Platon: Yönetimdekiler adalet ve eşitliği temel alan bir yönetim şeklinin ismine bile katlanamazlar.

“Platon’un Mektuplar’ında özellikle Yedinci Mektup’ta cunta idaresi sırasında Atina’nın yaşadığı tarihsel olayları anlatan Platon, cunta üyelerinin başlangıçta beyan etmiş oldukları niyetlere sadık kalacaklarını ve devleti adalet yoluna sokacaklarını düşündüğünü, fakat diktatörlüğün sonuçlarına ve tiranların “eski dostlarından birine, gelmiş geçmiş en adil insana” reva gördükleri muameleye tanık olunca, ne kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşadığını ifade eder.

Bir süre sonra demokrasi yeniden tesis olunca, demokratik idarenin başlangıçtaki dikkati ve özeni karşısında yeniden umutlanan Platon’un son umutlarını da Sokrates’e verilen ölüm cezasının infazı tüketmiştir. Platon işte bu dönemde, politik krize bildik reformlar yoluyla bir çözüm bulunamayacağına, hasta ve aciz devlete anayasa ya da rejim değişikliğinden ibaret bir ıslah teşebbüsünün en küçük bir yararının olamayacağına kanaat getirdi. Çağdaş politikada mevcudiyetini tespit ettiği iki büyük kusurun, Yunan uygarlığının daha önceki dönemlerde yükselişinde etkili olan demokrasinin sonunu hazırlamasının kaçınılmaz olduğunu düşünmesine yol açtı. Her şeyden önce, bilgi kılıfı altında ortaya çıkan cehaletin demokraside uzman ve profesyonelin değil, vasat ve amatör olanın hâkim olmasıyla sonuçlandığını savunan Platon açısından demokrasi, Atina’da sadece cahilin hatalı yönetme hakkı anlamına geliyordu.” Ahmet Cevizci

YEDİNCİ MEKTUP

Platon’dan Dion’un dostlarına ve akrabalarına iyilikler.

Yazdığınız mektuplarda Dion gibi düşündüğünüzü söyleyerek, size hareketlerimle ve sözlerimle yardımcı olmamı istediğinizi söylediniz. Size şöyle bir yanıt uygun olacaktır. Eğer gerçekten de Dion gibi düşünüyorsanız sizinle beraber çabalamaya hazırım, ancak böyle değilse, bu konu hakkında uzun uzadıya düşünmeliyim. Sanırım, Dion’un düşüncelerini ve isteklerini sizinle paylaşabilirim. Çünkü bu konuda bir tahminde bulunmayacağım, onun düşüncelerinden eminim. Syrakusai’a ilk gelişimde kırk yaşındaydım. Dion ise o zamanlar Hipparinos’un bugünkü yaşındaydı. Ama o zamandan bu yana düşünceleri değişmedi. Dion’a göre Syrakusailılar özgür olmalıydılar ve kendilerini en iyi kanunlarla yönetmeliydiler. Bu yüzden bir tanrının Hipparinos’a, Dion’un düşüncelerine uygun olarak devlet yönetimi konusunda düşünceler ilham etmesinde şaşırılacak bir şey yoktur. Böylesi düşüncelerin nasıl ortaya çıktığı konusunda hem gençlerin hem de yaşlıların bilgi sahibi olmaları gerekir. Bu yüzden bu zahmetli işe kalkışarak olayları başından itibaren anlatacağım. Evet, şimdi tam da bunun zamanı.

Gençken diğer gençlerden bir farkım yoktu. Kendi kendime karar alabileceğim yaşa geldiğimde devlet işlerine katılmak istedim. Fakat o zamanlar büyük değişimler yaşanıyordu. Şöyle bir durumla karşılaştım. Yönetime müdahale edildi ve darbe sonucunda elli kişiden oluşan bir yönetim kuruldu. Elli kişinin on biri kentte, onu ise Pire’de görev yapıyordu. Görevleri Agora ve kentin işlerini yürütmekti. Diğer otuz kişi ise tam yetkiyle iktidara gelmişti. Otuz kişi arasında tanıdıklarım ve akrabalarım vardı. Uygun bir iş vermek için beni çağırdılar. Genç olduğumdan dolayı bazı hayallere kapılmıştım, üstelik bunlar, pek de aşırı şeyler değildi. Devleti yanlışlardan uzaklaştıracaklarını umuyor ve iktidardakilerin neler yapacaklarını merakla bekliyordum. Fakat kısa bir süre sonra eski düzenin adeta altın bir çağ olduğunu anladım. Bir sürü vahşetin arasında dönemin en doğru insanı olduğunu söyleyebileceğim yaşlı dostum Sokrates’e saldırdılar. Sokrates’e bir başka yurttaşı yakalamak ve ölüm cezasını uygulatmak istiyorlardı. Böylece kendi siyasetlerine onu da alet edeceklerdi. Sokrates ise onları dinlemedi, cinayetlerine katılmak yerine karşılaşacağı tehlikelerle yüz yüze gelmeyi tercih etti. Ben de buna benzer olaylardan nefret ediyordum, sonuçta yaşananlardan uzak durdum. Bir süre sonra Otuzlar iktidardan kovuldular, böylece kurdukları düzen de değişti.

Daha sonra yeniden devlet işlerinde görev alma isteğim ortaya çıktı. Ancak bu kez isteğim daha zayıftı. Son derece karmaşık bir ortamda insanların isyan etmeleri kaçınılmazdı. İsyan sırasında da kimilerinin düşmanlarından intikam almaya çalışmalarında şaşırılacak bir şey yoktu. Fakat sürgünden ülkesine dönenler, yine de yumuşak davrandılar. Ancak tam olarak nasıl olduğunu bilemesem de iktidardakiler yeniden Sokrates’i hiç de hak etmediği şekilde suçlayarak mahkemeye çıkardılar. Suçlayanlar onun dinsiz olduğunu ileri sürüyorlardı, jüri de buna inandı. Böylesi bir adamı, yani sürgündeki dostlarından birisini yakalamayı dinsizlik olacağı gerekçesiyle reddeden bir insanı ölüm cezasına çarptırdılar. Yaşananları ve kendi yaşımın ilerlediğini gördükçe devlet işlerinde görev almanın benim için çok zor bir şey olduğunu anladım. Zaten insanın yanında dostları ya da siyasi taraftarları olmazsa bunu yapmak imkânsızdır. Öte yandan kentimiz atalarımızın geleneklerine bağlı olarak yönetilmediğinden, böyle dostlar ya da taraftarlar bulunmuyordu. Yenilerini elde etmekse çok zor görünüyordu. Ayrıca yazılı kanunlar bozulmuştu, kötülükler o kadar fazlasıyla artmıştı ki halkın çıkarlarını düşünen benim gibi bir insan bile yaşananlar karşısında şaşırmıştı. Olaylar adeta akıntıya kapılmıştı. Ancak yine de olanları değiştirebilmek ya da en azından durumu iyileştirmek adına çözüm yolu bulmaya çalışıyordum. Bu arada tüm devletlerin kötü bir şekilde yönetildiklerini anladım. Çünkü devletler yeniden düzenlenmedikçe, kanunların daha iyi bir hale getirilmelerine imkân yoktur. Bu yüzden felsefeyi överken, kişilerin ya da devletlerin felsefenin yardımıyla daha iyi bir hal alabileceklerini söylemiştim. İnsanların başına gelen kötülüklerden sakınmanın da ancak gerçek filozofların iktidarı ele almaları ve tanrının da yardımcı olması sayesinde olabileceğini belirtmiştim.

İtalya ve Sicilya yolculuğumu yaptığım sırada, kafamda bu düşünceler vardı. Bu ülkelerde “şanslı” denilen bir yaşam türünü gördüm. Hiç bitmeyen ziyafetlerle dolu bu yaşamı hiç beğenmedim. İnsanlar karınlarını günde iki defa doyuruyorlar ve akşamları asla tek başlarına yatmıyorlardı. Herkes, böylesi bir yaşam içinde yerini almıştı. İnsan doğası gereği ne kadar önemli yetilere sahip olursa olsun, çok uzun zaman boyunca sözünü ettiğim şekilde bir yaşam sürerse bilgeliğe ulaşamaz, ölçülü olamaz. Diğer erdemler için de aynı şey geçerlidir. Eğer bir ülkede halk mallarını çılgıncasına kullanıyorsa, tüm çabasını aşk eğlencelerine ve yiyip içmeye yöneltiyorsa, ne kadar iyi kanunlar olursa olsun, ülke doğru yola gelemez. Böylesi devletler tiranlık, oligarşi, demokrasi gibi çok sayıda yönetim biçimini benimsemek zorunda kalırlar. Yönetimdekiler ise adalet ve eşitliği temel alan bir yönetim şeklinin ismine bile katlanamazlar.

Evet, Syrakusai’a giderken kafamda bunlar vardı. Ancak bence o zamanlar bir uğursuzluk Dion ve Syrakusailıların başına gelenleri yaratmaya çalışıyordu. Sizlere aynı öğüdü ikinci defa veriyorum, eğer bu kez de beni dinlemezseniz, başınıza başka felaketlerin gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Dion gençken, onunla yaptığımız konuşmalarda en iyi şeyin gerçekleşmesi için ona öğütler veriyordum. Fakat verdiğim öğütlerin tiranlığın yıkılmasına yönelik şeyler olduğunun farkında değildim. Dion, son derece zeki bir insandı ve sözlerimi çok iyi bir biçimde anlıyordu. O zamanki gençlerin hepsinden farklı olarak, beni çok iyi dinledi. Erdemi zevk ve şatafattan daha üstün tutarak, İtalya ve Sicilya’dakilerden farklı bir yaşam sürmeye çalıştı. Tiranlık yandaşları, Dionysios ölene kadar da ondan nefret etmeye devam ettiler.

