Parazit filminin sırrı ne?

Parazit, yüzyıllardır üzerine çok şey söylenen sınıf çatışmasını günümüzün kodlarıyla başarılı bir şekilde beyaz perdeye taşıdı.
Bong Joon-Ho’nun ‘sınıf’ meselesini anlatırken farklı türlere olan yakınlığı, tür geçişlerine hakimiyeti filmin en dikkat çekici özelliği olarak görünüyor.
Film, ‘parazit’e dönmüş, hayatta kalmak için her yolu deneyen, zengin bir ailenin yanına teker teker yerleşerek onların sırtından geçinip gideceğini sanan yoksul bir aileye odaklanıyor.
Bong Joon-Ho, sürdürülebilirliklerini zengin sınıfın kendilerine sağlayacağı olanaklara bağlamış iki aileyi ‘ekmek kavgası’ için birbirine düşman ve kanlı bıçaklı hale getirirken sinemanın neredeyse bütün olanaklarından yararlanmayı başarıyor.
Hikaye ilerledikçe kara komediye, finale doğru ise gerilime doğru evriliyor.
Böylece sınıf anlatısının türler içine ustaca yedirildiği, alt metin giderek zenginleşirken hikaye akışındaki dinamizmin seyirciyi ‘hipnotize’ ettiği bir seyirlik çıkıyor ortaya.
Yönetmenin kullandığı bir başka öge de koku…
Apartman dairesinden, metroya kadar doğru zamanda, doğru yerlere yerleştirilmiş bir metafor olarak kullanılıyor koku.
Filmde, sınıfsal genetik bir kod olarak kuşaktan kuşağa aktarılıyor..
gazeteduvar.com.tr

Güney Kore yapımı Parazit, Parazit, Altın Küre ödülü ardından Oscar’a da damgasını vurdu. En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Uluslararası Film ödülünü kazanan Güney Kore yapımı Parazit oldu. Korece adı ‘Gisaengchung’ olan Parazit, kara komedi, gerilim türünde yer alıyor. İşte Parazit filmi konusu, oyuncuları ve hakkında merak edilenler…

6 dalda adaylığı bulunan Güney Kore yapımı Parazit filmi Oscar ödül gecesinin en dikkat çeken filmi oldu. En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Uluslararası Film ve En İyi Orijinal Senaryo ödülünü Bong Joon Ho’nun yönettiği Parazit filminin aldı. Oscar tarihinde ilk defa İngilizce olmayan bir film, En İyi Film Oscar’ını kucakladı. Bunun yanı sıra tarihte ilk defa En İyi Film ve En İyi Yabancı Film ödülleri aynı yapıma gitti. Yılın en iyi filmi seçilen Parazit’te farklı sosyal sınıflara mensup iki aile üzerinden ilerliyor. Kazandığı ödüllerin ardından dikkatleri üstüne çeken Parazit filminin konusu ve oyuncuları merak ediliyor. İşte film hakkında detaylar…

PARAZİT FİLMİ KONUSU

Parazit, yoksul bir ailenin zengin bir ailenin evine hizmetçi olarak girişi etrafında sınıf farklarını, kapitalizmi ve aile ilişkilerini ele alıyor. Bir tarafta soyla gelen servetin klasik bir tablosunu sergileyen Park ailesi, diğer tarafta ise sokak zekası bakımından zengin ama başka hiçbir zenginliğe sahip olmayan Kim ailesi var. Şans veya kader sonucusu bu iki ev halkı bir şekilde bir araya geliyor ve Kim ailesi altın bir fırsatın varlığını hemen seziyor.

Kolej çağındaki Ki-woo tarafından manipülasyon konusunda yetiştirilen Kim ailesi çocukları, öğretmen ve sanat terapisti görevleriyle kendilerini Park ailesinin arasına çabucak yerleştiriyor. Kim’ler ‘vazgeçilmez’ lüks hizmetler sunarken, Park’lar ise habersizce evlerindeki her şeyi Kim ailesine karşı kaybediyor. Ancak kısa sürede bu düzen bir tehditle karşılaşıyor. Asalak bir misafir Kim ailesinin yeni keşfettiği konforu tehdit eder hale geldiğinde, vahşi ve zorlayıcı bir üstünlük mücadelesi patlak veriyor. Bu mücadele Kim ve Park aileleri arasındaki kırılgan ekosistemi yıkmakla tehdit ediyor. İki aile arasında başlayan mücadeleye kan ve gözyaşı dahil oluyor.

PARAZİT FİLMİ OYUNCULARI
Kore filmi olan Parazit’de oyuncu kadrosu da Koreli isimlerden oluşuyor. Filmin başlıca oyuncuları Song Kang-ho, Lee Sun-kyun, Cho Yeo-jeong, Choi Woo-shik ve Park So-dam.

