“Salon Du Livre” / Paris 2009 ? Prof. Dr. M. Şehmus Güzel

Bir varmış bir yokmuş Paris?te bir “Salon du Livre” varmış. Bunu isterseniz “Kitap Fuarı” isterseniz “Kitap Salonu” diye çevirmek mümkün. Buna Nasreddin Hoca karışmaz.
Bu yılki 13 Mart?ta başladı 18 Mart?ta sona erdi. Tadı damağımızda kaldı. Bu yılki “ONUR KONUĞU” Meksika Bireşik Devletleri (Estados Unidos Mexicanos) edebiyatıydı. Kadın ve erkek birçok yazar ve şair davet edildi. Meksika federal hükümetinin ve bihassa “Kültür ve Güzel Sanatlar Ulusal Kurulu” nun katkılarıyla hepsi de katıldı… Bu sayede bu büyük ülkenin birbirinden çok farklı federe devletlerinden gelen değişik yazarlarını tanımak veya biraz daha yakından tanımak olanağı buldum.

Meksika denince aklımıza kimler geliyor ? Hemen Frida Kahlo mutlaka. Ressam, iyi ressam ama, sola angaje, feminist ve Troçki Meksika?da yaşarken onunla yoldaşlık ve aşkdaşlık yapmış bir kadın. Dev-Kadın. Ve eşi Diego Rivera : Dev-Adam. Duvar resimlerinin en büyük ustası. Veya ustalarından biri. Sonra Pancho Villa ile Emiliano Zapata ve her ikisinin önderlik yaptığı 20. yüzyılın ilk büyük ihtilali : 1911?deki Büyük Kalkışma. Toprak Reformu için büyük kavga. Sonra Luis Bunuel?in Meksika dönemi. Zapatistaların eylemleri. « Ast-Kumandan » Markos?un Chiapas?daki köylülerle bütünleşmesi.. 2001 ?de Zapatistaların Mexico?ya « uzun yürüyüşü »… Geçtikleri her köy, kasaba ve kentte düzenledikleri ve mücadelelerini anlattıkları toplantılar, gösteri ve yürüyüşler. İyi futbol oynayan milli takımı ve bu takımda bir ara kaptanlık yapan ve şimdi Barça?da iyi oyunculuğunu sürdüren Marquez… Adana, Mersin ve Halep kebablarının tadındaki acılı, biberli, bol salçalı yemekleri… Ve mutlaka tequila. Ve Salma Hayek, ve onun ne yapıp edip Frida Kahlo filmini gerçekleştirmesi ve baş rolde oynaması. Frida üzerine Arjantinli bir yönetmenin yaptığı bir film daha var onu da es geçmeyelim. Meksika konusunda unuttuklarımı saymazsak durum bu.

Meksika bir değil enaz üç kat : Bir İspanya sömürgeciliği öncesi var. İki İspanya sömürgeciliği dönemi. Üç özgürlüğünü ve bağımsızlığını kazanmasından günümüze kadar gelen yeni dönemi. Her katın kentine ait dünya kadar zenginliği,acıları ve kıyımlarıyla dolu olaganüstü bir tarih. Gözyaşı. Savaş. Barış. Heyecan. Sanat.

Ve dünyanın en kalabalık kentlerinden biri sıfatını kazanmış başkenti : Mexico-City… Başkent değil başabelakent : Çünkü hem canavar hem mucize. Hem en çok saldırının, hırsızlığın yapıldığı kent rekoruna sahip hem de en ilginç sanatcıları bağrında barındırıyor… Fransız sürrealizminin babası ve Meksika hayranı Andre Breton?un « En mükemmel sürrealist kent ve ülke » dediği mekan. Usta sinemacı, yazar ve ressam Luis Bunuel?e bakarsanız « Doğal olarak sürrealist ».

