Osmanlı Kadın Hareketi – Serpil Çakır

“Son zamanlarda Osmanlı kadınlığı can sahibi olduğunu, var olduğunu gösterdi. Onun her an iniltiler içinde kopup gelen sadasını işitiyoruz. ‘Biz varız, uyanıyoruz, kalkacağız, kalkınız, yol gösteriniz’ diyor. Bu hareketi kadınlığın bütün tabakalarında müşahade ediyoruz. Düşünenler eski hayattan bıktı, düşünemeyenler de bıktı. Artık başka bir hayata girmek ihtiyacı, hemen kadınlığın her tarafında his olundu… Artık şimdi yaşayışımızın yanlışlıklarını bulup ortaya koyuyoruz. Muharrire ve hemşirelerimiz her birisi bir derdimizi açmış onun devasına çalışıyor, kimisi tahsilden, kimisi terbiye-i ictimaiyeden velhasıl bütün ihtiyaçlarımızdan bahsediliyor. Artık iman ettik ki hayatımız iyi bir hayat değildir… Artık kadınlık böyle yaşamayacaktır ve yaşayamaz. Buna katiyen emin olunuz.”  Kadınlar Dünyası, 30 Mart 1918

Yüzyılın başından günümüze ulaşan bu satırlar kadınların yaşamlarını değiştirme istek ve azmini vurgulamak açısından son derece çarpıcı.

Biz kadınlar yıllarca kendi geçmişimizden habersiz yaşadık. Bu bilinmezlik nereden kaynaklanıyor? Tarih gerçeği olduğu gibi gösteriyor mu? Kadınların, özellikle de kadın tarihi konusunda araştırma yapan kadınların yanıtlaması gereken ilk ve temel sorulardan biridir bu. Kadınlara ait koskoca bir deneyimler zincirinin ilk halkasını ancak bu yolla yakalayabiliriz.
Uzun ve titiz bir çalışmanın ürünü olan Osmanlı Kadın Hareketi, Osmanlı döneminde yaşamış, hakları için mücadele vermiş büyükannelerimizin gizli kalmış pratiklerine Kadınlar Dünyası dergisinin satırları arasında dolaşarak, kadın bakış açısından yeniden hayat kazandırıyor.
Genişletilmiş üçüncü basımını yaptığımız kitap ilk kez yayımladığımız 1994?ten günümüze, klasik bir kaynak haline geldi.