Dionysios öldükten sonra, Dion felsefeyle elde ettiği düşüncelerin başka insanlarda da var olabileceğini düşündü. Aynı düşüncede olduğu kimi insanlar vardı ama sayıları azdı. Tanrının yardımıyla Dionysios ve diğer insanların kendi kafasındaki fikirlere göre bir yaşam sürebileceklerini sandı. Böylece Syrakusailılar tarifi imkânsız bir mutluluk içinde yaşayacaklardı. Ayrıca Dion benimle olan ilişkisini gözden geçirerek kendisinde iyi bir yaşam sürme isteğinin sayemde nasıl uyandığını fark edip oraya gelmemi istedi. Amacı Dionysios’un da benzeri bir yaşam sürme isteği elde etmesiydi. Böylece, ülkesinde çeşitli cinayetlere ve felaketlere uğramadan mutlu bir yaşam sürebilecekti. Sonunda Dionysios’u benim oraya gelmem konusunda ikna etti. Bu sayede başka insanların Dionysios’u etkileyerek, onun en iyi yaşam biçiminden uzaklaşmasını engelleyecekti. Farkındayım konuyu biraz uzatıyorum, lakin Dion şu sözleri kullanıyordu: “Tanrının isteğiyle bir fırsat elde ettik, bundan daha iyisini bulabilir miyiz?” Ayrıca İtalya ve Sicilya’daki kentlerin büyüklüğünden, iktidardan ve Dionysios’un gençliği ve felsefeye olan merakından söz ediyordu. Dionysios’un dostlarının ve yeğenlerinin bizim benimsediğimiz yaşam şeklini benimsediklerinden, Dionysios üzerinde bu sayede bir etkimiz olabileceğinden söz ediyordu. Büyük devletleri yöneten insanların filozoflar olmasını istiyorsak, şimdi elimizde bir fırsat vardı. Böylesi bir fırsat bir daha elimize geçmezdi. Dion bu ve buna benzer sözlerle beni teşvik etti. Bense bir yandan Dion’a ve onun güzel huylarına güvenirken, bir yandan da gençlere karşı bir güvensizlik besliyordum. Çünkü gençlik çağlarında insanların düşünceleri kolayca değişir. Birbirlerinin aksi görüşleri benimseyebilirlerdi. Kafam karışık bir şekilde “Acaba Dion’un sözlerini dinlesem mi dinlemesem mi, yola koyulsam mı koyulmasam mı?” diye düşünüyordum. En sonunda kanunlar ve devlet yönetimi hakkındaki düşüncelerimi pratiğe geçirmek konusunda bir fırsat bulduğuma karar vererek yola çıktım. Sonuçta ikna etmem gereken bir kişi vardı ve onu ikna edersem hiçbir sorun yaşanmayacaktı.

Evet, ülkemden ayrılma sebeplerim bunlardı, başkalarının söyledikleri değil. Hem sadece konuşup işe gelince geri duran bir insan gibi görünmekten hem de ciddi anlamda tehlike altında bulunan Dion’a ihanet ederek, onun misafirperverliğini ve dostluğunu umursamıyormuş gibi görünmekten çekindim. Ya Dion, Dionysios ya da onun yandaşları tarafından ülkesinden kovularak sürgüne yanıma gelseydi ve şöyle deseydi ne derdim: “Ey Platon! Sürgüne, yanına geldim. Düşmanlarımdan kendimi korumak için bana gereken piyade ya da atlılar değil, sadece senin sözlerindi. Gençlere erdem ve doğruluk aşılayan bizleri de dostlukla birbirimize bağlayan sözler söyledin. Bu konuda herkesten daha beceriklisin. Bana bu konuda yardım etmedin, ben de Syrakusai’dan ayrılıp yanına geldim. Fakat benden değil, her zaman övdüğün ve başkalarının önem vermediğini söylediğin felsefeden utanmalısın! Çünkü bana ihanet ederek aslında felsefeye ihanet ettin. Megara’da yaşasaydım ve aynı konuda senden yardım isteseydim, kesinlikle gelirdin. Çünkü gelmezsen kendini değersiz sayardın. Ama şimdi yolculuk uzun ve zahmetli diye insanlar tarafından korkak diye nitelendirilmeyeceğini mi sanıyorsun? Evet, üzerindeki bu lekeden kurtulamayacaksın.” Dion bu şekilde şikâyetlerini iletseydi, ona yanıt verebilir miydim? Bu yüzden gayet insani ve doğru nedenlerle yola çıktım. Aslında istediğim yaşam biçimine ve ilkelerime uygun olmayan bir şekilde, tiranlık yönetimi altında yaşamayı kabul ederek, kendi işlerimi bıraktım. Böylece misafirperver Zeus’a borcumu ödeyerek, felsefenin küçümsenmesini engellemiş oluyordum. Çünkü korkaklık ve tembellik yapsaydım, felsefe gerçekten de suçlanacaktı.

Neyse konuyu fazla uzatmayalım. Syrakusai kentine geldiğimde, Dionysios’un sarayında bazı karışıklıklar olduğunu gördüm. Dion tiran olmak istediği gerekçesiyle suçlanıyordu. Dion’u elimden geldiğince korudum. Fakat çok da güçlü sayılmazdım. Yaklaşık üç ay sonra, Dionysios, iktidarı ele geçirmek isteğinde olduğunu iddia ederek Dion’u gemiyle ülkeden kovdu. Utanç verici bir olaydı. Dion’un dostları olarak bizler de korkmaya başladık. Dion ile beraber hareket ettiğimiz iddiasıyla başımız derde girebilirdi. Öte yandan Syrakusai sokaklarında olanlara benim neden olduğum ve bu yüzden Dionysios tarafından öldürüldüğüm dedikodusu dolaşmaya başladı. Fakat Dionysios, yaşananları gördü ve daha kötü şeyler olmaması için, başta ben olmak üzere Dion’un diğer dostlarına son derece iyi davranmaya başladı. Bana cesaret vererek, kentte kalmaya devam etmemi istiyordu. Kaçarsam benim için iyi olmayacağını, ama kalırsam iyi olacağını söylüyordu. Evet, bunun için ısrar ediyordu. Fakat bir tiran ricada bulunduğu zaman, bunda bir zorlama olduğunu hepimiz biliriz. Sonunda kaçmamı engellemek için bir çare buldu. Akropolis’de yaşamamı istedi. Böylece hiçbir gemi beni ülke dışına kaçıramazdı. Dionysios gitmeme izin verse bile, yine de beni gemisine alacak bir kişi bulanamazdı. Tüccarlar da sınır muhafızları da hemen olanları tirana anlatırlar ve beni yakalayarak onun yanına götürürlerdi. Bu arada yeniden etrafta bir dedikodu dönmeye başladı. Bu kez de Dionysios’un bana hayret verici derecede saygı duyduğu söyleniyordu.

Bu dedikodu nereden çıktı? Anlatayım. Dionysios, bana alıştıkça saygı duymaya başladı, ancak beklentisi benim ona, Dion’a olduğundan daha çok bağlanmam yönündeydi. Garip bir şekilde bu durumu bir namus meselesi gibi görmeye başladı. Kendince istediği şeye ulaşması için en uygun yol benimle yakından ilgilenmek ve felsefe konusunda vereceğim derslerde öğrencim olmaktı. Fakat kararsızlık içindeydi. Çünkü yapacağı şeyleri gerçekleştirirse, aslında Dion’un istediği şeylerin olacağını söyleyen birtakım insanların sözlerine kanıyordu. Bense onun bu korkusuna karşılık oraya geliş nedenim üzerine düşünüyor ve belki de Dionysios’un günün birinde felsefeye uygun bir yaşam süreceği beklentisiyle olanlara katlanıyordum. Fakat Dionysios, sonunda tüm çabamı boşa harcadı.

Sicilya’ya ilk gelişimde yaşadıklarım bu şekilde. Daha sonra Dionysios bir an önce oraya geri dönmemi istedi. Ben de ülkemden ayrılıp gittim. Neden geldim ve orada neler yaşandı? Bunu yapmam ne derece doğru bir davranıştı? Sicilya’ya yaptığım ikinci yolculukla ilgili olarak daha sonra bir şeyler söyleyeceğim. Ama öncelikle böylesi durumlarda neler yapmak gerektiğini göstereceğim. Çünkü mektubumu ikinci dereceden önemli işlere ayırmamalıyım. Evet, şimdi anlatacaklarıma geçiyorum:

Bir adam hastaysa ve sağlığına aykırı bir yaşam sürüyorsa, hekim ona öncelikli olarak yaşam şeklini değiştirmesini söyler. Öğütlerine uyduğu sürece de onun tedavisiyle ilgilenir. Ancak hasta onu dinlemiyorsa, hekim de artık düşüncelerini onunla paylaşmaz. İşte bunu yapan bir hekim doğru davranmış olur. Yönetimde ister bir isterse daha fazla kişi bulunsun, devletler için de aynı şeyler geçerlidir. Devlet gerektiği şekilde doğru olanları yapıyorsa ve zaman zaman öğüt istiyorsa, bir kişi öğüt verebilir. Fakat devlet doğru yoldan sapmışsa, kendisine öğüt verenleri ölümle korkutuyorsa, öğüt verenlerden hiçbir şeye dokunmamalarını ve her şeyi olduğu gibi bırakmalarını istiyorsa, o zaman durum farklılaşır. Devletler, kendilerine öğüt verenlerin hırslarına ve isteklerine boyun eğmeyi, onların en kısa süre içinde tatmin edici çözümler bulmalarını bekliyorlarsa, öğüt veren kişiler bence alçak insanlardır. Bu durumda devlete öğüt vermeyenlerin cesur insanlar olduklarını düşünürüm.