İkisinin de anlattığı Mexico sürüyor. Ama bu kent artık aynı zamanda bir kabusa dönüşmüştür. Bir cehenneme. Kimi Meksikalı yazarı dinlediğiniz zaman öğreniyorsunuz : Sokaklar tehlikeli. Metro korkunç. Evlerinizde rahat etmek nâ-mümkün. Vesaire. Vesaire. Ama böylesine birbirine girmiş, böylesine birbirine kenetlenmiş bir kentte şiddet, vurgun, uyuşturucu ve uyuşturucu kaçakçılığı, resim, sinema, edebiyat ve hayat ta içiçe elbette. O zaman işte yaratıcılık gemi azıya alabilir. Önünde o zaman kimse duramaz. Kendi geçmişiyle bile iplerini koparır ve ileriye doğru atılır. Nitekim genç yazarlar artık yaşlı yazarların yaptığı gibi ülkenin tarihiyle ilgilenmiyor. Herbiri kendi « dünyasını » yaratmış, o dünyadakileri yazıyor. Anlatıyor. Anlatıyor. Yine anlatıyor.

Carlos Fuentes bu ülkenin en ünlü yazarı. Tanıtmaya burada hiç ihtiyacı yok. Ama onun yanında daha genç birçok iyi yazar da artık tanınıyorlar :

İşte Paco İgnacio Taibo II. İsmindeki II?ye özel bir özen göstermek lazım çünkü böylece yazar « Ben benim » diyebiliyor : Ben babam değilim anlamında : « Ast ?Kumandan » Marcos ile birlikte kitap yayınlamasının öncesinde ve sonrasında birçok yapıtı bulunuyor. En beğendiğim yönlerinden biri de Hector Belascoaran Shayne isimli detektifinin maceralarını anlattığı ve bu arada toplumun altını üstüne getirerek eleştirdiği polisiye romanları…

Bitmez tükenmez kitap başlıklarıyla ünlü Margo Glantz,, Mario Gonzalez Suarez, Vilma Fuentes (30 yıldır Fransa?da yaşıyor ve ülkesinde uyuşturucu tüccarı takımının gittikçe siyasi iktidarda ağırlıklarını hisettirmelerinden tedirgin), Guadalupe Nettel, Enrique Serna, Fabrizio Mejia Madrid, Fabio Morabito, ünlü şair Homero Aridjis, Alain-Paul Mallard artık tanınan bilinen ve önem verilen yazarlar. Kimi aynı zamanda öğretim üyesi, gazeteci de…

Değişik toplantılarda ve kitaplarını tanıtmalarda çoğunu dinledim. Haklarında dünya kadar şey okudum. Okudum. Okudum. Bugün neredeyse benzer dev-kentlerdeki, dünya-kentlerdeki ve bu kadar zengin tarihe sahip ülkelerdeki yazarların pek çoğuyla benzer meselerle ilgileniyorlar : Ancak Başkente ve ülkeye ilişkin özel şeylerle de.

Başkent Mexico City iki volkan arasındaki bir vadide ve bilmem kaç metre yüksekte olursa (2.240 metre), 22 milyondan fazla nüfusuyla ve binbir halkı bünyesinde bulundurmasıyla, ve çok sesliliğiye bu kadar karman çorman olursa hele. Ve hele ismi bile birçok karışıklığıa yol açabiliyorsa : Buyurun kararı siz veriniz :

Mexico City veya İspanyolcasıyla Ciudad Mexico. Yani Meksika Kenti. Daha da ilginci Meksika Birleşik Devletleri içinde bir de Meksika Federe Devleti bulunuyor ve Meksika Kenti bu federe devletin sınırları içinde değil. Onun komşusu ve tek başına federe bir kent. Bu konuda bilinen adıyla « District Federal ». Bu açıdan kentliler hafif bile olsa şizofrenik bir durum, konum yaşıyorlar ister istemez.

O zaman bu kent başlıbaşına bir dünya ve başlıbaşına bir ülkedir artık. Ve o zaman bu kentte yaşayan, oturan bile kolay kolay kentini ve kentlileri tanıyamaz. Peki ne yapmalı o zaman ?