Feminist büyükannelerimizi selamlamak – Fatmagül Berktay
(30/09/2011 tarihli Radikal Kitap Eki)
Serpil Çakır’ın çalışması, hem Türkiye’deki yeni feminist hareketin bir parçası olması, hem de o güne dek “tek gözle” bakılan tarihe iki gözü de açık olarak bakması nedeniyle dünyadaki gelişmelerin bir parçası.
1872-1907 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu?nda örgütlenen 50 grevin 9?unun kadınların çalıştığı işkollarında ve kadınlar tarafından yapıldığını, dönemin önemli sendikal mücadelelerinden olan Feshane grevinde 50 kadın işçinin örgütleyici ve yürütücü olarak görev aldığını kaç kişi biliyor? Ya, II.Meşrutiyet?in ilanından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti?nin Selanik şubesi önünde toplanan kalabalığa Emine Semiye Hanım?ın ?Yaşasın vatan, yaşasın millet, yaşasın hürriyet? diye seslendiğini, ya da kadınların, Cumhuriyet Halk Fırkası?nın kuruluşundan önce Kadınlar Halk Fırkası?nı kurduklarını? Kısacası Türkiye?de kadınların, ?kadınlara hakları gümüş tepside sunuldu? ezberini bozan bir feminist mücadele geçmişleri bulunduğunu kaç kişi biliyor?
Bugün hâlâ ?feminizm?i öcü gibi gösteren zihniyet kol geziyor ama kadınlar daha 19. yüzyıldan itibaren cesurca feminizmi savunmaktaydılar, çünkü bu ?cereyan? bütün toplumu değiştirecek devrimci bir gücü ifade ediyordu: ? Bu cereyanın gayesi pek o kadar basit değildir. Herkesin bunu düşünmek hakkı vardır. Çünkü kadın hürriyetiyle yalnız kadınlara hak verilmekle kalınmıyor, bütün heyet-i içtimaiyelerin şekl-i hayatı da tebdil ediliyor. Görülüyor ki, müdhiş bir inkılabın mebde?indeyiz [başındayız].? (Mükerrem Belkıs, ?Kadınlık Meselesi?, Kadınlar Dünyası, 2 Mayıs 1330,no. 141)
II. Meşrutiyet dönemindeki en radikal dergilerden biri olan Kadınlar Dünyası? na göre, insanların ?mutluluğa ulaşmak için ihtiyaç duyduğu iki kanattan? biri sosyalizm, diğeri ise feminizmdi; bu iki kanat ?reha-kâr?dı [kurtarıcı]. Derginin kurucularından Ulviye Mevlan, ?bence kadın meselesi yoktur; zira bizde kadın, zevcelikten başka işe yaramaz. Ben ise evlenecek değilim? diyerek feminizme gerek olmadığını savunmanın, ?benim geçinecek iradım vardır. Bence vatan meselesi yoktur? demek kadar saçma olduğunu vurguluyordu. Dergi ?kadın meselesi? konusunda erkeklerin ?biz biliriz?ci tavrını da eleştiriyordu: ?Evet, Osmanlı erkeklerinden bazıları bizi, biz kadınları müdafaa ediyorlar, görüyoruz, teşekkürler ediyoruz. Hatta Doktor Abdullah Cevdet bey gibi kendisini sınıfımızın bir vekil-i müdafii zan edenlere dahi tesadüf ediyoruz. İfrad-ı zahmetine acıyoruz. Biz Osmanlı kadınları kendimize mahsus adat ve adabımız vardır;onu erkek muharrirler, bir kadının anlayacağı ruhla anlamazlar. Lütfen bizi kendimize bıraksınlar?Biz kadınlar hukukumuzu bizzat kendi içtihadımızla müdafaa edebiliriz? Erkekler bizi daima mahkum, daima esir etmişlerdir. Erkekler yüzünden asırlarca, hatta dünya dünya olalı çekmekte olduğumuz zulmün def?ini bugün biz, erkeklerin mürüvvetinden istemeye tenezzül eder miyiz?? (Kadınlar Dünyası imzasıyla ?Hukuk-ı Nisvan?, 4 Nisan 1329, no.1.)
Bütün bunları ve daha nicelerini bizler ancak 1990?lardan itibaren, Türkiye?deki yeni feminist hareketin yükselmesi ve akademiye de yansımasıyla öğrenebildik. Bu açıdan Serpil Çakır?ın ?Osmanlı Kadın Hareketi? başlıklı çalışması (Metis, 1994) bir öncüydü. Çakır, bu çalışmada Kadınlar Dünyası dergisini inceliyor ve onu daha geniş bir Osmanlı toplumsal, siyasal ve entelektüel bağlamına oturtuyordu. Kadınlar Dünyası zaten feminist bir kadın derneğinin, Osmanlı Müdafai- Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti?nin yayın organıydı ve dolayısıyla teori ile pratiği bağdaştırma niteliğine sahipti. Çakır?ın kendisi de, kitabın genişletilmiş yeni baskısına (Metis, 2011) yazdığı ?Önsöz?de bunu vurguluyor ve ?feminist bir akademisyen olarak? kadın hareketiyle ilişkisini hiç koparmadığını ifade ediyor.
