaki bu denli uyuşuk bir kayıtsızlık, adamı zıvanadan çıkarıyor.
Halil Cibran’ın bir sözü geliyor aklıma: “İstek, yaşamın yarısıdır; kayıtsızlık ise, ölümün yarısı.”

Ölümün garip çekiciliği
Abidin Dino’nun Ölüm mü? Ne Buluş! adlı kitaptaki, ölümle ‘saklanbaç oynayan’ notları ürpertici. Ama ürperme aşamasını atlattıktan sonra, tıpkı o notları yazan gibi siz de ölüm karşısında gülümsemeye, dahası kendinize güvenmeye, giderek eğlenmeye başlıyorsunuz.
Şu notlar, 1980-1990 arasındaki yıllardan:
“Bilinçli, bilinçsiz tehlikeyi bile bile garip bir çekiciliği var ölümün, ona yardım etmek için gerekeni yapıyoruz.
“Ölüm, birkaç kez elimden kurtuldu kaçtı, boşuna saklanıyor, nasıl olsa onu yakalarım. Er geç şurasında ne kaldı ki!
“Kimin aklına gelir?
“Nâzım, dünyanın bir gün yok olmasına yakınıyor şimdiden. Dünyanın ölümüne ağlıyor peşin. Böylesi bir ağıt hiç yakılmamıştı yeryüzünde. Yeryüzünün geleceği için acı duyulmamıştı. Ne geniş bir insanlık açısı! Bunca …. [sözcük okunamadı] uzaklara kederlenen şair, bunca yakın küçücük olaylarımıza da yakınmayı becermiş.
“İçimde bir savaştır gidiyor. Ekranda görebilsem olan biteni. Çevirme hareketlerini, saldırışları, geriye çekilmeleri, kimi kimi…
“Hızır Aleyhisselâm doktor kıyafetinde koridorda dolaşıyor. Arkasında bir sürü saygılı melekler, zar zor kanatlarını saklıyorlar beyaz giysileri altında.
“Hastanenin kokusu olmasa. (Gerçi iyiliğimiz için.)
“Yüreğimin grafiği, 7 Richter dereceli bir zelzele grafisinden daha iniş çıkışlı.
“Analizler geldi. Hiçbir şey bulamıyorsun bereket versin. Doktorların eciş bücüş okunmaz el yazısı, yitmiş bir uygarlığın ideogramları.
“Bunuel’in Endülüslü Köpeği sandılar beni. Koskoca bir iğne batıroılar gözüme bugün.
Gözüm, göz çukuruna sığmıyor iğneden sonra. […]
“Koridorda bir konuşma: Hayır, Mösyö, benimkisi otomobil kazası filan değil, yılbaşında açtığım şampanya şişesinin tıpası!
“Başka bir konuşma: Yanlış! Söyledim doktora, taktığı gözün rengini tutturamamış, birbirine eş değil gözlerimin rengi, siz ressamsınız, söyleyin, renkler başka başka değil mi?
“Teselli ediyorum: Kadınlar, başka başka renkli gözü olan kedilerden ve de erkeklerden çok hoşlanırlar. Talihli adamsınız, gönül işlerinizi yâver gidecek.
“Biraz teselli oluyor.
“Gün sonu hastaların hastaneden çıkma umutları güneşle beraber batar.
“Terliklere ulaşmak! Kaşık nerede? Yastık sert…

Sözün özü
Yıkımların en ürküncü olan ölüm, aslında bizi hiç ilgilendirmez; çünkü biz varken o yoktur, o varken biz artık yokuzdur. Epikuros

Bir insanın yapabileceği en iyi şey, doğmak ve doğar doğmaz ölmektir.
Pietro Aretino

Gitti, çoğunluğa katıldı. Petronius

Ölüm ne bulursa mideye indirir; tazecik kuzuyu da, kocamış koyunu da. Miguel de Cervantes

Yaşamayı öğreniyorum sanırken, ölmeyi öğreniyorum.
Leonardo da Vinci

İnsan bir ölür, pir ölür. Moliäre

Anlamaya başlamanın ilk belirtilerinden biri, ölme isteğidir.
Franz Kafka

Ölümü hiç görmediniz mi? Öyleyse her gün aynaya bakın, onu bir cam kovanda arı gibi çalışırken göreceksiniz. Jean Cocteau

Ölmekten korktuğum falan yok. Sadece o sırada orada olmak istemiyorum, o kadar. Woody Allen