Her yazar kendine göre bir yol, bir yöntem bulmuş :

Örneğin Fabrizio Mejia Madrid şunları dile getiriyor : « Başkenti tanıyabilmek için yürümek lazım. Ben sürekli yürüyorum. Bir noktadan kimi zaman çok uzaktaki öbürüne gitmek epey zaman alınca ve değişik mahallelerden geçince, yolda binbir şeye tanık olmak mümkün. Böylece çoşkulu, eğlenceli ve aynı zamanda tehlikeli, saldırgan, çok zorlu bu kenti ve yaşayanlarını daha iyi tanıyabiliyorum. Bir reklam panosu, bir trafik işareti ve üzerindeki elle yazılmış küfürler birçok şey yansıtıyorlar çünkü. »

Kimi yazar otobüsle ya da metroyla dolaşmayı tercih ediyor. Şirin bayan yazar Guadalupe Nettel Mexico?da yaşarken, metroyla dolaşmayı tercih ettiğini söyledi. Ve bu dolaşmaları, gözlemleri veya bir kahveye günlerce aynı saatte gidip aynı tipleri dinleyerek ve söylediklerini not ederek kimi « kahramanlarını » oluşturduğunu da ekledi. Nettel?e göre, « Ancak bu şekilde çalışınca çarpıcı bir görüntü elde edebilirsiniz. » Guadalupe Nettel « Mexico City?i onbeş yıl önce terkettim ve o anda bir daha dönmeyi hiç düşünmüyordum. Ama yedi aydır yeniden Mexico?da yaşıyorum. Ancak hiç sokağa çıkmıyorum. Korktuğumdan değil. Hamile olmamdan.» diyor. Ona inanıp inanmamak serbest. Uzun süre Barselona?da ve birara Paris?te yaşadı.

Yazar bu dev-kentin bir « güzelliği » olduğunu da ekliyor : Ama bu güzellik bir « canavarın güzelliği »dir diyor. Bu konuda kadın vücuduyla çarpıcı bir benzetme de yapıyor : « Kadın vücudu da güzeldir, ama zamanla değişir, hele hamile bir kadının ki, hatta kimi açıdan hamile bir kadın vücudu bir canavara dönüşüyor. Sonra çocuk dogurmasıyla ikileşme olgusunu da ispat ediyor . » Bunu söyleyen bir kadın ve hele kendisi de hamileliği yaşamış genç bir kadın olunca söyleyecek lafımız olmaz ama burada yazarın bizzat kendisinin hamile olması sonucu « özel » durumuyla yaşadığı kentin « güzelliği » ve « canavarlığı » arasında kişisel bir ilişki kurmuş olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Bu onun özgürlüğüdür. Son derece ilgi çekici de. Nasıl demeli bilemiyorum ama, ben bizzat hamile kadınların vücudlarını da son derece güzel buluyorum. « Canavar »lık filan da görmüyorum. Bayılırım hatta hamile bir kadının o güzelim, kabarmış ve yaşam dolu haline. Nettel erkek vücudunun da şu veya bu nedenle, hele bilhassa yaşlılıkla değiştiğini de söylüyor. « Ama kadın vücudu daha çok değişime ugruyor » diye belirtmekten te geri kalmıyor. İşte hamilelik hali. İşte çocuk doğurduğu andaki hali…Tamam kardeşim anladık.

Mexico?da yaşayan ve ilhamlarını oradan ve orada yaşayanlardan alan yazarların birçoğu « Kentimi sevmiyorum » dedi. Birçoğu « Büyük kenti terkettim, artık kırsal kesimde yaşyorum » dedi. Yazarları ve birçok insanı kenti terketmeye zorlayan, başkentteki şiddetten kurtulmak ve yazabilmek için sakin bir mekan aramak arzusudur…Fiziki şiddet günübirlik yaşanıyor burada. Ama benzer şeyler başka başkentlerde başka metropollerde de ortaya çıkıyor. « Hayır bu kentte toplumsal farklar o kadar kocaman, sınıflar ve toplumsal kategoriler, mahalleler arasındaki farklar o kadar korkunç ki şiddet her zaman ve her an duyumsanıyor » diyenler var. Ve şunu ekleyenler de : « Şidetten ışık fışkıracaktır ! » Bakalım. Bekliyoruz.