Eski Mezopotamya?da yazının icat edilmesinden bu yana, ?tarih yazma? işlevi erkeklerin tekelinde oldu ve onlar da hep erkeklerin yaptıklarını ve yaşadıklarını ?tarihsel önem?e sahip bularak kadınların deneyimlerini marjinalleştirdiler. Tarih dışına itilip marjinalleştirilenler elbette yalnızca kadınlar değildi; tüm ?altta kalanlar? (madunlar) belirli dönemlerde tarih dışı bırakıldılar. Bu anlamda tarih, bütün evrensellik iddiasına karşın hep kısmi bir tarih oldu. Ancak kadınlar dışındaki toplumsal kategoriler, süreç içinde konum değiştirip iktidardan pay almaya başladıkça ya da en azından siyasal topluma dahil edildikçe deneyimleri tarihsel anlatının parçası haline gelebildi, ama bu durumda bile gene, o topluluğun erkeklerinin etkinlikleri kayda değer bulundu!
Tarih boyunca hem erkeklerin, hem de kadınların mensup oldukları sınıf, ırk, dinsel topluluk, vb. dolayısıyla tarih dışına itilmeleri çok sık rastlanan bir olgu, ama hiçbir erkeğin sadece cinsiyeti nedeniyle dışlandığı görülmüyor. Oysa kadınlar aidiyetleri ne olursa olsun sırf cinsiyetleri nedeniyle ayrımcılığa tabi tutuldular ve tarihin yazılması ve yorumlanması işleminden dışlandılar. Tarihin yapımına katılan etkin özneler oldukları halde, kendi tarihlerini bilmekten alıkondular. Bu durum ancak 19. yüzyıldan itibaren belirli koşulların oluşması sayesinde kadınların özneleşme mücadelesine girişmeleriyle değişmeye başladı. Bu bakımdan, kadın hareketlerinin gelişmesi ile tarih yazımındaki değişim arasındaki yakın ilişki kimseyi şaşırtmamalı. Bu alandaki niteliksel sıçramayı, İkinci Feminist Dalga?nın yükselişine borçluyuz. Ünlü feminist tarihçi Gerda Lerner?in deyişiyle, yakın zamana dek sadece ?tek gözle bakılan tarihe artık iki gözle birden? bakılmaya başladı ve bunun sonuçları gerçekten devrim yaratıcı oldu.
Serpil Çakır?ın çalışması, hem Türkiye?deki yeni feminist hareketin bir parçası olması, hem de o güne dek ?tek gözle? bakılan tarihe iki gözü de açık olarak bakması nedeniyle dünyadaki gelişmelerin bir parçasıydı ve Türkiye?de kadın hakları geçmişine farklı bir bakışın yolunu açıyordu. Çakır?dan sonra, akademi içinden ve dışından pek çok tarihçi ?büyükannelerimizin? mücadelesini aydınlatmaya girişti. Dahası, kadınların modernleşmenin salt edilgen nesneleri oldukları, modernleşmeci erkeklerin lütfuyla ?hak etmedikleri? haklar kazandıkları ezberi bozuldu. Bu çaba, her yerde olduğu gibi, önce kadın deneyimlerini bulup çıkarmak ve onları tarihe ?eklemek? biçimini aldı. Giderek, eril tarih yazımının eleştirel incelemesine ve dönüştürülmesine vardı. Artık bu aşamaya ulaşmış olsak bile, hâlâ kadın tarihine ilişkin olarak ?bulunup ortaya çıkarılacak? pek çok olgu ve deneyim var ve iyi haber de, onları ?tarihe eklerken? aynı zamanda tarih yazımını dönüştürebilecek perspektife sahip kadın tarihçilerimizin yetişmiş olması.
?Osmanlı Kadın Hareketi?in elimizdeki genişletilmiş üçüncü baskısı, ilginç biçimde, feminist tarih yazımındaki iki aşamayı da izleme imkânı veriyor. Öncelikle bu çalışma, kendi geçmişimizle bağ kurarak öğretilmiş ezberleri tekrarlamaktan kurtulmamızın yolunu açmıştı ve bu hâlâ, ?kadınları tarihe eklemek? aşamasıydı. Çakır, bu anlamda, geçmişteki etkili Müslüman kadınları tarihe yazmaya çalışan bir ?büyük anne?nin, Meşahir-i Nisvan-ı İslam?ın yazarı Fatma Aliye?nin izinden yürümekteydi. Kitabın yeni baskısındaki Önsöz, Giriş ve Birinci Bölüm?de ise, ikinci aşamayı yansıtan ve ?kadınları görünür kılma?nın ötesine geçen bir sorunsallaştırma çabasını görmek mümkün.
Kadınlar Dünyası?nın 29. sayısında Fatma Galib Hanım, ?Evet, biz Osmanlı kadınları, bir inkılap yapıyoruz. Bunda şüpheye mahal yok. Fakat bir inkılabı temin ve idame etmek, onu vücude getirmekten pek güçtür? diyordu. Gerçekten de tarih, kadınlar için kazanılmış hakların kaybedilmesi örnekleriyle dolu. Kadın hakları söz konusu olduğunda hiçbir zaman ?nasılsa elde ettik? rehavetine kapılmamak gerek. Tarih, kadınlar için kazanılmış hakların kaybedilmesi ve Penelope?nin dokuması misali ?gündüz örülenin gece sökülmesi? örnekleriyle dolu. Bunu aşabilmenin, Penelope?nin dokumasını sürekli kılabilmenin yolu, kendi tarihimizi, geçmişte yaşanan acıları, mücadeleleri ve kazanımları öğrenmekten geçiyor.