Cannes 2019: ‘Parazit’ damgasını vurdu – Vecdi Sayar

(27.05.2019 birgun.net)
72. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye, Güney Koreli yönetmen Bong Joon Ho’nun ‘Parazit’ (Gisaengchung) adlı filminin oldu. Sınıf atlama çabasındaki yoksul bir aile fertlerinin zengin bir ailenin evinde çalışmaya başlamasıyla başlayan traji-komik olaylar dizisini güçlü bir sinema dili ile aktaran Joon Ho’nun ödülü, iflah olmaz Almodovar hayranları dışında hemen herkesi mutlu etti diyebilirim.

Festivalin ‘Jüri Büyük Ödülü’nün Fransız kadın yönetmen Mati Diop’un ‘Atlantik’ adlı filmine verilmesi ise tartışma götüren bir karar. Büyülü-gerçekçi bir bakış açısıyla Afrika’dan Avrupa’ya ulaşmaya çalışan göçmenlerin öyküsünü anlatıyor, ‘Atlantik’. Etkileyici yanları olmasına karşın, derdini yeterince aktaramadığı söylenebilir. Gene de, Alejandro Gonzalez Inarritu başkanlığındaki Jüriyi alkışlamak lazım, böylesi önemli bir ödülü bir ‘ilk film’e verdiği için. Jürinin tazeliği, ustalığa tercih etiğini gösteriyor.
Eleştirmenlerin büyük kısmının Pedro Almodovar’ın ‘Acı ve Zafer’ adlı kişisel filminden yana olduğu, dergilerde yayımlanan yıldız tablolarından anlaşılıyordu. Ama, sonuçta film, Antonio Banderas’a verilen En İyi Erkek Oyuncu ödülü ile yetinmek durumunda kaldı. En İyi Kadın Oyuncu Ödülü, Avusturyalı yönetmen Jessica Hausner’in ‘Küçük Joe’ adlı filmindeki rolüyle Emily Beecham’ın oldu.

ÖDÜLLER GENÇLERİN
‘Genç Ahmed’ adlı filmleriyle Jean-Pierre ve Luc Dardenne Kardeşlere verilen En İyi Yönetmen Ödülü dışındaki tüm ödüllerin genç sanatçılara verilmesi sevindiriciydi. En İyi Senaryo Ödülü ‘Tutuşan Bir Genç Kadının Portresi’ (Portrait de la Jeune Fille En Feu) ile Fransız yönetmen Celine Sciammma‘nın olurken, ‘Prix du Jury’ (Jüri Ödülü) iki film arasında paylaştırıldı. Genç Fransız yönetmen Ladj Ly’nin ilk filmi ‘Sefiller’ ve Brezilyalı yönetmenler Kleber Mendonça Filho ve Juliana Dornelles’in ‘Bacurau’ adlı filmi arasında.

Jürinin Özel Mansiyonunu kazanan Filistinli yönetmen Elia Süleyman’ın ‘Cennet Olmalı’ (It Must be Heaven), FIPRESCI Jürisinin ana yarışmadaki ödülünün de sahibi oldu. FIPRESCI Jürisi, filmin özgün biçemini ve mizah duygusunu vurgulayarak, “Siyasetin, dinlerin, otoritenin, kültürel farklılıkların ötesine geçen bir öyküyü, etkileyici bir sinematografi ve koreografi ile aktaran, iki yüzlülüğü ‘absürd’e yaslanarak deşifre eden bir film” olarak nitelendirdi.

Eleştirmenler Haftası’nda yer alan Cesar Diaz’ın ilk filmi ‘Annelerimiz’ (Nuestras Madres), Rithy Panh başkanlığındaki jürinin verdiği Altın Kamera ödülünün sahibi oldu. Kısa Film dalındaki Altın Palmiye ise, Yunan yönetmen Vasilis Kekatos’un ‘Bizimle Gökyüzü Arasındaki Mesafe’ (The Distance Between Us and the Sky) adlı filmine verildi.

