Kim Suçlu? – Orhan Veli

Sanattan fayda ummaya kalktık mıydı bu faydanın kimin için olacağını da ister istemez düşünmek zorunda kalıyoruz. Bununla beraber, böyle bir mesele karşısında bulunmak, sanatın şu zamanda bir tek kişi için olamayacağını anlamamızı pek o kadar güçleştirmiyor.

En basit adamın aklı bile derhal kabul ediyor ki bir sanat eserinden beklenen fayda; kundura gibi, esvap gibi, herhangi başka bir matah gibi bir tek insana ait olamaz. Bu fayda olsa olsa, kalabalıklar için, cemiyetler içindir. Böyle olunca eser kime hitap edecektir? Yani ne cins kalabalığa; bütün insanlara mı, yoksa bazı sınıflara mı? Yoksa sınıftan mücerret birtakım okumuş yazmış ve zevkleri bir sanat eserini anlamaya yetecek kadar incelmiş olanlara mı? Gönül, artisti anlayacak insanların mümkün mertebe çok olmasını istiyor. İstiyor ama, bu istek de nedense bir türlü tahakkuk edemiyor. Neden acaba? Kabahat sanatkârda mı; yoksa seyircide, dinleyicide veya okuyucuda mı? Bu mesele üzerinde söz söylemiş olanlar suçu kâh bir tarafa, kâh da öbür tarafa yüklemişler. Ben şimdilik bu iki görüşten hiçbirine yanaşamayacağım. Ne sanatkârın günahına girmek istiyorum, ne de amatörün.

Arkadaşım Melih Cevdet bir ara diyordu ki “Şiiri herkesin kolayca anlayabileceği bir hale getirmeliyiz. Şiir söylemenin kuşların ötüşünden farkı olmamalı.” İşte suçu artiste yükleyen görüş. Bu bahsi, aynı görüşe sahip bir ressam arkadaşımla da konuştum. Melih’in sözünü çok beğendi. “Doğru, dedi, bu neden kabil olmasın?” Aynı isteği kendim de duymuş olduğum halde işin güçlüğünü biliyordum. Bu istek, ilkin, teknik denilen şeyin ortadan kaldırılmasıyla kabil olacaktı. Bilmiyorum yeter mi, tekniğin ve ona bağlı olarak estetik endişesinin ortadan kalkabileceğine pek aklım yatmadı. Zevklerimiz, dünya görüşlerimiz o ressam arkadaşla biribirine epeyce yakın olduğu halde ben onun yaptığı resimlerden hangisinin güzel, hangisinin çirkin olduğunu bir türlü ayırt edemiyordum. Sonra yine birtakım ressamlar üzerinde ayn ayn fikirlere sahiptik ve o daima benden daha çok şey söylüyor, benim anlamadığım yahut yanlış anladığım hakikatleri bana izah etmeye çalışıyordu. Demek ki o benden daha çok anlıyordu. Bunun sebebini kendisine, bir musikişinas yanındaki vaziyetimizin biribirinden farklı olmadığı halde musikişinasınkinden çok farklı olduğunu görmemiz üzerine, daha kolay anlattım. Bu sebep; o işle uğraşmış olmaktan, o işe senelerce emek verip senelerce üzerinde düşünmüş olmaktan başka bir şey değildi. Çünkü, ben de onun kadar, hiç değilse onun hitap etmek istediği insanlar kadar sanatkâr yaratılmıştım. Bu işlerde emeğin hissesinin asla inkâr edilemeyeceğini ve sanatta yok edilmesi imkânsız bir teknik taraf bulunduğunu kabul ettikten sonra, amatörün anlayış derecesini tayinde yaradılışın hesaba katılıp katılamayaca­ğını da düşündük. İnsanlar bu dünyaya muhakkak ki aynı hesaplarla gelmiyorlardı.

Bir gün Yahya Kemal’le konuşuyordum. Bana apartmanları göstererek dedi ki “Köşkleri var, arabaları var, halayıkları var. Fakat hiçbir zaman bizim duyduklarımızı duyamıyorlar, bizim düşündüklerimizi düşünemiyorlar. Biz düşünüyoruz, düşünülmüş halde kendilerine anlatıyoruz; yine de anlamıyorlar.” Bu, adamcağızların sadece kendi kabahatleri değildi. Sadece, bizim uğraştı­ğımız işleri umursamamaktan ileri gelmiyordu. Suç; analarına babalarına ve onları dünyaya o cümle-i asabiye ile getiren hadisata aitti.

