Orhan Veli: Birtakım insanlar dünya işlerini, ciddi olan işler, ciddi olmayan işler diye ikiye ayırıyorlar.

CİDDİ
Birtakım insanlar dünya işlerini, ciddi olan işler, ciddi olmayan işler diye ikiye ayırıyorlar. Böyle bir tuhaflığa, zaman zaman kendim de düşmüş olmalıyım ki bugüne kadar o adamlara “Hangi işler ciddidir, hangisi değildir?” diye yahut da “Ciddiden neyi kasdediyorsunuz?” diye sormadım.

Ne cevap verirlerdi, kesin olarak bilemiyorum — herhalde kendileri de bilmezler — ama az çok kestirebiliyorum. Mesela bazılarına göre, ilim ciddidir, sanat değildir; nesir ciddidir, şiir değildir; tragedya ciddidir, komedya değildir; olgun adamlar ancak ciddi işlerle uğraşır; ciddi olmayan işlerle uğraşan adamları ciddiye almamak lazımdır.

Hükümlerine esas olan ölçüler nelerdir, bunu da anlayamıyorum. Bakıyorum, bir zat, günün birinde bir hikâye kitabı çıkarıyor. Ama kendisi ciddi olduğu için, ciddi mevkiler elde etmiş olduğu için kitabının üstüne imzasını koymuyor. Öyle ya, politika işleriyle uğraşmış, yüksek mevkilere çıkmış; yakışık alır mı bu kadar önemli bir zatın hikâye gibi gayrı ciddi bir esere imzasını atması. Bu memleketin yüzlerle politika adamı yetiştirip beş tane hikâyeci yetiştirmemesi mühim değildir. Mühim olan ciddiyettir. Yüz sene sonra bugünün ünlü politikacısını kimsenin bilmeyeceği, fakat gerçek bir hikâyecinin asırlarca yaşayacağı meselesi de mühim değil. Tek, bugün ciddiyeti elden bırakmamak lazım.

Hani mesleğin yahut zenaatin iyisi kötü olmaz, derler. Ben de, işin ciddisi yahut gayrı ciddisi olabileceğine inanmıyorum. Bence ciddiyet, işi benimseyiştedir. Yani bir iş o işi gören tarafından ciddiye alınıyorsa ciddidir, alınmıyorsa değildir.

Bütün ömrünü karikatürcülüğe vermiş bir insanı, bir komedya yazarı olabilmek için kırk sene çile çekmiş bir adamı ciddiye almayacağız da, ilmi bir tartışmaya alay olsun diye karışıvermiş bir insanı mı ciddiye alacağız? Ortaya bir iş koyabilmek için varını yoğunu feda eden kişi, gördüğü iş ne olursa olsun, ciddidir. O iş bir karikatür olabilir, gülünçlü bir fıkra olabilir, bir tekerleme olabilir, her şey olabilir. Yeter ki onu meydana getiren insan, o işin önemini anlamış, heyecanını duymuş olsun. Sahneye çıkacağı vakit tir tir titreyen bir komedya oyuncusu, çatık kaşlı insanlar karşısında bir konferans irad eden bir bilginden daha az ciddi değildir; en az onun kadar ciddidir.

Demek ki ciddiyet, işte değil, işi görende; daha doğrusu, işi görüş şeklinde. Gel gelelim, ciddiyet meraklıları oraya da burunlarını sokmuşlar. Ciddiyi getire getire, bir tavır haline getirmişler. Bu satırları yazarken en çok edebiyatı düşünüyorum. Ciddiyet, edebiyata, galiba lügat paralama hastalığından miras kalmış. Nihayet o hale gelmiş ki bir edebiyat eserinin ciddi sayılabilmesi için anlaşılmaz bir dille yazılması şart olmuş. Bir makalede hiçbir fikir bulunmayabilir; ama mutlaka cafcaflı bir dille yazılmalıdır. İstediğiniz kadar fikir söyleyin, açık bir dille, halkın diliyle konuşuyorsanız beş para etmez. Satamazsınız kendinizi. Mesela bir yazar vardır, son zamanlarda bir siyasi parti tarafından kiralandı, senelerdir aynı fikirleri geveler durur. Söyleyecek hiçbir şeyi kalmamıştır. Ama yine de ciddiye alınır.

Sebebi o cafcaflı dille konuşması, bir Hacivat edasıyla yüksek perdeden konuşmasıdır. Kulağını mı gösterecek? Kestirme yoldan göstermez. Edebiyatın da kendine mahsus adabı vardır. Kolunu ensesinden dolaştırır, öyle gösterir. Hiçbir yazısını okuyamıyorum. Arada sırada bir tek cümlesi gözüme ilişiyor. O ciddiyet yaldızının altında sırıtan fikir boşluğu rikkatime dokunuyor. Bir gün o biçim adamlardan biriyle konuşuyordum. Bana bir aralık, “Vezinsiz kafiyesiz şiirlere ne dersiniz.” diye soracak oldu. Ama kitaplara has olan o dil, adamcağızı o kadar zehirlemiş, ciddiyet öyle içine işlemişti ki, soracağını düpedüz soramadı. Aradan yıllar geçti, ilk cümlesini hâlâ unutamıyorum. Şöyle başlamıştı.

“Vezinsiz ve kafiyesiz şiir meselesi son zamanlarda efkârı umumiyeyi yakından alakadar etmektedir diyebiliriz.”

Bu zat, mesela “teşekkür ederim” diyeceği yerde, herhalde şöyle bir cümle kurmayı daha ciddi, daha doğru bulur.

“Sonsuz teşekkürlerimi arzetmekle kesb-i şeref eylediğimi bildirmekten mütevellit memnuniyetlerimi beyanla müftehirim.”

Bir gün de Düzce’de bir otelin sahibiyle konuşuyordum. İlkin benimle herkesin konuştuğu gibi konuşuyordu. Sonradan, şair olduğumu öğrenince, ağzını birdenbire değiştiriverdi. “İki ay mukaddem, mehma imkân, evleviyetle” falan gibi kelimeler kullanmaya başladı. Herhalde “bir şairle konuşmak, halkla konuşmaya benzemez” diye düşünmüş olmalı.

Bu ciddi insanlar karşısında duyduğum üzüntü, bana, şairliğimi düşündüğüm zaman daha ağır geliyor. Kimi zaman da, “Ne olurdu,” diyorum. “Ben de onlar gibi ciddi olabilseydim!” O zaman ciddiyeti emeğimde aramayacak, şatafatlı edamla yetinip rahat edecektim. Öyle olabilseydim herhalde “Rakı şişesinde balık olsam” demezdim. Ciddiyeti manasında olan sözler söyler, nutuk gibi şiirler yazardım. Varsın şiir olmasın, “Rakı şişesinde balık olsam” diyeceğime, mesela “İnsanlık kan ağlıyor” der, daha çok ciddiye alınırdım.

Ama değil. Ben de biliyorum ciddi’nin ne olduğunu. Gördüğüm işin iş olduğuna, güç olduğuna inanmak istiyorum. Göz boyamak istemiyorum. Şiir mi söyleyeceğim, her şeyden evvel şiir söylemeliyim. Romancı mıyım, her şeyden evvel roman. Hiçbir şey olmadan ciddi olmak! Ne yalan söyleyeyim, aklım ermiyor buna.

Orhan Veli Kanık
(Varlık, 1.4.1947)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here