Giriş, “Erkek Tarihinden Kadın Tarihine”, s. 12-17

Biz kadınlar yıllarca kendi geçmişimizden habersiz yaşadık. Geçmişimizdeki bu bilinmezliği neye borçluyuz (!), tarih gerçeği olduğu gibi gösteriyor mu?
Yukarıdaki soru kadınların, özellikle kadın tarihi konusunda araştırma yapan kadınların, yanıtlaması gereken, ilk ve temel sorulardan biri. Çünkü ancak bu sorunun önümüze açtığı yolda, kadınlara ait unutturulmuş koskoca bir deneyler zincirinin ilk halkasını yakalayabiliriz.
Geleneksel tarih yazıcılığı erkeklerin yaşam pratiklerinden kaynaklanan olayları kendisine konu edinir, onun öznesi erkektir. Bu tarih, kadınların dövüşmediği savaşların, fetheden konumunda olmadığı kahramanlıkların, kadınların yer işgal etmediği parlamento gibi kurumların tarihidir. Olayların üzerinde geliştiği zemin, bunların ortaya çıkmasını hazırlayan gerçek nedenler ve kişilerle ilgilenilmez, önemli olan sonuçtur. Sonucun ortaya çıktığı alan ise, genelde kamusal alanın sınırları içindedir ve bu sınırlar içinde, tarihin öznelerinden biri olan kadın yoktur.
Oysa bilmeden, tanımadan, yaşanmadan kadın gerçekliği ortaya konamaz ve gerçekliği hakkında bize ulaştırılan bilgiler de önyargılardan bağımsızlaştırılamaz. Bu nedenle, önyargılarla dolu bilgilerin yani bilgisizliğin yerine kadınlar için yeni bilginin oluşturulması gereklidir. Bu bilgiyi oluşturacak olan ise, bu pratiği yaşayan kadınlar olacaktır.
Tarihin coğrafya, ekonomi, demografi, antropoloji, siyaset bilimi ve psikoloji gibi bilim dallarıyla düzenli ilişkide olması gerektiğini savunup, onu tüm uzmanlık tarihlerinin toplamı olarak gören daha bütüncül tarih anlayışları bile(1), kadın söz konusu olduğunda yetersiz kalırlar. Çünkü sayılan bilim dalları ve uzmanlık tarihlerinde de özne yine erkektir. Kadınlar bu nedenle tüm bilim dallarının gözden geçirilip baştan yazılması gerektiği düşüncesini savunurlar.
Örneğin demografiyi konu alan çalışmalarda kadını tespit zordur. 1882’ye dek Osmanlı kadını nüfus istatistiklerinde yer almamıştır. İktisat tarihi ya da işçi tarihi çalışmalarına bakıldığında da kadınların genellikle araştırma öznesi olarak alınmadığı görülür. Oysa kadınlar gerek bizde, gerek Batı’da uzun yıllar sendikal örgütlenme içinde ekonomik hakların elde edilmesi için, hem görünürde hem de sahne gerisinde mücadele vermişlerdir. 1872-1907’de Osmanlı Devleti’nde örgütlenen 50 grevin 9’u kadınların çalıştığı işkollarında yapılmıştır. Dönemin önemli sendikal mücadele örneklerinden biri olan Feshane Grevi’nde 50 kadın işçi, grevin örgütleyicisi ve yürütücüsü olmuşlardır. Bu konuda erkek işçilerin kadın işçilere uyguladıkları cinsiyet ayrımcılığının da gözardı edilmemesi gerekiyor. Kadınlar sendikal örgütlenme içerisinde erkeklere karşı da mücadele vermişlerdi. Örneğin 1847’de İngiltere’de eğe-kesim sanayiinde çalışan 200 kadını işten çıkaran İşçi Birliği, dul ve yetimlerin çalışmasını kısıtlayan yeni kurallar getirmiş, karısı veya kızının çalışmasına izin veya alet veren üyeler para cezasına çarptırılmıştı.(2) Yakın tarihten, İngiltere’den verilecek bir başka örnek hâlâ şu sorulara yanıt bekliyor. Acaba 1984’te başlayıp, bir yıl süren madenci grevinde arka plana bakılacak mı? Grevi erkekler yapmıştı, ama devam etmesi nasıl sağlanmıştı? Direnişe destek vermek, para toplamak, mutfaklar açmak, basınla ilişkileri yürütmek, on bin kişiyi aşan yürüyüşler düzenlemek, grev gözcülüğü yapmak, bu amaçla dayanışma grupları kurmak perde arkasındaki kadın eylemleriydi. Acaba kadınların direnişte oynadıkları bu başat role(3) iktisat tarihçileri ya da işçi tarihçileri dikkat edecekler mi? Çünkü işçi tarihi yazılırken de özne değişmeyecek, tıpkı savaşı yapan erkeklerin tarihinde olduğu gibi, erkek temel alınabilecek, kadınların rolleri yine gözden kaçırılabilecektir.