Terence Malick’in ‘Saklı Bir Yaşam’ (A Hidden Life)’ı, özel ödüllerden Ekümenik Jüri Ödülü ile yetinmek durumunda kaldı. 18 filmin yarıştığı ‘Belli Bir Bakış’ (Un Certain Regard) bölümünde, Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki’nin başkanlığını yaptığı Jüri, En İyi Film ödülünü Brezilyalı yönetmen Karim Ainouz’un “Euridice Gusmao’nun Görünmez Yaşamı” (A Vida Invisivel de Euridice Gusmao) filmine verdi. Rus yönetmen Kantemir Balagov ‘Fasulye Sırığı’ (Beanpole) adlı filmi ile Belli Bir Bakış bölümünün En İyi Yönetmeni seçilirken, FIPRESCI Jürisi’nin verdiği ödülün de sahibi oldu. Chiara Mastroianni ‘212 Numaralı Oda’ filmiyle En İyi Oyuncu ödülü, Albert Serra’nın ‘Özgürlük’ (Liberte) adlı filmi ‘Jüri Özel Ödülü’, Olivier Laxe’ın ‘Ateş Yakında’ (O Que Arde) filmi ‘Jüri Ödülü’ ve Bruno Dumont’un ‘Jeanne’ı Özel Mansiyon kazandı.

SEKSEN YILLIK BİR GEÇMİŞ
Cannes Festivali bu yıl 72. yaşını kutladı, ama başlangıcı sekiz yıl daha geriye gidiyor, 1939 yılına. Mussolini İtalyasının propaganda aracı olarak çalışan Venedik Film Festivali’ne karşı bir direniş hamlesi olan ve Louis Lumiere’in Jüri başkanlığını üstlendiği festivalin tam da başlayacağı gün, 1 Eylül 1939’da sabaha karşı saat 4.45’te Naziler Polonya’yı işgal ediyor ve festival doğal olarak iptal ediliyor. Festivalin hayata geçmesi için, savaşın bitmesi bekleniyor. Cannes Festivali’ni, kırmızı halı üstünde bir moda geçidinden ve şatafatlı partilerden ibaret zannedenlerin haberi olduğunu sanmam bu gerçeklerden. Festivalin afişinde, bu yıl, mart ayında kaybettiğimiz Fransız yönetmen Agnes Varda’nın bir film setinde çekilmiş, kameranın başında – kameramanın sırtında (!) bir fotoğrafına yer verilmesi, Festivalin en güzel jestlerinden biriydi.

Cannes, sinemanın hiçbir yönünü dışarda bırakmamaya özen göstern bir festivaldir. ‘Cannes Cinephiles’ programıyla Cannes sakinlerini festival filmleriyle buluştururken, ‘Plajda Sinema’ ile açık hava sinema keyfini gündemde tutuyor. ‘Cannes Classics’ programı çerçevesinde ‘Easy Rider’, ‘La Cite de la Peur’, Bunuel’in “L’Age d’Or”u gibi başyapıtlarının restore edilmiş kopyaları gösteriliyor. Sinema Pazarı ise başka bir alem. Binlerce alıcı ve satıcıyı buluşturan…

BİZİM KÖY DÜNYAYA AÇILIYOR!
Sinemamızdan bir yapıtın festivalin herhangi bir bölümüne seçilmemiş olması üzücüydü. Ülkemizin giderek yükselen itibarının bunda etkisi olabilir mi?) Festivalin film geliştirme programı olan ‘Atölye’ bölümüne bir yönetmenimiz kabul edilmişti: ‘New Dawn Fades’ adlı projesiyle Gürcan Keltek. Bir Jüri üyemiz vardı: Belli Bir Bakış Jürisinde, Nurhan Şekerci-Porst. Bir de yapımcımız: yarışma filmlerinden Elia Süleyman’ın ‘It Must be Heaven’ının ortak yapımcısı Zeynep Atakan (Zeyno Film).

Pazar’ın en renkli bölümü ‘Village International’de (Uluslararası Köy) ‘Türkiye’ her zamanki yerindeydi. Festival kataloğunda, stand sorumlusu olarak ‘Uluslararası Boğaziçi Sinema Derneği’ belirtilmiş. Diğer ülkelerin stand sorumlularına baktığımızda göze çarpan gerçek şu: bizden daha liberal bir ülke yok. Hepsi de, kamu kurumlarına vermiş bu görevi. Merak ettiyseniz, birkaç örnek vereyim: Ekvador Sinema ve Görsel İşitsel Yaratı Enstitüsü, Estonya Sinema Kurumu, Gürcistan Ulusal Film Merkezi, Yunanistan Film Merkezi, Macaristan Ulusal Sinema Fonu, Ürdün ‘Royal Film Commission’, Japonya ‘UniJapon’, Fransa ‘Institut Français’, Litvanya Sinema Merkezi, Montenegro Sinema Merkezi, Filipin Sinema Konseyi, Norveç Film Komisyonu, Hollanda Sinema Kurumu, Filistin Sinema Kurumu… Daha sayayım mı?