Edebiyat ile sinema arasındaki ilişkiyi son yıllarda en iyi biçimde gündeme getiren film 2000?de gösterime giren Alejandro Gonzalez İnarritu?nın Amores Perros isimli filmidir. ( Fransızcaya Amours Chiennes diye çevrildi. ) Burada mutlaka İnaritu?nun ayrılmaz parçası, bu filmin ve birkaçının daha senaryosunu kaleme alan, yazar, aktör, prodüktör Guillermo Arriaga?yı da anmak lazım : « Ben sokağı terkettim ama sokak beni terketmedi » diyen ve Mexico?nun en belalı mahellesinin çocuğu. Bu filmin ülkesinde ve ülke dışında elde ettiği başarı üzerine birçok küçük veya büyük yazar yapıtlarında şiddete yer vermeye öncelik tanıdılar…Yani « Madem şiddet içeren yapıtlar iş yapıyor haydi ben de böylesi bir roman yazayım » diyenlerin sayısı arttı. Bu modaya uyanların isimlerini yazmıyorum ama biliniyorlar. Bu bugün ispatlı. Şairlerden birkaçı bile şiddet içeren « roman » yazdı. Pes !

Yazarlar yaşadıklarını, gördüklerini , dinlediklerini, kendi dünyalarında kurduklarını, kurguladıkarını yazıyorlar. Okuyuculara sunuyorlar. Bazen gerçeğe bile küllahını ters giydiriyorlar. İyi de ediyorlar. İyi de yazarlar nasıl « yaşıyorlar » ?

Nettel bir ara bir soru üzerine aynan şunu söyledi : « Yazarlar yaşamayı bilmedikleri için yazıyorlar. Ve yapıtları onların hayatla, yaşayanlarla ilişki kuramaları için bir araç oluyor. » Çok çarpıcı buldum bu yanıtı. Beki de çok doğru olduğu için buraya aynen aldım. Yazarlar yaşamıyorlar, yazıyorlar. Ve yazdıkları, yazarların dünya ile aralarındaki köprü biçimini alıyor.

Yazar yazmak eyleminde birçok şeye dikkat etmeli mutlaka. Ama en başta mutlaka şuna : Hemen hemen bütün davetli yazarlar şunu vurguladılar : « Yazar iktidardan gelen işaretlere takılmamalı. »Gelen emirlere göre (y)azmamalı. « Kendi dünyasınnın kendi imajinasyonunun yarattıklarını izlemeli. Kendi evrenini yaratmalı ve bunları aktarmalı okuyucularına. » Yazarın iyi yazar olabilmesi için iktidardan bağımsız olması gerekliliği böylece ortaya çıktı.

Anlatılanlardan şu da çıktı ortaya : Meksika Birleşik Devletleri?nde dil konusunda iki yönlü bir gelişim söz konusu :

Birincisi : Meksika?da konuşulan « Meksika İspanyolcası »nın İspanya?dan getirilen ve Meksikalı birçok yazar tarafından öteden beri kullanılan « Castillan İspanyolcasından » kurtulma eylemi. Meksika İspanyolcası yüzyıllardan bu yana yerel dillerden alınanlarla zenginleşen biçimiyle yazın dünyasında yerini almak istiyor. Bir anlamda dilsel bağımsızlık mücadelesi kitaplar aracılığıyla ve barışçıl bir biçimde yapılıyor. Meksika yazınında böylece çok seslilik yeni bir boyut ta kazanıyor.