Uzmanlık tarihlerinden biri olan aile tarihinde de aileye bakılırken, kadının aile içindeki konumu sorgulanmaz.(4) İşlevsel olarak kadınları bulabileceğimiz özel yaşam, erkeklerin hareket alanı dışında görüldüğü için incelemeye değer bile bulunmaz. Oysa bu alan o kadar da özel (!) değildir.
Kadınlar “aile” denen özel alan içine sıkıştırılarak, “toplumsal”ın dinamik süreçlerinden uzaklaştırılmış olsalar da, bir araya gelme fırsatı bulabildiklerinde ortak yalıtılmışlıklarını bir başkaldırı hareketine dönüştürebilmişlerdir. “Kadınların tarihi, baskı altına alınışlarının tarihi olduğu kadar, bu baskılara ve eve kapatılmalarına direnmiş olmalarının da tarihidir.”(5) Osmanlı kadın hareketi içinde de bu örnekleri bulmak mümkündür:
“Son zamanlarda Osmanlı kadınlığı can sahibi olduğunu, var olduğunu gösterdi. Onun her an iniltiler içinde kopup gelen sadasını işitiyoruz: ‘Biz varız, uyanıyoruz, kalkacağız, yol gösteriniz…’ diyor. Bu hareketi kadınlığın bütün tabakalarında müşahade ediyoruz. Artık şimdi yaşayışımızın yanlışlıklarını bulup ortaya koyuyoruz. Artık iman ettik ki, hayatımız iyi bir hayat değildir… Artık kadınlık böyle yaşamayacaktır ve yaşayamaz. Buna katiyen emin olunuz.”(6)
Kadın tarihi sözkonusu olduğunda gözden kaçırılmaması gereken bir başka husus da, kamusal alanla özel alan arasında bulunan diyalektik bağdır. Kamusal yaşam “aile içini” etkileyip kadın-erkek ilişkisinde birtakım değişimlere dönüşümlere yol açtığı gibi, özel alan da “kamusal”ı etkileyerek oradaki süreçlerin yönünü değiştirebilir.
Toplumda gelişmeler, dönüşümler, yenileşmeler başlayıp, bunların sonuçları, kazanımları kadına ulaşabildiğinde, kadınların kendilerinin gerçekte ne olduklarını kavramaları için bir fırsat doğar. Kadınlar bunu değerlendirebildiklerinde kitlesel bir başkaldırıya dönüştürebilirler. Hareketlerini bugüne iletecek belgeler bırakırlar. Böylece hareketlerini görünür kılmanın da yolunu açarlar.
Aslında bu “gizli” erkek ideolojisine sadece tarih disiplini içinde değil, bilimdeki diğer disiplinler içinde de rastlanır. Genel anlamda bilimde tek ses hâkimdir: Erkek sesi. Sosyal bilimlerde beyaz, Batılı, burjuva erkeğin karakterize ettiği erkek deneyimleri tartışılmış, erkekçi sosyal davranış, standart olarak gösterilmiştir.(7) Sosyoloji, iktisat, felsefe, hatta tıp özne olarak erkeği almıştır. Örneğin tıp kitaplarında “insanoğlu” olarak tanımlanan erkek bedenidir. Hastalıklar, anatomi -üreme organları hariç- hep erkeğe göre tanımlanmıştır. Bilim erkeğe göre, erkek tarafından tanımlanmıştır.
1970’lerden itibaren kadınlar, tarafsız denilen, aslında erkek ideojisinin yeniden üretim mekanizmasından başka birşey olmayan ve bilimsel-teknik devrim ile giderek daha rafine hale gelen bilimleri, kadın bakış açısıyla sorgulamaya başladılar. Böylece “kadın araştırmaları” denilen yeni bir disiplin oluştu. Üniversitelerde disiplinlerarası çalışma yapmayı amaçlayan kadınların kendi bakış açılarıyla, kendileri için, kendileri adına bilgi üretme alanı olan “Kadın Araştırmaları Merkezleri” kuruldu.
Bilgi alanına kadınların girmesi, kadınların bilgi konusunda hak iddia etmeleri, kendileri adına bilgi üretmeleri demekti aynı zamanda… Aslında kadınlar yüzyıllardır sanatıyla, tıbbıyla, edebiyatıyla bilgi alanındaydılar. Ancak, onların çalışmaları, deneyleri önemsenmemiş, böylece bugüne ulaşmaları engellenmiştir. Yeni olan, kadınların kitlesel olarak bilgi alanına girmesidir. Bu taarruz, kadın bilincinin, kadın bakış açısının bilimler içine girmesini de beraberinde getirmiştir. Bunun sonucunda bilim dalları sorgulanmış, farklı bakışlarla yeni yorumlar ortaya çıkmıştır.