Yaşam’a dedim ki: “Ölüm’ün sesini duymak istiyorum.” Ve Yaşam sesini hafifçe yükselterek, “Şu an duyuyorsun,” dedi. Halil Cibran

***“ÖLÜM BİR BULUŞ MU, DEĞİL Mİ?”
“Sırtüstü yatmış olarak beni yıldızlara mı fırlatacaklar?”
Önsözün önü

Çok kısa sürede okunan bu küçük kitabın, aslında dolu dolu süren bir yaşamın kıyıya köşeye karalanmış son notları olması insana başlarda garip geliyor. Sayfa aralarında görülen, sanatçının çizdiği son 7 desen de işin içine girince, sadece bir günlüğü değil aynı zamanda bir ressamın günlüğünü okumanın ayrıcalığını da ister istemez hissedeceksiniz.
Bir solukta okuyacaksınız okumasına da, herkesin orada bulunmaktan pek memnun olduğu ama birden elektriklerin kesilmesiyle karanlıkta kalanların birbirini aradığı bir lunaparkın uğultusu gibi, zihninizi, yaşamınızı anlam sorularına boğmasına da karşı duramayacaksınız.
Abidin Dino’nun, kitapta yazdıklarının yayınlanacağı gibi bir düşüncesi yoktu elbet. Galiba kitabın en güzel tarafı da bu. Her şey doğaçlama bir oyun, tamamen kurgusuz. Dünyada belki de milyonlarca insanın yaşadığı, hastanede geçen son günlere dair, ironik ama bir o kadar da şiire öykünen, samimi sözcükler? Bütün bunlar arka kapağında da geçtiği gibi “okuyucuyu da ölümle eğlenen” bir hale getirebilir.
İçimizde gözaltına aldığımız ölüm olgusuna, bilincin farkındalık ölçütlerine uygun olarak bakılabilecek ender kitaplardan biri.
Yaşamının belki de büyük bir kısmının yollarda geçtiği ya da bir dostunun söylediği üzere “ona ait imgelerin yollara, kervansaraylara, Boğaziçi geçitlerine eş olduğu” Abidin Dino’nun, şimdi ne tür bir yolculukta olduğunu hiçbirimiz bilmiyoruz.
Bildiğimiz tek şey, bir gün bu “buluş”u seyretmekten öteye geçerek, henüz tahmin yürütemediğimiz bir biçimde ona dahil olacağımız.

O yüzden, gezindiğimiz bu lunaparkta devasa boyuttaki bir oyuncaktan düşerken bile, Dino’nun direnç formülünü hatırlamakta fayda var düşüncesindeyim:

“Acılara, korkulara, albastılara gülmek”…
Kitabın özetine başlamadan önce kıymetli yazar Ferit Edgü’nün kitaba yazdığı sunuyu buraya almak daha anlamlı olacak:
Bu elinizdeki kitap, bir yaşam kitabı mı, bir ölüm kitabı mı? Bu notları bir araya getirdiğimde, yayımlayıp yayımlamamaya karar vermek için, kendi kendime hep bu soruyu sordum.
Yaşamı bunca seven, dünyaya bunca bağlı ve bu dünyadan başka bir dünyaya inanmayan bir insanın, yaşamı boyunca, kendisini ölümün kıyısına götüren hastalıklarla, sözcükler, çizgiler yoluyla giriştiği sonsuz bir söyleşiye girmiş olması, hatta yaklaştığını bildiği o “son an”da bile, bu söyleşiyi sürdürüyor olması, ölümü doğumundan beri yaşamına eşlik eden bir yoldaş olarak görmesi, belki biz, yalnız ölümden değil, yaşamdan da korkan, böylece yaşarken ölenlere bir ders olur düşüncesiyle yayımlamakta karar kıldım.
Yaşamı, her zaman belki olduğundan fazla ciddiye alan bu adamın ölümle eğlenmesinin notlarını bulacaksınız bu küçük kitapta.
“Bir beyaz kuğunun bir beyaz kelebeği yuttuğu”, adına ölüm dediğimiz bu olgu, son soluğunda düştüğü notta dediği gibi: “Ne buluş!”
Şimdi, yattığı hastane ve kliniklerin adlarıyla başlayan bölümlere tek tek değinerek kitabı anlatmaya başlayabiliriz.