Ben o insanlara kaderlerini başka yollarda aradıkları için minnettarım. Halbuki bir de başlarımızın belaları var. Onlara sanatın ne olduğunu öğretmek için çektiğimiz emek, kendi öğrendiklerimiz uğrunda çektiğimiz emekten bin defa büyük. Mübalağamın dehşetinden bu işin imkânsız olduğunu derhal anlamışsınızdır sanırım. Amma şimdi bana, “Ne zoruna? Mecbur musun onlara sanatı öğretmeye?” diyeceksiniz. Heyhat, mecburum. Çünkü onların hepsi okuyup yazması, daha doğrusu, yazması olan insanlardır. Okuyup yazması olmayan binlerce insanı onlar zehirlerler. Bu zehirleme işini, çok kere, sanat terbiyelerinin gayrı kâfi, ihata kabiliyetlerinin gayrı kâfi olduğunu bilmediklerinden yaparlar. Bu itibarla, kendilerini suçlu olduklarına, zavallı olduklarına, hiçbir şey olmadıkları halde daha birçok şey olduklarına asla inandıramazsınız. Son cümlemin doğruluğunu, yazımı okuyanlardan hiç kimsenin bu sözümü üstüne almamasıyla ispat edeceğim.

Sanat tarihinde birçok hamleler var. Bu hamlelerin sosyal ihtiyaçlara cevap olduğunu da kabul edelim. Fakat bu yukarda bahsedilen cinsten okur yazarlar her devirde mevcut olduğuna göre; o yeni sanat hamlelerinin, hitap etmek istedikleri kalabalıklar tarafından, bu adamlara rağmen, benimsenmesi nasıl mümkün oluyor? Ekseriya zamanla. Çünkü sanat tarihinde sadece sanatkârlar yok. Birtakım adamlar da var ki sanatkârlar kadar anlayışlı doğuyor ve sanatkârlar kadar bu işin çilesini çekiyorlar. Sanatkâ­rın sezdiklerini belki doğrudan doğruya hayattan çıkaramazlar.
Fakat hiç olmazsa sanatkârdan sonra, sanatkârın eserinde gördükten sonra anlarlar. Bunların üstelik bir meziyetleri daha var. Sanatkârın dünyadan, farkına varmadan çıkardığını onlar sanat eserinden şuurlu bir tarzda çıkarıyorlar. Anlatm a kabiliyetleri de var, anlatıyorlar. Ve insanlar, zekâ veya hassasiyet derecelerine göre, yavaş yavaş onlann aydınlattığı yere doğru geliyorlar. İki nesil sonraki zavallılarsa gözlerini dünyaya açar açmaz bu zevki artık yerleşmiş bir halde buluyorlar ve alışılmış olanı baş tacı etmekte prensiplerine muhalif hiçbir cihet olmadığı için sadece
ondan sonraki yeniliklerle mücadeleye hazırlanıyorlar. Onlara yeni bir şey kabul ettirmek imkânsızdır. Belki esvaplarını hazır giymezler amma hazıra zevkleri de elbiseden yukarıya çıkmaz. Sanatkârın gafleti bu cins insanın kendisini kabul etmediğini görmekten ötürü duyacağı acıdır. Bu vesile ile Cézanne’in bir hikâyesini anlatıp yazıma son vereceğim.

Cézanne bir gün kahvede zamanının okur yazarlarından biriyle sanat üzerine bir münakaşa yapmış. İleri sanatkâr,
muhafazakâr münevvere birçok hakikatler anlatıyormuş, öteki ise oralı değil. Nuh diyor, peygamber demiyormuş. Cézanne kahveden çıktıktan sonra pişman olmuş. “Ne diye böyle adamlarla münakaşa ederim ,” demiş, “ben sanatkârım, o değil. Böylesine bazı şeyler söylersin. Ona düşen vazife dinleyip inanmak. İnanırsa inanır. İnanmazsa yapılacak iş herhalde münakaşa değil. Bir tek iş var; o da, herifi eşek sudan gelinceye kadar dövmek.”

Orhan Veli
(İnkılapçı Gençlik, 12.9.1942/ Demet, 16.10.1943)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Jean-Jacques Rousseau: Egemen gücü zorbalıkla kendine mal edene despot diyeceğim

Hükümetin Kötüye Kullanılması ve Bozulmaya Yüz Tutması Özel istem durmaksızın genel istemi etkilediği için, hükümet de egemenliği etkilemekte sürekli bir...

Kapat