Bu bağlamda kadın araştırmaları sadece bir bakış değil, bir bilme yolu, aynı zamanda bir bilme ve dünyada varolma yoludur. Sorguladığı gerçek kadındır. Kadın gerçeğidir. Bir bilgi teorisi, feminist epistemoloji oluşturacaktır. Kadın gerçeğine ulaşmada hangi araçlar gereklidir, hangi yöntem kullanılmalıdır sorularıyla, varolan metodolojiye feminist açıdan bakılacaktır.(8)
Tarihsel dönüşümler bir yandan kadınların varolan durumu üzerinde düzeltici etkiler yaparken, öte yandan onların daha önce yürüttükleri mücadelenin yeni dönemin egemen politik söylemi nedeniyle kesintiye uğratılması, unutturulması sonucunu da doğurur. Bu da geleneğin oluşmasını engelleyici bir etmendir. Kadın tarihi çalışmaları bu sürekliliği kurmaya yöneliktir, bellek kazandırır.
Kadın tarihi çalışmalarıyla, bize bugüne dek kabul ettirilen tarihsel gerçekler sorgulanır. Cinsiyet kimlikleri -gender- bir tarihsel analiz kategorisi olarak kullanılarak cinsiyet rollerinin her tarihsel evredeki durumu incelenir. Kadınların tarihi aynı zamanda sosyal kategori olarak cinsiyetlerin de tarihidir. Biyolojik yapıları nedeniyle kadınların kültürden çok doğaya yakın oldukları türündeki cinsiyetçi bakış, her tarihsel dönemde kadın-erkek ilişkilerinin farklılığından yola çıkarak sorgulanır. Kökleri tarihin derinliklerinde yatan, çok yavaş bir değişim gösteren verili cinsiyet kimliklerinin “kadınlık” ve “erkeklik” olarak nasıl belirlendiği ortaya konulur. Hem erkekler, hem kadınlar, hem de onlar arasındaki ilişkiler konu alınarak, araştırılır.
Tarihi yazan erkekler, kendi yaptıklarını kayda geçirmişler, bunları önemli kılmışlar, önemli-önemsiz hiyerarşisi yapılandırmışlardır. Kadın tarihi çalışmaları bu hiyerarşiyi yeni baştan ve kadın bakış açısıyla gözden geçirir.
Kadın tarihinin yazılması yeni soruların oluşturulması ve o soruların cevaplanması için yeni kaynakların kullanılmasını zorunlu kılar. Kadınların “görünmezliği” temel problem olarak ele alınmalıdır.(9) Görünmezlik problemi ise öncelikle kaynakla ilişkilidir. Çünkü, kadınlar ve onların yaşamı kayıtlara geçirilmemiştir. Birçok resmi kaynakta kadınların düşüncesi erkek merkezli bakış yüzünden önyargılı olarak atlanmış, ihmal edilmiştir. Varolan diğer kaynaklar, özellikle hesap defterleri, nüfus kayıtları gibi sivil kayıtlar da yeterince değerlendirilmemiştir. Bu nedenle bu kaynaklar yeni yorumuyla tekrar gözden geçirilip, kadınlara ilişkin bilgi açıkları kapatılmalıdır. Yanı sıra, kadınların okur-yazar olmaması onların çok az belge bırakması sonucunu doğurmuştur. Bırakılanlar ise, kadın bakış açısına sahip olmayan araştırmacıların gözünden kaçmıştır. Bu anlamda kadınların duygu ve düşüncelerinin, seslerinin bulunabileceği anı, günlük, mektup, fotoğraf ve biyografilerle kadın dergileri incelenmelidir. Ayrıca “sözel tarih” yöntemi(10) kullanılarak yapılan görüşmelerle kişilerin belleğine başvurularak kadınların geçmişi hakkında bilgi edinme yoluna da gidilmelidir.
Kadın tarihi çalışmalarında amaç, tarih içindeki belli başlı kadınların tarihini yazmaktan öte, bir cins grubu olarak kadınların tarihini yazmak, tarih içindeki belli başlı kadınlardan kadınların tarihine atlamak, kadınların tarihteki rollerini yazmaktır. Bu bakış, erkek alanları olarak tanımlayabileceğimiz alanlarda ön plana çıkmış kadınlardan çok, kadınların alanında yaşayan kadınlara bakmayı getirir. Öncelikle kadınları görünür kılmak, kadınlara kendi tarihlerini kazandırmak gerekir. Bu yazıcılık, kadınların katkılarının tarihe eklenmesi, yani bir tür telafi edici tarihçilik biçiminde olmayacaktır. Bu, kadın tarihi, ekonomik tarih, kültür tarihi gibi bir alt gruba indirgenmeden kadınların varolan bilgi alanlarına eklenmesiyle ve aynı zamanda tarihçiliğin içinden dönüştürülmesiyle mümkün olacaktır.(11) Böylelikle tarihsel yanılgı ve eksiklikler giderilecek, tarihin zenginleştirilmesinin yolu açılacaktır.