Clinique Prof. Truc (Montpellier) Şubat 1967
Hastanede geçirdiği günlerin başlangıcında sevgili eşi Güzin Dino ile baş başa geçirdiği anlar yer alır. İyi geldiğini söyleyerek arada resimler çizmektedir. Eşi Güzin Dino da o kadar yorulur ki, arada “hanginiz hastasınız?” diye sorular sorulur. Radyografi odasına yaptığı ziyaretlerde odaya yaptığı benzetme ilginçtir: “Sırtüstü yatmış olarak beni yıldızlara mı fırlatacaklar?” (s. 10)Karısının hastaneden gitmek zorunda kalmasıyla, odacılarla, hemşirelerle daha haşir neşir olur. Hatta bir odacının ona ünlü ressam Degas’ın resimlerini göstermesi, onda tekrardan resim yapma isteği uyandırır.
Bir gece sonra düşüne yine bir ressam olan Tzara girer. Bir kente bakarlarken sohbet ettiklerini anımsar.Vietnam Savaşı’nın olduğu yıllardır. Nazım’dan bahsederler. Dostlarından gelen mektupları okurken, sevgili karısının hastaneye ilk yazdığı mektubu bulur. İsteği üzerine Güzin de kendisine yazdığı ilk mektubu bulup getirir. Mektubun son cümlesi bu derin sevgiyi, bağı açıklar gibidir: “Ne iğne, ne hap, ilaçların ilacı sensin. Sanırım en önemlisi, içime damla damla sinen sevgili gözlerin. İyileşeceksem beni onlar iyileştirecek.” (s. 14)
Zaman zaman tek cümlelik kısa notlar alır günlüğüne. Her bir anı tek cümleye sığdırmakta hiç zorlanmaz. Güzin Paris’e gidince hem üzülecek hem de sevinecektir. Hastanenin hemen karşısındaki otelin önünde duran karısına el sallayarak vedalaşır.

Hotel Dieu (1980-1990 arası)
İçtiği uyku ilaçları, odaların boşaltılması, sabah yapılacak ameliyat için hazırlıklarla başlayan bu bölümde giriş cümlesi dikkat çekicidir: “Bilinçli, bilinçsiz tehlikeyi bile bile garip bir çekiciliği var ölümün, ona yardım etmek için gerekeni yapıyoruz.” (s. 21) Kendi hastalığını bir an unutup, koridordaki bir hastayı teselliye bile girişir. Günün sonunda hastaların hastaneden çıkma umutları bir güneş gibi batacaktır.

Hopital Laeneck (24.9.1990)
Hiçbir şeyin çok da fazla umurunda olmadığı dönemlere kaydığı günlerdir. Mina Urgan bir gece düşüne girip merakla yüzüne bakar. Yaptığını tasdikler gibi ona “aferin kıza, böyle şeyleri hiç kaçırmaz” (s. 23) laflarını yükseltir.
Dördüncü gün Paris sokaklarında bulur kendini.

Hopital Necker (1990)
Fransızca’dan tercüme edilen bu bölümde, İstanbul’dan gelmesi için davetler alır. Akşam gün batımında Roma’nın taşlarını, surlarını, saraylarını, kiliselerini düşler. Melih Cevdet Anday’a bir mektup yazar. Çok kısa süren bu bölümün son cümlesi yarıda kalmıştır.

Hopital Necker (29 Nisan 1991)
Defalarca tekrarlanan ışın tedavisi seanslarından biridir. Fakat bu sefer mutlu bir haber gelecektir, boynu kötü hücrelerden temizlenmiş ve artık ışın tedavisine gereksinim kalmamıştır. Telaşla Güzin’i aramak ister. Başhemşire, Abidin Dino’yu sürekli içtiği radyoaktif maddeyi hazırlayan kadın doktorla tanıştırır. Aralarında neşeli konuşmalar geçer. “Peki diyorum, bir aşkı silip süpürecek İsotope dozunu buldunuz mu?” (s. 33) sorusunu soran Dino’ya, kadın da şirin cümlelerle cevap verir.
Ambulansta içsel sorguları devam eder. Karısının yeryüzündeki hangi renklerden oluştuğunu bulmuştur.