İkincisi ise çok zengin ve çok çeşitli olan Meksika yerlilerinin, kendi dillerinde yazın dünyasında yerlerini almak mücadelesidir. Bugün bu devletin sınırları içinde yaşayan dört milyon kadar yerli
azbuz değil tam 68 evet evet altmış sekiz yerel dil kullanıyor. Ve son yıllarda bunların birçoğu yazım dili olarak da yazın dünyasında kendilerini gösterdiler. Kadın ve erkek şairleri ve yazararıyla. Bugün Yerli Diller Yazarları Derneği bünyesinde kırk kadar yazar kendi dillerini yaşatmak için yollarını genişletiyorlar. Bu gelişmenin 1994?te Zapatistaların Chiapas Federe Devleti?nde başlattıkkları başkaldırıdan güç aldığını bilenler yazıyor. Bu konuda daha geniş bilgi için Florence Noivile ile Joelle Stolz?un 13 Mart 2009 tarihli Le Monde gazetesinin « Les Livres » (Kitalar) ekindeki « Le nouvel élan des langues indiennes » (« Yerli dillerin yeni atılımı ») başlıklı yazısını öneririm. Le Monde?un bu eki Meksikalı yazarları biraz yakından tanımak için de okunabilir. Veya yazarların isimlerini Google Amca?ya sorarsaız o size epey billgi verebilir. Yaşasın Google Amca !

Meksika?da, yani bir ülke sınırları içinde bile birçok yazının bulunduğunu böylece görebildik. Bu sayede « Güney Amerika Edebiyatı » nın tek parçalı bir yazın olmadığı da anlaşıldı. Bu edebiyat çok sesli ve çok renklidir. Kimi gözlemci 21. yüzyılda Güney Amerika edebiyatının 19. yüzyılda Rus edebiyatının oynadığı rolü üstelenebiliceğini bile vurguladı. Bunu zaman gösterecek. Ancak bu edebiyatın bir zenginliğe, bir hazineye sahip olduğu da çok açık. Bu edebiyat zengindir ve çok çeşitlidir : Bunu
Güney Amerika?da eşi veya sevgilisi tarafından terkedilen bir erkek ne yapar ? sorusuna yanıtta görmek mümkün :

Arjantinliyse üzülür biraz ve oturur bir tango yazar.

Şililiyse hemen erkek arkadaşlarını bulur, kafayı çeker ve eğlenir.

Meksikalıysa erkek arkadaşlarını bulur, birkaç tequila atar, sonra bir futbol maçı izlemeye gider, bir bahaneyle kavga çıkarır ve « kurtlarını döker ».

Bu fıkrayı Mexico City?li değil Buenos Aires?li bir yazar anlattı. Ve ismini vermek istemedi. Hani ne olur ne olmaz diye. Mexico?ya gittiğinde yani… Ama benzer bir olay karşısında böylesi farklı tavırlar takınanların edebiyata yansıması da farklı olur demek istediğini göz kırpmasından anladık. Kerata. Göz kırptıktan sonra maç izlemeye gitti, o bile…

Çok uzayan bu makaleyi de artık bitirmek lazım : O zaman Fransızlar beni pardon pardon Meksikalı yazarları niye öptü sorusuna yanıt vereyim :

Bir defa Salon du Livre?e her yıl bir devletten belli sayıda yazarı davet etmeleri bir gelenektir . Bu sene sırada Meksika vardı o nedenle Meksikalı yazarlardan birkaçı davet edildi.

Ama seçimde Fransızcacı olanların tercih edildiği, onları dinleyince ve özgeçmişlerini öğrenince belli oldu. Çoğunluğu Fransa?da okumuş veya belli bir süre yaşamış. Ve bunların tümü ve diğerleri de Fransızcayı çatır çatır konuşuyor. Meksika?da tam altmış adet Alliance Française bulunuyor. Birkaç tane Fransızca Dili veya Uygarlığı Enstitüsü. Birçok Fransız Kültür Merkezi. Üniversiteler ve yüksekokullar bünyesindeki Fransızca derslerini, Fransızca bölümlerini de eklersek Fransızcanın etkisinin azımsanamayacak ölçüde olduğu ortaya çıkar. Buna Fransa ile Meksika arasındaki tarihi ve bilhassa 19. yüzyıl sonununa doğru epey sıklaşan ilişkileri de katmak lazım. Bir de Meksika?da ABD?ye ve İngilizceye ve ayrıca sömürgecilerin dili olması nedeniyle İspanya İspanyolcasına karşı olumsuzlukları da ekersek durum anlaşılabilir sanıyorum.