Notlar

(1) Annales okulu hakkında Türkçe’ye çevrilmiş kaynak eser: Tarih ve Tarihçi. Annales Okulu İzinde, (der) Ali Boratav, Alan Yayıncılık, Ankara, 1985. Okul temsilcilerinden Fernand Braudel’in Türkçe’ye çevrilen son eseri, Maddi Uygarlık Ekonomi ve Kapitalizm. 5-18. Yüzyıllar, c. I, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Gece Yayınları, Ankara, 1993.
(2) Ivy Pinchbeck, Women Worker and Industrial Revolution 1750-1850, Virago, Londra, 1981, s. 276.
(3) Gülnur Savran, “Madencilerin Karıları Neyin Mücadelesini Verdiler? Britanya 1984-1985”, Sosyalist Feminist Kaktüs, Mayıs 1988, no: 1. Bu konuda ayrıca bkz. Women’s Memories of the 1984-1985 Miners’ Strike, Co-operative Retail Services, Londra, 1986.
(4) Aileye sadece kurumsal değişim açısından bakan çalışmaya örnek: Lawrence Stone, The Family, Sex and Marriage in England 1500-1800, Weidenfeld-Nicolson, Londra, 1977.
Aileyi değişen ilişkiler açısından ele alan önemli bir çalışma için bkz. Diana Gittins, Aile Sorgulanıyor, çev. Tuna Erdem, Pencere Yayınları, İstanbul, 1985. Kadınların eviçi yaşamlarının tarihsel geçmişi konusunda bkz. Sibylle Meyer, Das Theater mit der Hausarbeit. Bürgerliche Repräsentation in der Familie der wilhelminischen Zeit, Campus Verlag, Frankfurt/Main, 1982.
(5) Andrée Michel, Feminizm, çev. Şirin Tekeli, Kadın Çevresi Yayınları, İstanbul, 1984, s. 159.
(6) Kadınlar Dünyası, “Eser-i Hayat… Azmimiz”, Kadınlar Dünyası, 27 Temmuz 1329 (1913), no: 102, s. 2-3.
(7) Sandra Harding, “Is There A Feminist Method”, (der.) Sandra Harding, Feminism and Methodology, Open University Press, Milton Keynes, 1987, s. 2-6.
(8) Feminist metodoloji ve epistemoloji konusunda bkz. Liz Stanley, “Feminist Praxis and the Academic Mode of Production”, (der) Liz Stanley, Feminist Praxis, Routledge, Londra, 1988, s. 3-19; Liz Stanley-Sue Wise, “Method, Methodology and Epistemology in Feminist Research Process, (der) Liz Stanley, Feminist Praxis, Routledge, Londra, 1988, s. 20-59; Mies Maria, “Towards a Methodology for Feminist Research”, (der) Gloria Bowles, Ranate Duelli-Klein, Theories of Women’s Studies, Routledge-Kegan Paul, Londra, 1983, s. 117-130. Şirin Tekeli, “Bilimlerde Metodolojinin Kadın Bakış Açısından İncelenmesi”, (der) Necla Arat, Türkiye’de Kadın Olgusu, Say Yayınları, İstanbul, 1992, s. 25-50.
(9) Joan Wallach Scott, “The Problem of Invisibility”, (der) Jay Kleinberg, Retrieving Women’s History, Berg Publishers, Oxford, 1988, s. 5-29.
(10) Linda Gordon, “What’s New in Women’s History”, (der) Teresa de Lauretis, Feminist Studies Critical Studies, Indiana University Press, Bloomington, 1986, s. 28-29.
(11) Gisela Bock, “Historische Frauenforshung: Fragestellungen und Perspektiven”, (der) Karin Hausen, Frauen Suchen Ihre Geshichte (Kadınlar Kendi Tarihlerini Arıyorlar), Verlag C.H. Beck, Münih, 1983, s. 24-62.