Instıtut Gustave-Roussy (21.9.1991, saat 20.45)
Sessiz bir hastane odasında, evdekinden daha az tedirgindir. Küçük radyosundan klasik müzik notaları dökülürken, zihninde bir merdiven belirir. Notalardan örülü bu merdivende, kendinden geçmiş bir sürü basamak hayal eder. “Bir ömür boyu in, çık, koş, yetiş, sev, çırpın!” (s. 38)
Ameliyatının gerçekleşmesinden sonra, uyandırma odasında hemşirelerle neşeli sohbetler eder. Güzin’in gelmesiyle ortalık şenlenir, her şey anlamını tekrar kazanır. Getirdiği gazeteleri okurken, savaş haberleri tarihin hızlandığı düşüncesini getirir. İstanbul’u özlemiştir. Sabah hastaneden çıkarken, hastaların birbiriyle olan ilişkileri için birkaç cümle yazmadan edemeyecektir. Türk insanın şahane paylaşım duygusunu, Yeniköy ve Beykoz’da geçen birkaç diyalogla anlatır.
Nihayet eve dönme zamanı gelmiştir. İnsanlar arasında tekrardan dolaşır dolaşmasına da, hayalet rolüne alışamamıştır. Kafasında bir cümle defalarca sayıklanır. Anlamsız olduğunu düşünür.
Çok geçmeden hastane gidiş gelişleri tekrar başlar. Bir sürü tetkik, ilaçlar, odasında asistanlar tarafından sorguya çekilmeler. Vücudunda biriken ödemin boşaltılması gerekir. Geceleri daha çok yazmaya başlar. Radyosu, tüm bekleyişlerini hafifletir bir biçimde ona eşlik eder.
John Berger kızıyla beraber iki kez ziyaretine gelir. Bu ziyaretlerin sonunda ressamın marifeti üzerine Dino’ya iki sayfalık bir mektup yazacaktır.
Ölümü iki kez deneyecektir bu esnada. Uyanışları, uyuklamaları devam eder. Aradan günler geçer. Elleri bir çınar yaprağı misali kurumuştur. Bir ara eve gitmesine izin verilir. Ama bu geçici bir süreyle gerçekleşir. Hastalığı vücudunun çoğu organında bozukluklara yol açar. Uykusuzluk nöbetlerinde “Ölümü sakın adam yerine koymayın, yoksa kendini bir şey sanabilir.” (s. 62) cümlesini düşer not defterine.
Artık bedenindeki uzuvları bile birbirine yabancılaşmıştır. Günler geceler birbirine karışır. Ölümle kıyasıya bir pazarlık yapma derdine düşmemiştir hiçbir zaman ama, yine de kendini denizin ortasında yalpalayan, battı batacak gibi çırpınan bir gemi olarak düşünmekten alıkoyamaz.
“Damla damla serum. Bunca acı suyun ne işi var kanımın içinde!

İlaç saati!
Yemek saati!

Ölüm mü?
Ne buluş!” (s. 68)

Ölümünden bir gün önce düştüğü son not budur.

Kitaptaki resimler hakkında
Sayfa aralarında rastlanan resimler, resimden ziyade bir çizgi karmaşasını andırmaktadır. Ölümle eğlenen bir adamın kendine bakan gözleridir hepsi.
Mürekkebin tel tel, yumak yumak bir halde beyaz kâğıtlarda oraya buraya koşuşturmasıdır belki de.
İlk bakıldığında Abidin Dino’nun yüzü, bir karikatür sayfasından fırlamış gibidir, ama gülümser gibi görünse de gözlerinde acı bir hüzün de vardır.
O karalamaların içindeki her bir çizgi, aslında bir kelimeye denk düşebilir. Yazma eyleminin kurtarıcılığının suskun kaldığı anlarda, bir ressamdan beklendiği üzere çizgilere yol vermiştir.
Renkler ölüm havasından mıdır nedir, uğramamışlardır bu desenlere, ama Dino, zaten hayatın renklerinden birkaçını sevgili Güzin’ine yüklememiş miydi?
(Aslında ben, bu işe hiç girişmeyecektim. Varlık-yokluk tartışmasını tümden ortadan kaldırmış bir adama mektup yazmak akıllıca mı, ya da benim harcım değil mi, bilmiyorum. Gerçekleştirip gerçekleştirmeme konusunda çok düşündüm ama, yine de deneyeceğim.)