Düşüncelerim böyle. Şimdi yanıma bir adam gelse ve zengin olmak için ya da ruh ve beden bakımı için günlük yaşamıyla ilgili sorular sorsa, onun günlük hayatını doğru bir şekilde sürdürdüğünü ve öğütlerimi dinleyeceğini anlarsam, seve seve öğüt veririm. Hatta konuyu geçiştirmeden, uzun uzadıya anlatırım. Fakat benim sözlerimi dinlemeyeceğini anlarsam böyle bir adam, oğlum bile olsa onu umursamam. Bir köleye öğüt verilebilir, dinlemezse zorla yaptırılır. Ancak annemle babam söz konusuysa ancak delirmeleri halinde sözlerimi onlara zorla dinletebilirim. Eğer kendi hoşlandıkları yaşamları, benim hoşlanmadığım türden bir yaşam bile olsa, onları zorlayamam. Ayıplayarak onları rahatsız da etmem. Yaptıklarını övmem. Bunları yapmaktansa ölmeyi tercih ederim. Sadece onları tatmin edecek başka yollar bularak, kendilerine hizmet ederim. Akıllı insanlar da ülkelerine bu şekilde hizmet etmelidirler. Eğer devletiniz iyi bir şekilde yönetilmiyorsa, sözlerinizin boşuna olmadığını görürseniz ve ölüm cezasıyla karşılaşma riskiniz yoksa konuşursunuz. Fakat en iyi yönetim biçimini kurabilmek adına halkı sürmek ya da öldürmek gerekiyorsa, işte o zaman zorlamaya gerek yoktur. Bunun yerine susun ve tanrılara ülkenizin iyiliği için yalvarın.

Size vereceğim öğütler böyle. Dionysios’a babasının yaşadıklarını yaşamaması için günlük hayatını yeniden düzenlemesi gerektiğini ve bu yaşamın efendisinin kendisi olacağını söylemiştim. Buna uygun dostlar edinmesi konusunda, hem onu hem de Dion’u uyarmıştım. Babası barbarlar tarafından yakılıp yıkılan Sicilya kentlerinin egemenliğini ele geçirmişti. Fakat bu kentlerin yönetimlerini yabancılara ya da kardeşlerine verdi. Bu kardeşler kendisinden küçük oldukları için Dionysios tarafından yetiştirilmişlerdi. Oysaki fakirken zengin yapılan bu basit insanlardan yöneticiler yaratmasaydı, kendisine sadık olan bazı devletler kurulmasını sağlayabilirdi. Kurulan devletleri kendi yönetimi altında birleştiremedi, insanları buna inandıramadı. Yaptığı iyilikler de ailevi bağlar da bu konuda kendisine yardımcı olamadı. Bu nedenden dolayı Dareios’tan yedi kat aşağı seviyedeydi. Dareios ailesinden olanlara güvenmek yerine, sadece Medli hadımı yok edenlere güvendi.[34]Ülkesini her biri Sicilya’dan daha büyük olan eyaletlere ayırdı. Eyaletin başına geçirdikleri, ne kendileriyle ne de birbirleriyle kavga ettiler. Dareios iyi bir kanun yapıcının, iyi bir kralın nasıl olması gerektiğini gösterdi. Çünkü yaptığı kanunlar halen geçerliliğini sürdürmektedir. Şimdi de Atinalılara bir bakalım. Barbarlar tarafından işgal edilen kentleri ele geçirdiler. Buralarda kendileri yaşamadılar, ama altmış yıl süreyle egemenlikleri altında tuttular. Çünkü hepsinde de yakın dostları vardı. Oysaki Dionysios Sicilya’yı tek bir devlet haline getirmesine karşın, yanında yakın dostları ve taraftarları yoktu. Bir insanın yanında böylesine dostlarının bulunup bulunmaması, o kişinin erdemine ya da bağımlılıklarına işaret eder.

Dion ile beraber Dionysios’a verdiğimiz öğütler, bu şekildeydi. Çünkü babasının yanında yetişen birisi olduğundan, ne doğru düzgün bir terbiye ne de eğitim almıştı. Dionysios’un kendi yaşıtı olan gençler arasından çok sayıda dost edinmesi gerektiğinden, öncelikle kendisiyle barışık bir insan olması için çaba harcadık. Tabii ki böyle bir şeyi açık açık söylemek çok tehlikeli olabilirdi. Fakat üstü kapalı bazı sözlerle bir insanın ancak bu ilkeleri göz önünde tuttuğu takdirde yönettiği insanları koruyabileceğini, aksi takdirde çok kötü neticelere ulaşılabileceğini gösteriyorduk. Kendisine gösterdiğimiz yoldan ilerlese, düşünceli ve akıllıca davransa, Sicilya’nın yakılıp yıkılmış kentlerini yeniden kurmak ve barbarların saldırılarına rağmen aralarında ittifak kurabilecek bir devletler birliği kurmaya çalışsaydı, babasından kalan mirası iki değil on katına çıkaracaktı. Çünkü böyle bir durumda Kartacalıları Gelon’dan çok daha rahat bir şekilde yenebilirdi.[35] Oysaki babası barbarlara vergi ödemek zorunda kalmıştı.

Evet, Dionysios’un inandığı ve bu yüzden Dion’u sürgüne gönderdiği, bizleri korkuya düşüren sözleri, bizlerin de kendisine kötü niyet besleyip ona verdiğimiz yanıtlar ve öğütler bu şekildeydi. Neyse arka arkaya gelen hikâyelerimi sona erdireyim. Dion, Peloponnesos ve Atina’dan geri dönerek Dionysios’a bir ders verdi. Her ne kadar şehri kurtarıp Syrakusailılara teslim ettiyse de kentte yaşayanlar, Dion zamanında Dionysios’a ders verdiğinde Dionysios kendisine nasıl davrandıysa aynı şekilde davrandılar. Dionysios da iftiracılara güveniyordu. Dion’un tek amacının tiranlığı ortadan kaldırmak olduğuna inanıyordu. Anlatılanlara bakılırsa, Dion sayesinde Dionysios artık felsefeyle ilgilenmeye başlayacakmış ve bu yüzden de devlet işlerinin yönetimini Dion’a bırakacakmış ve Dion da iktidarı eline alarak Dionysios’u kurnazca bir hareketle iktidardan uzaklaştıracakmış. Bu iftiraları yayan insanlar Syrakusai kentinde iki defa başarıya ulaştılar.

Şu an benden yardım isteyen insanlara bundan sonra olanları da anlatmam gerekir. Dion’un dostu ve ortağı olan Atinalı Platon kavgalara ve anlaşmazlıklara son vermek amacıyla tiranın yanına geldi. Ancak bu kez de yenildim. Dionysios bana iyi bir mevkii ve para vererek yanına çekmeye çalıştı. Dion’un sürgüne gönderilmesini haklı gösterecek bir dost edinmeye çalışıyordu. Ancak çabaları boşunaydı. Daha sonra Dion iki dostuyla beraber ülkesine geri döndü. Aralarındaki dostluk felsefe kaynaklı değildi; dostluklarının özünde, çoğu insan arasında olan ve bazı değişik sırlara ulaşmayı başarmış insanlar ve konuklar arasındaki dostluk bulunuyordu. Evet, Dion’un yanında gelenler böylesine dostlardı ve ülkesine geri dönüşüne yardım ettikleri için dost olmuşlardı. Fakat Sicilya’ya geldiklerinde, Dion’a tiranlığa geçmek istediği yönünde suçlamalar yapıldığını gördüler. Bundan sonra dostlarına ihanet etmekle kalmadılar, aynı zamanda Dion’u öldürenlere yardım ederek onun katili oldular. Bu çirkin ve dine uygun olmayan cinayeti anlatmak istemiyorum. Ama ileride, bu cinayeti övenler de mutlaka olacaktır. Fakat sadece Atinalılar hakkında söylenenlere yanıt vereceğim. İki Atinalının kentimizi lekelediği anlatılıyor. Dion’a ihanet ettiği takdirde bir sürü para kazanabilecek ve önemli mevkilere gelebilecek bir Atinalı vardı. Ama o, bunu yapmadı. Çünkü aralarındaki dostluk sıradan bir dostluk değil, aynı eğitimi almalarından kaynaklanan bir dostluktu. Akıllı bir insan sadece ruhen ve bedenen yakınlığa değil, böylesi bir dostluğa güvenmelidir. Bu yüzden sanki Dion’un katilleri önemli insanlarmış gibi düşünerek kentimizi karalamak doğru bir davranış olmayacaktır.