Gene de, bakanlığın stand giderlerini karşılaması ve stantta bir kokteyl düzenlemesi yerinde bir karardı. Aynı akşam, Majestik Plajı’nda Cumhurbaşkanlığı’nın düzenlediği ve bir Cumhurbaşkanı Danışmanı ile Kültür ve Turizm Bakanının katıldığı bir resepsiyon düzenlenmiş. Yerel basında çıkan ‘paralı haber’den başka hiçbir yerde duyulmayan… Yüz kızartıcı bir durum tabii…Keşke bu paralarla, diğer ülkelerin yaptığı gibi, dünyanın önde gelen sinema yayın organlarına sinemamızın son dönem ürünlerini tanıtan ilanlar verilebilseydi.

HİKÂYE ANLATICILARI
Festival Başkanı Piere Lescure, Cannes’ın yeni bir girişimi olan ve gençlere ilk filmlerini gerçekleştirme olanağı veren ‘Fabrique Cinema’yı sunarken, Marcello Mastroianni’nin şu sözlerine vurgu yapıyordu: “Zamanımızın sanatçıları, son maceracılar ve büyük romantiklerdir.” Festivalin Sanat Yönetmeni Thierry Fremaux da, Sinemacıların romaneske inanmaya devam ettiklerini söylüyor. “Büyük sinemacılar, her zaman usta hikâye anlatıcıları olmuştur, politik olanla, romantik olan kol koladır onların yapıtlarında” diyordu. Ve, önümüze koyduğu seçkide, etkili bir toplumsal-siyasal mesajı olan filmlerle, ‘entim’ aşk hikâyelerini birlikte sunuyor, melodramdan gerilime, polisiyeden fantastiğe sinemanın farklı türlerine yer veriyordu. Sinemanın pırıltılı dünyasından taviz vermeksizin… Ödül töreninde, Michael Moore da konuşmasında dünyadaki çılgınlığa karşı sanatla direnmekten söz ediyordu.

VE ‘STAR’LAR
Sinema dünyasının yıldızları, her yıl olduğu gibi bu yıl da ‘kırmızı halı’da boy gösterdiler. Penelope Cruz, Brad Pitt, Leonardo di Caprio, Margot Robbie, Monica Belluci, Julian Moore ve daha niceleri… Ödül töreninde sahneye çıkan sanatçılar arasında kimler yoktu ki… Festivalde bir masterclass veren güzeller güzeli Çinli yıldız Zhang Ziyi, Catherine Deneuve, Viggo Mortensen, Valeria Bruni-Tedeschi, Michael Moore ve Sylvester Stallone… Her halde, başka bir ortamda yan yana gelmeleri olanaksız iki Amerikalı…

Stallone’nin masterclass’ına gitmedim ama o da bu dünyanın bir parçasıydı elbette. Elton John da buradaydı. Yaşam öyküsünü konu alan ‘Rocketman’in galasına katıldı. ‘Un homme et une femme’ (Bir Ekek ve Bir Kadın)’ın yönetmeni Claude Lelouch ve oyuncularının yıllar sonra “Les Plus Belle Annees d’une vie” (Bir Hayatın En Güzel Yılları) filmiyle Cannes’a dönmeleri, Maradona’nın hakkında yapılan ‘Diego Maradona’ ile Kırmızı Halı’da yürümesi festivalin en popüler anları arasındaydı.

Bu yıl, ünlü Fransız yıldız Alain Delon’a Onursal bir Palmiye Ödülü verildi. Ama, bu ödül, protestolarla karşılandı. Bilinen sağ görüşleri, nedenlerden biriydi. Diğeri ise, kadınlara geçmişte şiddet uygulamış olması, kadınları aşağılayan tavrı…Doğal olarak kadınlar başını çekiyordu bu protestonun. Fremaux ise, “Delon’un sinemaya katkısı inkar edilebilir mi?” diye savundu kendini.

Geçen yıl, tüm kadın yönetmenlerin ve oyuncuların katılımıyla Cannes’a damgasını vuran ‘Women in Motion’ (Kadınlar Eylemde) bu yıl da, düzenlediği çeşitli etkinliklerle ‘Me Too’ kampanyasını sürdürdü. Sinema sektöründeki cinsel eşitsizlik çeşitli boyutlarıyla tartışıldı panellerde. Senaryolarda eşit görünürlükten, ödemelerdeki farklılıklara kadar… Cezayir asıllı Fransız yönetmen Abdellatif Kechiche’in ‘Mektoub my Love: Intermezzo’ filminin yarışmaya alınması da çokca eleştirildi, adının bir cinsel taciz olayına karışması nedeniyle… Filmini izleyince, bu söylentinin gerçek olduğuna inanıyor insan. Üç buçuk saat kadın kalçası seyretmekten yoruldu festival seyircisi. Jürinin de aynı fikirde olduğu anlaşılıyor sonuçlardan…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here