Sevgili Abidin Dino,
İnişlerimin ve çıkışlarımın yaşamımı bir hayli istila ettiği bir dönemde okudum ben “Ölüm mü? Ne Buluş!”u. 2005 yılının Haziran ayıydı hatırlıyorum. Anadolu’nun taşra denilebilecek kasabalarının birinde, masallardan kovulup kendi masalımı yaratma derdine düştüğüm zamanlardı.
Tuhaf bir tesadüfle o günlerde bir dostum İnternet üzerinden senin çizdiğin “mutluluğun resmi”ni göndermişti. (Siz demeyeceğim üzgünüm, 1. ve 2. tekil şahısları kullanmak daha samimi.) Elimdeki kitabın kapak resmindeki çizgilere baktım önce, sonra “mutluluğun resmi”ne. Birinde sayıklama odasında sorguya çekilen hasta bir beden; ölümle meşk etmek istercesine, kayıtsız… Diğerinde tüm sefilliğe karşın, pencereden sızan gün ışığıyla, bir yatakta sıkış tepiş, ama tebessümle uyuyan kalabalık bir aile. Kedisi, horozu, babanın tuttuğu şemsiye de cabası. Ne çelişki… Ama bu her şeyi doğruluyordu. Neyi mi? Kitaptaki bir cümleyi. “Acılara, korkulara, albastılara gülmek gerek.” Hem bu cümle, zihnimdeki karnavalın yapıldığı şehirde, dimdik yürüyen insanların yaşadığı bir sokakta ışıklı bir panoda asılı duruyor. Bu güzel…
21. yy tuhaf bir zaman dilimi. Oradan nasıl görünüyor bilmiyorum, ama zaman zaman teknolojiden iğrenen biri olarak, nedense kendimi bu zaman dilimine ait hissetmiyorum. Sanki yıllar öncesinde, senin ve diğerlerinin yaşadığı yıllarda var olmuşum da, sonra birileri gelip apar topar beni bu yüzyıla atmış gibi hissediyorum. Sanki Liman Grubu’nun açtığı sergide ben de vardım. Oradaydım evet, balıkçıların arka tarafında, eski bir sandalın içinde, ağları kenara atıp oturuyordum. Tuhaf değil mi? Gülümsetebilir bu seni, ama ne yapayım? Aslına bakarsan bu hayal beni de gülümsetiyor.
Ölüm bir buluş mu değil mi, bu soruyu sordum kendime biliyor musun? Her şey akıp gidiyor aslında: Gece, gündüz, melek, şeytan, yeryüzü, gökyüzü, onca insan silueti… Her şey akıp gidiyor. Geriye bir tek ölüm kalıyor. Yanılıyorum belki de. Goethe’nin “Faust”un da geçen bir repliği hatırladım şimdi. “Gemi batarken çatırtılardan korkmak da neyin nesi?”
Evet en iyisi bu belki de. Korkmadan, zamanın her zaman iki kat güçlü çıkacağını bilerek ve hissederek yola devam etmeli. Aşk; çok güzel suluboya bir resim gibi olmasa da çoğu zaman, kurşun yarasıyla acıdan kıvranan sevgiliyi öldürecek kadar da çok sevmeli… Senle Güzin, ne güzeldiniz hem. Sevdiğim adamın hastane güncesinde adı bunca geçen bir kadın olmayı ne çok isterdim. Belki de olur bir gün, bilinmez ki…
Şimdi kalkmalıyım. Bazen anlamlı mı anlamsız mı olduğuna karar veremediğim bir koşuşturma içerisindeyim. Neyse boş ver, bu mühim değil. Hem, incelikler atölyesine (sinemaya böyle diyorum ben) girme peşindeyim. Bu atölyede sen de gezindin zamanında. Beni anlayacağını biliyorum o yüzden…
Sevgiyle…
Aylin Parakos
(Kendisinden epey büyük, Dünya adlı gezegenden)

Abidin Dino kimdir?
1913 yılında İstanbul’da doğan ve Türkiye’de resim sanatının öncülerinden olan Abidin Dino’nun yaşamı çoğunlukla yurt dışında geçti. Mesela daha doğduğu yıl, ailesi İstanbul’dan ayrılarak İsviçre’nin Cenevre kentine yerleşti.
Sanatsever bir ailenin ve çevrenin içinde büyüyen Abidin Dino’nun resme olan ilgisi erken yaşlarda başladı. Bir süre de Fransa’da kaldıktan sonra, 1925’te ailesiyle birlikte İstanbul’a dönen Dino, Robert Koleji’ne girdi. Ancak burada derslerine yoğunlaşmak yerine resim ve karikatür yapmaya çalışıyordu. Sonunda okulu bıraktı. Bu alanda kendi kendini yetiştirmeye çalışıyor; karikatürler, resimler yapıyor ve bu arada edebiyatla da ilgileniyordu.