Bunları Dion’un akrabaları ve dostlarına bir ders olsun diye anlatıyorum. Bana üçüncü defa danışıyorsunuz, ben de sizlere üçüncü defa aynı öğütleri veriyorum. Sicilya’daki kentlerin bir yöneticiye değil, kanunlara boyun eğmeleri gerekir. Düşüncelerim bu şekilde. Eğer söylediğim şey gerçekleşmezse, bu, ne her söylediği gerçekleşsin isteyenler, ne onlara boyun eğenler ne de bu insanların soyundan gelenler için iyi olacaktır. Bu şekilde girişilen bir işten hiç kimseye yarar gelmediği gibi, bundan kazanç elde etmeye çalışanlar da adi ve sıradan ruhlara sahiptirler. Bu insanlar, tanrılara ve insanlara ait olan şeyleri bugün de gelecekte de doğru ve yanlış diye ayırt edemeyen insanlardır.

Evet, önce Dion’u sonra Dionysios’u ve en son olarak da bugün sizleri inandırmaya çalıştığım şey, bu şekilde. Zeus hakkı için, kurtarıcımız için olanlara bakın. Dionysios, beni dinlemediği için bugün şerefsizlik içinde yaşıyor, Dion ise bana inandı ve şerefli bir şekilde öldü. Çünkü kendisi ve ülkesi için en güzel şeyleri bulmaya çalışan bir insan, bu nedenle acılar çekse bile, doğru ve güzel bir sona ulaşacaktır. Hepimiz ölümlüyüz, ölümsüz olan birisi olsa bile, bilgisiz insanların sandığı gibi güzel bir şey değildir, bu. Çünkü ruhu olmayan bir şey için iyi ya da kötü yoktur. Sadece ruh bedenle birleştiği zaman iyi veya kötü diye bir şey olabilir. Ruhun ölümsüz olduğuna ve ölümden sonra sorgulanacağına dair olan eski kutsal geleneklere gerçekten de inanmalıyız. Bu yüzden haksız cinayetler ya da kötülükler yapmaktansa, bunlara maruz kalmak daha iyidir. Sadece zenginlik peşinde koşan bir insan, bu sözleri dinlemez. Dinlese bile, bunu sadece alay etmek için yapar. Böylesi bir insan sadece kendisine yiyecek içecek bulabilmek için köleler edinir, ismini yanlışlıkla Aphrodite’den alan o uygunsuz zevklerini karşılayabilmek için hiç de utanmadan bir vahşi hayvan gibi etrafına saldırır. Yaptığı şeylerdeki dinsizliği ve kötülükleri göremeyen bir kördür. Dinsizliği, hem bu dünyada hem de yer altı dünyasında, acılarla dolu yüz kızartıcı yolculuğunda, hep beraberinde taşır.

Dion’u bu ve buna benzer sözlere inandırdım. Kendisini öldürenlere olan kızgınlığım haklı nedenlerden kaynaklanıyor. Dionysios’a olan kızgınlığım da bir noktaya kadar aynı nedenlere dayanmakta. Dion’u öldürenler doğru bir insana karşı suç işlemekle, Dionysios ise iktidarı boyunca adaletten uzak kalmakla bana ve insanlığa en büyük kötülüğü yaptı. Oysa Dionysios’un büyük bir iktidarı vardı ve felsefeyle iktidarı aynı kişide bir araya getirerek, Helen ve barbar olan tüm insanlara şunu ispatlayabilirdi: Devletler ya da insanlar yaşamlarını bilgelikle geçirmezlerse, doğuştan ya da dindar öğretmenler tarafından kazandırılan erdemler bir işe yaramaz, hiçbir şekilde mutlu olamazlar. Dionysios’un yaptığı kötülük, buydu. Diğer yaptığı şeylere oranla, bu, doğallıkla önemsiz bir şeydi. Dion’u öldüren kişi de farkında olmadan aynı kötülüğü yaptı. Çünkü Dion’un iktidara gelmesi halinde, ülkeyi şu şekilde yöneteceğinden, insanların insandan doğduğuna emin olduğum kadar eminim: Öncelikle Syrakusai’ı kölelikten kurtarırdı. Ardından temizleyip, özgür bir kadın gibi giydirir ve kenti en iyi kanunlarla donatmak için elinden geleni yapardı. Sonra da yapılması gereken diğer şeylere geçerdi. Yani, çok sayıda insanı Hieron’dan çok daha kolay bir şekilde sürgüne gönderirdi. Diğer kentleri egemenliği altına alarak Sicilya’yı yeniden düzenlemek için elinden geleni yapardı. Bu işleri erdemli, doğru, cesur ve ölçülü bir adam başaracağı için, diğer insanlar erdemin değerini kavrardı. Hatta şunu da söyleyebilirim: Eğer Dionysios beni dinleseydi kendisi de aynı şerefe ulaşırdı ve diğer insanlar da kurtulurlardı. Fakat gerçekte ne oldu? Bir daimon[36] ya da intikam tanrıçalarından biri, insanları kanunlardan ve tanrılardan korkmayan bir yaşam sürmeye doğru götürdü. Her şeyi böylesine bir bilgisizlik, yani insanların başlarına çöken tüm belaların kökleşmesini sağlayan ve belaların bitmesini isteyenlerin ektiği tohumlara rağmen acı meyveler veren bir bilgisizlik yıktı.

Fakat şimdi en azından ileride yaşanacak olayların daha iyi olması için, öğütlerimi söyleyeyim. Dion’un dostları olan sizlere şunu söyleyeceğim: Dion’un yurt sevgisini ve yaşam şeklini örnek almakla kalmayın, fakat yapmak istediği şeyleri de daha uygun koşullar altında gerçekleştirmeye çalışın! Daha önceden sizlere, bunların neler olduğunu anlattım. Aranızda atalarınız gibi, Dorlar gibi yaşamayan insanlar varsa, Dion’u öldürenler gibi ya da Sicilyalılar gibi yaşamaya meraklı insanlar bulunuyorsa, onlardan yardım istemeyin. Çünkü bu insanlar, doğru düzgün davranamazlar. Bunun dışındaki insanlar, ister Peloponnesos’ta isterlerse Sicilya’da yaşasınlar, onları Sicilya’da doğru ve eşit kanunlar altında yaşamaya çağırın! Atina’dan korkmayın! Çünkü Atina’da diğer insanlardan erdem bakımından üstün olanları, akrabalarını ya da dostlarını öldürenlerden nefret eden insanlar bulunmaktadır.

Ancak önerdiğim şeyler daha sonraları gerçekleşecekse ve sizler, bugün bazı farklı düşüncelerden kaynaklanan tartışmaların içindeyseniz, tanrının isteğiyle birazcık olsun doğru nedir bilen bir insanın şunu unutmaması gerekir: İhtilallerden kaynaklanan sıkıntıları gidermek, ancak kazanan kimselerin iyi ve kötüyü birbirine karıştırmamalarına bağlıdır. Onların aynı zamanda kendisine düşman olanlardan sürgün ve ölümle intikam almaya da çalışmamaları gerekir. Bu insanlar, hem kendileri hem de yenilenler için uygun kanunlar yapmalı ve her iki tarafı da kanunlara, saygı ve korku çerçevesinde bağlı kalmaya zorlamalıdır. Yenilen insanları bir yandan onlardan güçlü oldukları için kanunlara bağlı tutarken, onların diğer yandan da yapılan kanunların doğru ve ölçülü şeyler olduğunu göstererek kendilerinin de aynı kanunlara boyun eğdiklerini ispatlamaları gerekir. Aksi takdirde, ikiye bölünmüş bir devletin başına gelecek olan felaketlerin sonu kesilmez. Böylesine karışıklık içinde bulunan ülkelerde, ayrılıklar, düşmanlıklar, nefret ve birbirlerine karşı güvensizlik, her zaman var olur.

Kazanan insanlar, kendi güvenliklerini düşünüyorlarsa, ilk olarak ünlü Helenleri, [sonra da] başta yaşlılar, karıları ve çocuklarıyla beraber [diğer] zengin Helenleri seçmelidirler. Bu şekilde elli kişi on bin kişilik bir kente yeter. Bu insanları gerektiği takdirde yalvararak da olsa kendi ülkelerinden getirtmeli ve onlara önemli mevkiiler verilmelidir. Sicilya’ya ulaştıkları zaman, onlardan ne kazananların ne de yenilenlerin çıkarına olacak, fakat sadece tüm yurttaşlara eşit haklar verecek kanunlar yapmalarını istemek gerekir. Bu insanları bu konuda zorlayarak yeminler ettirmek gerekir. Kanunlar yapıldıktan sonra, yenilenlerden çok yenenler kanunlara saygı gösterirlerse, hiçbir sorun kalmaz. Ancak böyle olmazsa, işte o zaman öğütlerimizi dinlemeyen insanlar için ne beni ne başka bir insanı yardımınıza çağırın! Sizlere verdiğimiz öğütler, Dion ile Syrsakusai’a olan sevgimizden dolayı gerçekleştirmeye çalıştığımız planın bir kardeşidir. Aynı amacı güden ilk planımız yine ben, Dion ve Dionysios’un beraberce gerçekleştirmeye çalıştığımız plandı. Fakat insanlardan daha üstün olan kader her şeyi yok etti. Şimdi tanrının ve kaderin izniyle daha iyi bir başarı elde etmeye çalışın.