KİTABIN KÜNYESİ
Osmanlı Kadın Hareketi,
Serpil Çakır,
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen, Eylem Can
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Metis Yayıncılık,
Nisan 2011,
456 sayfa

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Giriş
Birinci Bölüm
ERKEK TARİHİNDEN KADIN TARİHİNE

İkinci Bölüm
OSMANLI KADIN HAREKETİ
Genel Olarak Kadın Hareketi
Osmanlı Kadın Hareketinin Boyutları
Kadın Dergileri
Kadın Dernekleri

Üçüncü Bölüm
OSMANLI KADIN HAREKETİNE SOMUT BİR ÖRNEK:
KADINLAR DÜNYASI DERGİSİ
Osmanlı Kadın Hareketinin
Kadınlar Dünyası’nda Biçimlenişi
Kadın İnkılabının Boyutları
Hukuk
Toplumsal Yaşam
Giyim
Aile
Eğitim
Çalışma Yaşamı

SONUÇ
Kadınları Görünür Kılmanın Önemi ve Bunun Önündeki Engeller
Belgeler
Kaynakça

Serpil Çakır Hakkında Bilgi
İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü, Siyaset Bilimi anabilim dalında öğretim üyesidir. Aynı fakültede siyaset bilimi doktora derecesini almıştır. “Cumhuriyetin Öncü Kadınları”, “Londra’daki Türklerin Göçmenlik Hâlleri”, “Türkiye’de Parlamenter Kadınlar”, “İÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi Kurum Tarihi” gibi sözlü tarih projelerini yönetmiştir. Kadın hareketi tarihi, sözlü tarih, feminist yöntem, feminist teori, toplumsal cinsiyet ve politika üzerine çeşitli yayınları bulunmaktadır. Toplumsal Cinsiyet ve Siyaset, Toplumsal Cinsiyet ve Sosyal Politika, Sosyal Bilimlerde Yöntem, Kadın Araştırmalarında Yöntem, Karşılaştırmalı Siyasal Sistemler, Devlet, Toplum, İktisat: Tarihsel Sosyoloji derslerini vermektedir.

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme, Politika
Stephane Hessel ‘den çağrı: Öfkelenin! – Serkan Fırtına

94 Yaşında bir bilgeden özellikle gençlere "Öfkelenin!" adlı tokat gibi bir bildiri. Stephane Hessel, İkinci Paylaşım Savaşı sırasında Fransız direniş...

Kapat