Dino’nun edebiyata olan ilgisi ise, ressamlığın yanı sıra daha sonra da sürdü. 1931’de “Artist” adlı dergide ilk çizgileri ve yazıları yayımlanmaya başladığında 18 yaşındaydı. Bu arada Nazım Hikmet’in şiir ve oyun kitaplarına kapak desenleri çizdi. Artık çizgileri belirli bir olgunluğa ulaşmış, ressam olarak kendini kabul ettirmişti. Ama henüz hiçbir resim akımına bağlı değildi. Ağabeyi şair Arif Dino’nun yenilikçi düşüncelerinden etkileniyor, resim çalışmalarını yenilik arayışları içinde sürdürüyordu. 1933’te ressam arkadaşları Nurullah Berk, Cemal Tollu, Zeki Faik İzer, Elif Naci ve Heykeltraş Zühtü Müritoğlu’yla birlikte “D Grubu” adıyla anılacak olan topluluğun kurucuları arasında yer aldı. Bu topluluğun başlangıçta ortak bir resim anlayışı yoktu. Ama düşünce yanı ağır basan resimler yapmak amacında ve Batıda gelişen çağdaş akımlarla boy ölçüşecek bir yenilik peşindeydiler. Bu doğrultuda yaptıkları resimlerle birçok sergi açtılar.

1933 yılında SSCB’li yönetmen Sergay Yutkeviç “Türkiye’nin Kalbi Ankara” adlı filmi çekmek için Türkiye’ye geldiğinde, Abidin Dino’nun resimlerini görerek ilgilendi. Dino’nun SSCB’de dekoratör ve ressam olarak kendi çalışmalarına akıtılmasını istedi. Dino bu çağrıya uyarak, SSCB’ye gitti ve 3 yıl orada kaldı. 1937’de Paris’e yerleşen Dino, bir süre burada da resim çalışmaları yaptıktan sonra 1939’da Türkiye’ye döndü.

O yıllarda ressamlar arasında, İstanbul’da yaşamını güç koşullar içinde kazanan yoksul insanlara, özellikle de ekmeğini denizden çıkaran balıkçılara karşı büyük bir ilgi başlamıştı. Abidin Dino’nun da içinde bulunduğu “Liman Grubu” diye de anılan “Yeniler” adında bir topluluk 1941’de Liman çevresindeki balıkçıları konu alan ve yankı uyandıran bir sergi açtı. Abidin Dino aynı yıl siyasal nedenlerle önce Mecitözü’ne sonra da Adana’ya sürgüne gönderildi. Sürgündeyken Adana’da “Türk Sözü” gazetesini yönetti. “Kel” adlı bir oyun yazdı. Bu dönem resimlerinde Çukurova’nın pamuk işçilerini konu aldı.

Daha sonra İstanbul’a dönen ve 1951’den sonra Paris’te yaşamını sürdüren Dino, zaman zaman Türkiye’ye gelerek kişisel sergiler açtı. “Esrarkeşler” (1931-32), “Parmak İstifleri” (1931-32), “İkinci Dünya Savaşı” (1952) adlı dizileri gerçekleştirdi.

Tek bir konu çevresinde yaptığı resimlere de belli bir ad vererek “İşkence” (1955), “Atom Korkusu” (1955), “Uzun Yürüyüş” (1955), “Uzay” (1959), “Adalar” (1964-65), “Savaş ve Barış” (1966) ve “Çıplaklar” (1976) diye sergiledi. Yaşar Kemal’in “Deniz Küstü” (1978) adlı romanını İlhami Bekir’in “Unuttum” (1979) ve Melih Cevdet Anday’ın “Tanıdık Dünya” (1984) adlı şiir kitaplarını resimledi.
Sanatçı ayrıca “Çingeneler” (1950) adlı bir filmin senaryosunu yazdı ve yönettiği “Gol” adlı belgesel bir filmle yurt dışında Flaherty Ödülü’nü aldı (1966).

1993 yılında Paris’te bir hastanede, bahsettiğimiz kitabın notlarını yazdıktan sonra, yaşama veda etti.

Ölüm mü? Ne Buluş! / Anı, Abidin Dino, Sel Yayıncılık, 2005, 72 sayfa

*Sennur Sezer, Abidin Dino?nun ölüme direnişi yazısı, evrensel.net
**11/02/2005 Radikal Kitap Eki Celal Başlangıç
***Aylin Parakos

Yorum yapın

Daha fazla Biyografi Kitapları
Mühürlenmiş Zaman – Andrey Tarkovski ‘İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir.’

"İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun,...

Kapat