Dionysios’un sarayına yaptığım ilk yolculukla ilgili olarak sizlere vereceğim öğütler bu şekilde. Şimdiyse ikinci Sicilya yolculuğumu, buraya gelmemin akla uygun nedenlerini bu konuyla ilgilenenlere anlatacağım. Sicilya’da geçirdiğim ilk zamanları, Dion’un dostlarına vereceğim öğütlerden hemen önce anlatmıştım. Daha sonra yaşananları anlatayım: Dionysios’un gitmeme izin vermesi için elimden geleni yaptım. En sonunda Sicilya’da o zamanlar savaş olduğu için, savaştan sonra geri dönmem konusunda uzlaştık. Dionysios savaştan sonra hem benim hem de Dion’un geri döneceğini söyledi. Dion’un gitmesini bir sürgün olarak algılamamam gerektiğini, bunun sadece savaş sırasında bir yer değiştirme olduğunu söyledi. Ben de ancak bu şartlarla geri döneceğimi söyledim. Savaş bitince Dionysios beni çağırdı. Dion’un ise bir yıl sonra geleceğini söylüyordu. Benim mutlaka gelmem gerektiğini istiyordu. Sicilya’dan gelen haberlere göre Dionysios felsefeye mutlak bir sevgiyle bağlanmıştı. Dion da sürekli olarak Sicilya’ya geri dönmem konusunda baskı kuruyordu. Bense gençlerin böyle zaman zaman felsefeye bağlandıklarını biliyordum. Ancak o zamanlar Dion ve Dionysios’u dinlememenin daha iyi olacağını düşündüm. Çok yaşlı olduğum bahanesiyle ve bana verilen sözler tutulmadığı gerekçesiyle her ikisinin isteğini yerine getirmedim.

Anlaşılan bu arada Arkhytas Dionysios’un yanına gitmiş. Sicilya’dan ayrılmadan önce, Arkhytas,[37] Tarentumlular ve Dionysios arasında dostluk ve misafirperverlik bağları kurmuş ve ülkeden böyle ayrılmıştım. Bu sıralar Syrakusai’da, Dion’un konuşmalarını dinlemiş ve bu konuşmaları başka insanlardan duyan ancak kafaları çok da iyi anlamadıkları felsefi cümlelerle dolu bir sürü insan vardı. Bu insanlar, Dionysios’un benim felsefe konusundaki tüm konuşmalarımı dinlediğini düşünerek, onunla tartışmak istiyorlardı. Dionysios kendisine öğretilen şeyleri çok kısa bir süre içinde kavramakla birlikte takıntılı bir adamdı. Böylesine tartışmalardan uzak durarak, orada bulunduğum zamanlarda benden hiçbir ders almadığı gibi bir sonucun ortaya çıkmasından utandı. Zamanında derslerimi neden dinlemediğini daha önceden anlatmıştım. Öte yandan ülkeme sağ salim döndükten sonra beni yeniden yanına çağırdığında, onu reddetmemi anlaşılan onuruna yediremedi. İnsanların, benim onun yanına doğuştan gelen özelliklerini, huylarını ve yaşam şeklini bilmem ve kendisine kızgın olmam nedeniyle gelmediğimi sanmalarından korktu.

Fakat yaşananları olduğu gibi aktarmam doğru olacaktır. Ben olanları haber aldıktan sonra, felsefemi küçümseyenlere ya da tiranın akıllıca davrandığını düşünen insanlara önem vermem. Önemli olan nokta şu: Bir süre sonra Dionysios isteğini bir kez daha tekrarladı ve bu kez işi kolaylaştırmak adına üç kürekli bir gemi gönderdi. Arkhtyas’ın öğrencisi ve Sicilyalılar arasında önemli bir yere sahip olan Arkhedemos ve tanıdığım diğer Sicilyalıları da bu gemiyle beraber gönderdi. Herkes bana Dionysios’un felsefe konusunda şaşırtıcı bir gelişme sağladığını söylüyordu. Dion ile nasıl bir ilişkimiz olduğunu ve Dion’un bir an önce bir gemiyle Sicilya’ya geri dönmesi gerektiğine inandığımı bildiği için, uzun bir mektup yollamıştı. Mektup hemen hemen şu cümlelerle başlıyordu: “Dionysios’tan Platon’a.” Daha sonra geleneksel olarak yaptığı gibi hatırımı soruyor ve konuya giriyordu: “İsteğimi yerine getirir ve hemen Syrsakusai’a gelirsen Dion’un da işleri yoluna girecek. Çünkü akla uygun şeyler isteyeceksindir, ben de bunları senden esirgemeyeceğim. Ancak gelmezsen ne senin ne de Dion’un çıkarlarını ilgilendiren işler yoluna girecektir.” Konu hakkında bunları söylüyordu, mektubun geri kalan kısmından bahsetmek hem yerinde olmaz hem de konuyu uzatır. Ayrıca Arkhytas ve Tarentumlulardan da çok sayıda mektup alıyordum. Dionysios’un felsefeye büyük merak saldığını, gelmemem halinde aramızdaki dostluğun onarılmaz biçimde bozulacağını ve bunun siyaseten hiç de önemsiz bir şey olmadığını söylüyorlardı. Herkes ricalarda bulunuyordu. Sicilya ve İtalya’daki insanlar, beni yanlarına çağırırlarken, Atinalılar da gitmem için ellerinden geleni yapıyorlardı. Dion’a, misafirlerine ve Tarentumlulara ihanet etmemem gerektiğini belirtiyorlardı. Bense önemli konuların konuşulduğunu fark eden yetenekli bir gencin en iyi yaşam şekline ulaşmak istemesinde şaşırılacak bir şey olmadığını düşünüyordum. Hakikatin ne olduğunu öğrenmeye çalışmak, bu görevden kaçmamak ve söylenenler doğruysa ağır bir yükün altına girmekten kaçmak doğru olmayacaktı.

Böyle bir yorumdan sonra, diğer düşüncelerimi bir yana bırakarak, endişe içinde ve pek de uygun olmayan düşüncelerle yola çıktım. Sicilya’ya geldim, üçüncü kadehimi Zeus adına dökmeliyim, ne de olsa kurtuldum. İyi ki de kurtuldum. Tanrılardan sonra Dionysios’a şükranlarımı sunmalıyım, çünkü birçok insan beni öldürmeyi isterken o ahlaklı davranarak beni korudu.

Sicilya’ya geldiğimde, ilk yapmam gereken şeyin Dionysios’un felsefeye gerçekten de merak salıp salmadığını araştırmak olduğuna karar verdim. Atina’da konuşulanlar acaba doğru muydu? Böyle bir durumda uygulanması çok yerinde olan bir yöntem vardır. Hele ki karşınızdaki kişi Dionysios gibi kafasında çok netleşmemiş birtakım düşünceler barındıran bir tiransa. Bu yöntem her zaman çok iyi sonuçlar sağlar. Böylesine insanlara felsefenin zorluklarını, çok geniş bir alanı kapsadığını, temelini ve harcanması gereken çabayı göstermek gereklidir. Felsefeyle gerçekten de ilgilenen bir insan, söylenenleri kavrar ve kabul eder. Tanrılara yakın bir insan olduğundan dolayı da kendisine gösterilen yola hayran kalır, elinden geldiğince bunun için çaba harcamak gerektiğine inanır. Ayrıca başka şekilde davranırsa yaşayamayacağına inanır. Böylece yola çıkar, kılavuzunu da beraberinde sürükler ve bu yolda tek başına yürüyecek kıvama gelinceye dek çalışmayı bırakmaz. Böyle bir adam her zaman için benzeri bir ruh hali içindedir. Gündelik işleriyle ilgilense bile, her zaman her konuda felsefeye bağlı olduğundan dolayı öğrenmeyi, kavramayı ve eleştirmeyi en iyi şekilde temin edecek bir yaşam tarzı benimser. Bunun aksinde bir hayattan asla hoşlanmaz. Fakat gerçekten de filozof olmayan insanlar tıpkı güneşin tenlerini yaktığı insanlar gibidirler. Öğrenilecek bir sürü şey olduğunu gördükleri, çok çalışmak gerektiğini ve ancak bu şekilde davranıldığı takdirde başarıya ulaşılabileceğini fark ettikleri zaman, bunun imkânsız bir şey olduğunu iddia ederler. Bazı insanlar ise öğrendikleri şeyleri yeterince kavradıklarını, artık fazladan bir şey öğrenmeye gerek olmadığını belirtirler. Yumuşayan ve zahmetlere katlanmak istemeyen insanları denemek için, bundan daha iyi bir yöntem olamaz. Böylesi insanlar, felsefenin kendilerinden istediği şeyleri yapamazlarsa, öğretmenlerini değil kendilerini suçlamalıdırlar.

Dionysios’un yanına gittiğim zaman bunu denedim. Fakat konuyu açık bir şekilde anlatmadım, zaten Dionysios da bunu istemiyordu. Başka öğretmenlerden bir sürü şey öğrendiğini ve bunların tamamen kendisine ait şeyler olduğunu sanıyordu. Hatta daha sonraları benden öğrendiklerinden hareketle yeni bir eser yazdığını ve bu çalışmayı tamamen kendisine ait saydığını duydum. Bu konuda net olarak konuşamam, ama aynı konularla ilgili diğer yazılarından haberdarım. Fakat kendi özünü bilmeyen insanlara nasıl bir değer biçebiliriz? Benim ilgilendiğim konularla ilgili olarak benden ya da başka birinden bir şeyler öğrenen insanların yazdıkları konuları anladıklarını söyleyemem. Zaten benim de bu konularla ilgili yazılı bir eserim bulunmamakta. Çünkü bunu diğer bilimlerle aynı sınıfa sokamayız. Bu konular çok uzun süre boyunca üzerinde düşünüldükten sonra hakikat ruhta bir anda parıldar, sonrası da kendiliğinden gelişir. Eğer öğrenim konusu sözle ya da yazıyla ortaya konulsaydı, bunu benden daha iyi bir şekilde kimse yapamazdı, hem başarısızlık halinde hiç kimse benden daha fazla üzülemezdi. Eğer bu konuları yazmak gerektiğine ve halkın bu yolla anlayabileceğine inansaydım, hayatımı insanlara bu kadar faydalı olacak bir işle geçirmez miydim? Böylece insanları olayların özü hakkında aydınlatmış olurdum. Fakat olayları kanıtlama yoluyla açıklamaya çalışmak doğru olmayacaktır. Bu noktada sadece kendiliğinden kavrayabilecek olan küçük azınlığı bir yana bırakmak gerekir. Diğer insanlar ise felsefeyi gereksiz bir biçimde küçümserler ve en önemli bilgilere ulaştıklarını zannederek büyük ve boş umutlara kapılırlar. Konu hakkında uzun uzadıya bir şeyler söylemek istiyorum. Ne demek istediğimi anlatınca, sözlerimi daha iyi bir biçimde anlayabilirsiniz. Yazmaya kalkışacak olanları engelleyecek sağlam gerekçelerim var. Aslında bundan çok defa söz etmiştim ama yinelemek gerekiyor.

Bir varlık hakkında bilgi edinmek isteyenlerin bilmesi gereken üç şey vardır. Bilgiyse dördüncü şeydir. Beşinci noktaysa gerçekten var olanın ta kendisidir. Bu üç şeyin birincisi isim, ikincisi tanım, üçüncüsü de imgedir.[38] Şimdi bir örnek verelim. Daire diye bir şey vardır ve onun ismi dairedir. Ayrıca dairenin isim ve fiillerden oluşan bir tanımı bulunmaktadır. Bu, tüm uçların merkeze aynı uzaklıkta olduğu bir şeyi tanımlamaktadır. Yuvarlak çevre, daire denilen şeyin tanımıdır. Daha sonra nesne gelmektedir. Bu nesne çizilebilir, silinebilir ya da tornayla yapılabilir veya bozulabilir. Oysa daire denilen şey, tüm bu değişimlerin dışındadır. Dördüncü noktaysa bilgidir,[39] yani anlattıklarımın akıl yoluyla kavranmasıdır. Bunlar aynı türdendir ve sözde ya da maddi olarak değil, ruhta bulunurlar. Bu nedenden ötürü bunlar, daire ve biraz önce sözünü ettiğim üç şeyden farklı bir özde bulunmaktadırlar. Yakınlık ya da benzerlik bakımından beşinciyle en yakın olanı akılla kavramadır. Diğerleri daha uzakta yer alırlar.

Benzeri farklılıklar düz ya da yuvarlak şekillerde, iyi, güzel ve doğru olanda, insan ya da doğa tarafından yapılan şeylerde, ateş, su ve buna benzer öğelerde, hayvanlarda, ruh hallerinde, hareketlerde ya da edilgenlikte de bulunmaktadır. Dört öğe kavranmadığı sürece beşincisi bilinemez. Ayrıca salt dildeki yetersizliğin bir sonucu olarak, bu dört öğe, nesnenin hem özünü hem de niteliğini gösterir. Bu yüzden akıllı insanların düşüncelerini dile emanet etmek istemeleri kabul edilemez. Hele bir de dil yazıyla olduğu gibi donmuş bir hal alırsa, bu, daha da kötü demektir.

Biraz önce söylediğimiz konuya devam edelim. Bu konuyu iyi anlamak gerekir. Geometride çizilen ya da tornayla yapılan dairelerin hepsi beşinciye zıt şeylerle doludur. Onlar, tüm bölümleriyle düz çizgiye yaklaşmaktadırlar. Oysaki asıl dairede, özüne, büyük ya da küçük, aykırı hiçbir şey yoktur. Ayrıca bu şeylerin isimlerinde de özlerine aykırı bir değişmezlik kanunu yoktur. Bugün yuvarlak dediklerimize düz desek, düz olanlara da yuvarlak ismini versek ne değişirdi? Bu isimleri ters olarak kullansak, değişmezliklerinde bir değişim meydana gelmeyecektir. Tanım için de aynı şey geçerlidir. İsim ya da fiillerden oluştuğuna göre, mutlak değişmezlik diye bir şey söz konusu olamaz. Dört öğenin her birinin de belirsiz olduğunu göstermek için elimizde bir sürü kanıt bulunmaktadır. Ama biraz önce söylediğimiz şey, en önemlisidir. Öz ve nitelik olarak iki ilke vardır ve ruhun öğrenmek istediği, özün kendisidir. O halde, dört öğeden her biri yorumlama ve olaylar yoluyla ruhun istemediği şeyi ortaya koymaktadır. Çizilen ya da bizlere gösterilen her nesneyi duyu organları sayesinde kolayca çürütebileceğimizden, insanlar kuşku ve kararsızlık içinde kalırlar. Bu nedenle kötü bir eğitim yüzünden hakikati aramadığımız zaman, karşımıza gelen ilk imgeye kanıp bize sorulan soruya yanıt verdiğimizde, aslında birbirimizle alay etmiyoruz, çünkü dört öğeyi parçalamak ve çürütmek aslında elimizde olan bir şeydir. Fakat bize beşinci öğeyle yanıt verilmesini istersek, çürütme becerisi olan herkes bunu kolayca çürütebilir. Dinleyen insanların birçoğu anlattıklarını söz, yazı ya da cevaplarla anlatan bir insanın yazdıklarını veya söylediklerini hiç anlamadığını gösterebilir. Çünkü asıl çürütülen şeyin konuşan ya da yazan kişinin ruhu mu olduğu yoksa dört öğenin özlerinde mi bir sorun bulunduğu asla anlaşılamaz. Bilgi, ancak bu dört öğenin çeşitli zahmetlerle incelenmesi sayesinde elde edilebilir. Bu da ancak tanınması istenen nesne ve tanıyan aklın iyi olması koşuluyla sağlanabilir. Yoksa ruhlar, bilgi ya da gelenek denilen şeyler karşısında olduğu gibi doğal bakımdan yeteneksizse veya bu yeti bozulmuşsa Lynkeus’un gözlerine bile sahip olsanız hiçbir şey göremezsiniz.

Bir insan nesneye yakınlık duymuyorsa, ne öğrenme ne de kavrama kolaylığına sahip olur. Çünkü görebilmek için nesne ile yakın olmak gerekir. Bu nedenden ötürü herhangi bir şeyi kolaylıkla gören ya da kavrayan insanlar, doğru ve güzel olana doğal bir yakınlık duymuyorlarsa ya da doğal bir yakınlıkları olsa bile kolaylıkla göremiyorlarsa, öğrenilmesi gereken şeyleri öğrenemezler. Özün doğru ve yanlış olan tüm noktalarını öğrenmek gereklidir. Bu da daha önceden söylediğim gibi dikkatli ve özenli bir çalışma gerektirmektedir. Ancak isimleri, tanımlamaları, duyumları, algıları birbirleriyle karşılaştırdıktan sonra ve sorularla cevaplarda hırçınlığın etkisinin görülmediği durumlarda, anlayış ve aklın parlaklığı insan gücünün algılayabileceği bir düzeye erişir.

İşte bu nedenle önemli konularla ilgilenen bir insanın düşüncelerini yazmaktan ve halkın çoğunluğunun anlayışsızlığına ve hırçınlığına yem etmekten çekinmesi normal karşılanmalıdır. Şöyle kısa bir sonuç çıkarabiliriz: Kanun yapan ya da herhangi bir konuda düşünen bir insan kendi düşüncelerini ya da kanunlarını yazdığında, aslında yaptığı işi ciddiye almıyordur ve kendince en önemli bulduğu noktaları kendisine saklıyordur. Eğer ciddi ciddi yazıyorsa da bu adamın aklını tanrılar değil ölümlüler almıştır, diyebiliriz.

Asıl anlatmak istediğim konudan saparak söylediğim bu sözleri dikkatli bir biçimde okumuş olanlar, Dionysios ya da ondan daha büyük veya küçük olan bir insanın doğanın en eski ve önemli ilkeleri üzerine bir şeyler yazmışsa, bu yazıların sağlıklı ders ya da araştırmalara dayanmayacağını kolayca anlayacaktır. Sözlerimden bu sonuç çıkar. Çünkü böyle olmasaydı, Dionysios benim hakikate duyduğum saygıya benzer bir yaklaşım sergiler ve uygun olmayan bir şekilde bunları yayımlamazdı. Tüm bunları unutmamak için yazdığına inanmıyorum. Çünkü bu hakikatler bir kere kavrandı mı, o kadar özlü şeyler oldukları için, bir daha asla unutulmazlar. Dionysios gerçekten de böyle bir şey yapmışsa, bunun nedeni benim öğrettiğim şeyleri kendi malı gibi göstererek ün kazanmak ya da ünden pay almak içindir. Verdiğim ufacık ders, tüm hakikatleri kavramasına yol açtıysa, o zaman söylediklerini kabul edebiliriz. Fakat bunu nasıl başardı? Thebaililerin söyledikleri gibi “Ancak Zeus bilir!” Daha önceden söylediğim gibi, ben ona bir kere ders verdim ve sonra bunları asla konuşmadık.

Konuyu tam olarak kavramak isteyenlerin Dionysios’a neden ikinci ya da üçüncü defa eğitim vermediğimi öğrenmeleri gerekir. Acaba Dionysios beni bir kere dinledikten sonra bunun kendisi için yeterli olacağını mı düşündü? Benden önce başkalarından öğrendiklerinden ya da kendi kendine öğrendiklerinden kendisine yeterli bir bilgi oluşturabiliyor muydu? Derslerimi değersiz mi buluyor yoksa yeteneğinin dışında şeyler olduğundan dolayı kendisini bilgelik ve erdeme veremiyor muydu? Derslerimi değersiz buluyorsa, bunun aksine çok sayıda delilim var. Hatta Dionysios’tan çok daha yetenekli olduğunu söyleyebileceğim şahitlerim bulunmakta. Hakikatleri kendi başına öğrendiyse ve bunları özgür bir ruhun eğitimine yardım edecek değerde buluyorsa, neden bu konularda kendisine yardımcı olmaya çalışan bir insanı küçümsüyor? Şimdi neden küçümsediğini anlatacağım.

Dionysios ilk zamanlar Dion’un mallarına dokunmuyor ve parasını istediği gibi harcamasına ses çıkarmıyordu. Ancak daha sonra mektubunda yazdıklarını tamamen unutmuş gibi davrandı. Dion’un işleriyle ilgilenenlere, Peloponnesos’a hiçbir şey göndermemelerini emretti. Malların Dion’a değil oğluna ait olduğunu ve oğlunun da kendi yeğeni olduğunu söyleyerek kanunen varisi olduğunu iddia ediyordu. Bu ana kadar Dionysios böyle davranmıştı. Bense felsefeye nasıl bir ilgi duyduğunu anlamaya çalışıyordum, kızmadan durmak imkânsızdı. Yaz mevsimiydi ve gemiler yola koyuluyorlardı. Bu sırada sadece Dionysios’a değil kendime ve beni üçüncü defa Skylla Boğazı’nı geçerek “uğursuz Kharybdis ile karşılaşmaya”[40] zorlayanlara da kızmam gerektiğini düşünüyordum.

Dionysios’a Dion’a bu şekilde hakaret etmeye devam ettiği sürece yanında kalamayacağımı söyledim. Beni sakinleştirmeye çalıştı, kısa bir süre içinde yanından ayrıldığıma dair haberler etrafta yayılırsa, bunun şerefsizlik olarak kabul göreceğini düşünüyordu. Benim gitme konusunda ısrar ettiğimi görünce, yolculuğum için gerekli hazırlıkları kendisinin yapacağını söyledi. Bense ilk gemiyle yola çıkmak istiyordum, çok kızgındım ve yoluma çıkan her engele karşın her türlü tehlikeyi göze alacak durumdaydım. Çünkü hiçbir suçum olmadığı gibi aslında şikâyetçi olan da bendim. Dionysios gitmeye niyetli olduğumu görünce, beni yolculuk mevsimi geçene kadar oyalamak istedi. Konuşmamızdan bir sonraki gün yanıma geldi ve şöyle söyleyerek hile yaptı: “Aramızda Dion ve onun çıkarları var. Bu engeli ortadan kaldıralım. Sana olan saygımdan dolayı Dion’a şöyle davranacağım. Tüm mallarını kendisine vereceğim. Peloponnesos’ta kalmaya devam etsin ama bir sürgün olarak değil. Sen, ben ve [Dion’un] dostları aramızda bir anlaşma yaptıktan sonra buraya gelsin. Tek şartım bana karşı olmamasıdır. Sen ve dostların Dion’un böyle bir şey yapmamasından sorumlu olacaksınız. Mallarını Atina ya da Peloponnesos’ta yaşayan ve sizlerin seçeceği bir insana emanet edeceğim. Dion mallarından yararlanabilecek, ancak bunun için sizlerden izin alması gerekecek. Dion’un böylesine bir zenginlik elde ettikten sonra bana sadık kalacağını sanmıyorum, ama sen ve dostlarına güvenebilirim. İstersen bu koşullar altında bir yıl daha kal. Seneye Dion’un mallarını alıp gidersin. Eminim ki böyle bir şey yaptığından dolayı, Dion da sana minnet duyacaktır.”

Dionysios’un sözleri canımı epeyce sıktı. Ancak kendisine bir sonraki güne kadar düşüneceğimi ve buna göre bir karar alacağımı söyledim. Yalnız başıma kaldım ve düşündüm ama ne yapacağıma karar veremiyordum. İlk aklıma gelen şeyler şöyleydi: Ya Dionysios verdiği sözü tutmazsa? Ben gittikten sonra Dion’a bir mektup gönderebilirdi, bu mektubu ya kendisi kaleme alır ya da adamlarından birisine yazdırırdı. Bugün bana yaptığı önerileri ona söyleyip sonra da benim kabul etmediğimi ve Dion’un çıkarlarını korumadığımı söyleyebilirdi. Ya da şöyle olabilirdi. Dionysios gitmemi istemediğinden dolayı gemilerin kaptanlarına haber gönderebilirdi. Onun isteğine karşın beni gemisine alacak birisi bulunabilir miydi? Şanssızlık bu ya Dionysios’un sarayının yanındaki evde kalıyordum ve kapıdaki nöbetçinin izin vermemesi halinde hiçbir yere çıkamıyordum. Eğer bir yıl daha burada kalırsam, olanları Dion’a anlatabilirdim ayrıca Dionysios sözünün bir kısmını bile tutsa yaptığım şey komik karşılanmazdı. Hesapladığım kadarıyla Dion’un serveti yüz talanton[41] kadardı. Öte yandan ya işler planladığım gibi gitmezse o zaman ne yapardım? En sonunda bir yıl daha kalmanın ve Dionysios’un hilelerini açığa çıkarmanın daha doğru olacağına karar verdim.

Kararı aldıktan sonraki gün Dionysios’un yanına gidip şunları söyledim: “Önerini kabul ediyorum ancak Dion’un tüm işleriyle ben ilgilenemem. Bu nedenle ikimiz beraber ona bir mektup yazalım. Kararımızı açıklayalım, eğer itirazı olan bir nokta varsa hemen bize bildirsin. Bunun dışında şimdilik bir değişiklik yapmayalım.” Bunları söyledikten sonra o da fikrimi kabul etti.

Bir süre sonra gemiler yola çıktı, benim artık geri dönme şansım kalmamıştı. İşte o zaman Dionysios Dion’un mallarının yarısının kendisine ait olduğunu, diğer yarısının ise oğluna kalması gerektiğini söyledi. Bütün mallarını satacak ve aldığı parayı Dion’a götürmem için bana verecekti. Diğer yarısı ise çocuk için ayrılacaktı. Bundan daha şaşırtıcı bir plan olamazdı. Hiçbir şey söylemedim, hem söylesem komik olacaktı. Sadece durumu Dion’a bir mektupla bildirmek gerektiğini belirttim. Fakat Dionysios bizim konuşmamızdan sonra Dion’un mallarını istediği gibi sattı. Bana herhangi bir şey söyleme ihtiyacı duymadı.

Ben de Dionysios gibi davranarak Dion’un işlerinden hiç bahsetmedim. Çünkü ne söylersem söyleyeyim bir işe yaramayacağının farkındaydım.

İşte o zamana dek felsefeye ve dostlarıma bu şekilde bir yardımım oldu. Daha sonrasında ben tıpkı kafesten çıkmaya çalışan bir kuş gibi gitmek isterken, Dionysios da beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Ancak Dion’un mallarını bana vermiyordu. Diğer yandan tüm Sicilya bizim dost olduğumuzu sanıyordu. Bu arada Dionysios babasının yapmaya cesaret edemediği bir şey yapıp askerlerin ücretlerini düşürdü. Askerler öfkelenerek kendi aralarında toplandılar ve buna izin vermeyeceklerini söylediler. Dionysios zora başvurdu, akropolisin kapılarını kapattı. Fakat askerler barbar şarkılarıyla duvarlara saldırdılar. Dionysios olanlardan o kadar korktu ki sonunda askerlerin isteklerini kabul etmek zorunda kaldı. Hatta o sırada toplanmış olan peltasteslerin[42] bile ücretlerini artırdı.

Bu olayları Herakleides’in çıkardığı dedikodusu etrafta hemen yayıldı. Herakleides dedikoduyu haber alınca kaçıp saklandı. Dionysios, onu yakalamak niyetindeydi ama nasıl becerebileceğini bilemiyordu. Theodotes’i bahçesine çağırdı. Ben de oralarda geziniyordum, konuşmalarının başını duyamadım, ama Theodotes’in Dionysios’a neler söylediğini gayet iyi biliyorum. Sonra bana şunları söyledi: “Platon! Herakleides’i suçlamalara yanıt vermek amacıyla buraya getirebilirsem ve Dionysios tatmin olmayıp onun halen burada kalmasının doğru olmadığına karar verirse, en azından karısı ve çocuklarıyla beraber Peloponnesos’ta Dionysios’a hiçbir zarar veremeyecek şekilde yaşaması ve kendi parasını harcayabilmesi için Dionysios’u razı etmeye çalışıyorum. Herakleides’e haber gönderdim, birazdan birisini daha yollayacağım. Belki ilk ya da ikinci önerimi kabul eder. Dionysios’tan istediğim de şu şekilde. Herakleides’i kırsal alanda ya da başka bir yer bulursa, başka bir karar alana kadar ona sadece sürgün cezası versin.” Daha sonra Dionysios’a döndü ve “Önerimi kabul ediyor musun?” diye sordu. Dionysios da kabul ettiğini hatta Theodotes’in evinin yakınlarında bile onu bulsalar başka bir kötülük yapmayacağını söyledi.

Bir sonraki günün akşamında, Eurybios ve Theodotes büyük bir endişeyle evime geldiler. Theodotes şunları söyledi: “Platon! Herakleides konusunda bizlere ne söylediğini hatırlıyorsun.” Evet, diye yanıtladım. “Ancak şimdi peltastesler onu yakalamak için her yeri arıyorlar. Sanırım bulunduğu yer buralardan pek uzak değil. Bu yüzden bizimle beraber Dionysios’un yanına gelmelisin.” Sonra hep beraber yola çıktık. Yanımdaki iki kişi ayakta durdu ve ağladı, bense söze girdim ve şunları söyledim: “Dostlarım Herakleides konusunda dün verdiğin sözün dışına çıkacağını düşünüyorlar. Çünkü sanırım buralarda saklandığı anlaşılmış.” Dionysios sözlerime çok kızdı, adeta renkten renge girdi. Theodotes ayaklarına kapandı ve elini tutarak böyle bir şey yapmaması için yalvardı. Theodotes’e cesaret vermek için “Emin ol, Dionysios verdiği sözün dışına çıkmayacaktır? dedim. Bunun üzerine Dionysios tam bir tiran gibi bakarak “Sana hiçbir söz vermedim” dedi. Ben yanıt olarak “Tanrılar hakkı için dün bu konuda Theodotes’e söz vermedin mi” dedim. Ardından da dönüp yanından ayrıldım. Dionysios, Herakleides’i aratmaya devam etti. Ancak Theodotes dostları aracılığıyla, ona kaçmasını bildirmişti. Dionysios, Teisias’ı peltasteslerle beraber görevlendirdiyse de Herakleides elini çabuk tutarak Kartaca sınırından içeri girmeyi başardı.

Bu olaydan sonra, zaten Dion’un mallarını geri vermemeyi planlayan Dionysios, beni düşman belledi. Evimin bahçesinde kadınların on gün süren bir ayin düzenleyecekleri bahanesiyle beni akropolisten çıkardı. Bu on gün boyunca dışarıda Arkhedemos’un evinde kalmamı istedi. Bu arada Theodotes beni çağırarak, olanlardan dolayı Dionysios’tan nefret ettiğini söyleyip şikâyetçi oldu. Dionysios onun evine gittiğimi haber alınca eline bir bahane daha geçirmiş oldu. Theodotes çağırdığında onun yanına gidip gitmediğimi öğrenmek için bir adam gönderdi. Ben “evet” diye yanıt verince adam şöyle dedi: “O halde Dionysios, kendisi yerine Dion ve dostlarını tercih etmekle kötü bir davranışta bulunduğunu söylememi emretti.” Evet, bir adamı göndererek, benim Theodotes ve Herakleides’in dostu, onunsa düşmanı olduğumu düşündüğünü gösteriyordu. Bu olaydan sonra bir daha beni sarayına çağırmadı. Dion’un mallarını saçan bir insana bir daha iyilik yapmak istemediğimi düşünüyordu herhalde.

Bense akropolisin dışında, askerlerin arasında yaşıyordum. Bazı insanlar, hemşerilerim ve Atinalı hizmetçiler yanıma gelerek düşmanlarımın bana iftira attıklarını ve peltasteslere kötülediklerini haber verdiler. Bazı askerler beni yakaladıkları takdirde öldüreceklerini söylemişler. Kurtulmak için bir çare bulmaya çalıştım. Arkhytas ve Tarentum’daki dostlarıma haber yollayarak olanları anlattım. Onlar da Sicilya’da bir işleri olduğu bahanesiyle dostlarından Lamiskos’u otuz kürekli bir gemiyle yolladılar. Lamiskos gelir gelmez Dionysios’a benim gitmek istediğimi ve buna engel olmamasını söyledi. Dionysios da kabul ederek yol paramı verdi ve benden kurtuldu. Dion’un malları konusuna gelirsek, ben bir şey istemedim, o da vermedi.

Peloponnesos’a geldiğimde Olympia’daki oyunlara katılmaya gelen Dion ile karşılaştım, ona yaşadıklarımı anlattım. Dion, kendisine Zeus’u şahit tutarak benim, akrabalarımın, dostlarımın Dionysios’tan intikam almak için hemen işe girişmemiz gerektiğini söyledi. İntikam almamız gerekiyordu, çünkü ona göre, Dionysios misafirlik kanunlarını hiçe saymıştı. Kendisinin intikam alması gerekiyordu, çünkü haksız yere ülkesinden kovulmuştu. Bu sözler üzerine, bu işe dostlarımın razı olması durumunda girişebileceğimizi söyledim. Sözlerime şöyle devam ettim: “Ben de sen de diğer insanlar da Dionysios’un sofrasını, evini ve tanrılara sunduğu her şeyi paylaşmaya beni zorladınız. O ise çok sayıda iftiracıya inanarak kendisine ve tahtına karşı düşüncelerimiz olduğunu sandı. Ancak yine de beni öldürtmedi. Misafire saygı gösterdi. Sizlerle beraber savaşamam, çünkü yaşlıyım. Ancak Dionysios ile aranızda bir dostluk bağı kurmak isterseniz, bu konuda sizlere yardımcı olabilirim. Fakat birbirinize kötülük yapmak niyetinde olmadığınız sürece, diğer insanlara başvurmamalısınız.” Evet, hiçbir başarı elde etmeden geri döndüğüm Sicilya yolculuğundan sonra yaptığım konuşma bu şekildeydi. Onlar beni dinlemediler, aralarını düzeltmek istememi umursamadılar. Bu yüzden de bu andan sonra yaşanan felaketlerin sorumluluğunu üzerlerine almaları gerekiyor. Dionysios, Dion’un mallarını geri verseydi ya da onunla barışmak isteseydi, eminim ki bunların hiçbiri yaşanmayacaktı. Çünkü Dion’u giriştiği işten alıkoyabilecek cesaretim ve itibarım vardı. Ancak onlar birbirlerine saldırdılar ve etraflarına felaketler saçtılar.

Ayrıca şunu da söylemeliyim ki Dion ve benim istediğim şeyler gayet makul şeylerdi. İktidarını, kentini ve dostlarını göz önünde tutacak olursak, iktidara yükselmek istemesinin tek nedeni iyi hizmetler yapabilmekti. Devlete karşı planlar yapan, etrafına bu yolda insanlar toplayan, dostlarına zenginlikler sağlayan, kendisine hâkim olamayan, alçakça zevklerin kölesi olan bir insan, zengin olanları düşmanı görüp öldüren, mallarını çalan, yardımcılarını ve suç ortaklarını fakirliklerini yüzüne vurmasınlar diye teşvik eden bir insan, herhalde bunları yapamazdı. Azınlığın mallarını bazı kararlarla çoğunluğa dağıtan, daha küçük kentleri egemenliğine almış büyük bir kentin başında bulunan ve küçük kentlerin mallarına el koyduğu için önemsenen bir insan da aynı şekilde davranamaz. Dion ya da diğerleri, kendilerine ve soylarına lanet getirecek şekilde bir iktidarın peşinden koşmadılar. Dion, kenti, mümkün olduğunca az sayıda insanı öldürerek ya da sürgün ederek ve en iyi, en doğru kanunları yaparak en güzel biçimde yönetmek istiyordu.

Dion bu yüzden, haksızlık yapmaktansa haksızlığa maruz kalmayı tercih etti. Ancak bir yandan da kendisini korumak için çözüm bulmaya çalıştı. Düşmanlarını tam yeneceği sırada başarısızlığa uğradı ki, bunda şaşırılacak bir şey yoktur. Tanrıdan korkan, ihtiyatlı ve akıllı bir adam, hainlerin huylarını anlamakta tam bir yanılgı içine düşmez. Fakat aynı fırtınaları tahmin eden ancak şiddetini tam olarak ölçemeyen usta dümencinin gemisinin sulara batması gibi bir sona uğrayabilir. Dion’un yenilgisi de aynı nedenden kaynaklanmaktadır. Düşmanlarının kötü niyetlerini biliyordu, ancak çılgınlık, kötülük ve açgözlülüklerin ne boyuta ulaşacağını anlayamamıştı. Kendisini ölüme götüren ve Sicilya’yı sonsuz yasa boğan olayın nedeni buydu.

Anlattığım bu şeylerle sizlere verebileceğim öğütleri tamamlamış oldum. Bu kadarının yeterli olduğunu sanıyorum. Sicilya’ya ikinci yolculuğumun ayrıntılarını anlattım, çünkü bu konuyla ilgili olarak çok garip ve inanılmayacak şeyler konuşulduğunu duydum. Anlattıklarım akla uygun şeyler gibi görünüyordur, gösterdiğim nedenler sizleri tatmin ettiyse ben de hikâyemi yeterli ve akla uygun sayıyorum.

PLATON

MEKTUPLAR
Bütün Yapıtları – 1
Eski Yunancadan Çeviren: Furkan Akderin
Yayıma Hazırlayan: Ahmet Cevizci
Say Yayınları

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here