Paris ve Fransa Salon du Livre vesilesiyle Meksika (Hiçbir Fransız medyası Meksika Birleşik Devletleri ismini kullanmadı. Oysa bu devletin resmî ismi budur) ve edebiyatından ve yazarlarından çok bahsetti. Ama aynı günlerde Meksika medyaları da Paris?ten ve Fransa?dan çok söz etti. « Dostluk » dediğiniz de böyle olmalı. Alan memnun veren memnun. Biz yolumuza devam edelim.

Ancak Fransız etkisi de sınırlı kalıyor herşeye rağmen. Dahası kimi yazarı, örneğin Nettel?i dinleyince, Meksika yazınında Japonya edebiyatının etkisinin de kendini gösterdiğini saptamak olası. Meksika böylece hem kendi doğusundan hem de kendi batısından gelen iyi rüzgarlara açık.

Bu bağlamda bir de şunu bir kez daha anladık : Sanat eserlerinde aktarılan, gösterilen, duyumsatılan, gösterilmeye çalışılan ve kimi film ve televizyon filmlerinde « gösterilen »lerle ülkenin « gerceği » arasında fark var. Kimi roman, öykü ve denemeleri okuduktan sonra Meksika?nın her sokağında, her kahvesinde şiddet, her yolunda otomobil kazası ve kazadan sora sıkı kavga, insan kaçırmalar, rehin almalar, tecavüzler, banka soygunları, hırsızlıklar, cinayetler, her evinde ensest, her evinde kadınların dövülmesi olduğunu sanmanın yanlışlığı böyle ortaya çıktı. Çünkü bu tür şeyleri anlatanlar bizzat bunların evet yaşandığını ama bütün bir ülkenin aynı zamanda sakin sakin ve yirmidört saat üzerinden yirmidört saat tıkır tıkır çalıştığını, ürettiğini,yarattığını da belirttiler. Evet şiddet var, ama şiddet tek ifadesi değil yaşamın. Varolmanın başka biçimleri de geçerli Meksika?da.

İki satırla şimdi Salon du Livre?in mekanına bakalım. Cografyasını irdeleyelim. Paris?in güneyindeki Porte de Versailles?daki bu Salon büyüktür. Çok ta yayınevi filan davet edilir. Elbette bütün devletlerin Kültür Bakanlıkları da. Paris?te Fransız ve Pariziyen ve taş-ra-larından kopup gelen yayınevleri Salon girişindeki büyük ?allée?lerin en iyi yerlerini tutarlar. « Onur konuğu » dışındaki ?Davetliler? ise uzaklarda ve hatta birkaçı tuvaletlere yakın ve kervanların geçmediği bölümlerde ?sinek avlarlar? : Her şeyi görmek istediğim için o tarafa bile gittim. Ve aniden İstanbul çıktı karşıma. Vay benim iki gözüm. Çıksın! Çok genç, çok şirin, iki dirhem bir çekirdek, dokunsan kırılacak bayanlar orada dikiliyorlar. Yok öyle ilgililere bilgi vermek için değil. Kendi aralarında muhabbet için ?Ayol Kenan?da ne yakışıklıymış, gördün mü ? Senin onunla bir ilişkin var mı?? filan falan feşmekan. Dikiliyoruz, dikiliyoruz ama kimse oralı olmuyor. O zaman tezgah üstündeki broşürlere bakıyorum. İstanbul Rehberi, İstanbul haritası ve karşımızda Nasreddin Hodja Un Jour (Nasreddin Hoca Bir Gün) başlığını taşıyan bir broşür. Bir risale. Bir kitapçık. 16 sayfalık. İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ yayını. Büyük harfle yazmamın nedeni kabalık değil vurgu yapıyorum. Çok güzel bir KÜLTÜR HİZMETİ. Ama kızlarımızı kendi muhabbetlerinden çekip alıp iki soru soramadık. Unutmadan eklemeliyim dipte çokkkk uzakta birkaç ünlü yazarımızın kitaplarından bir ikisi bir rafta bana mahsun mahsun bakmadılar da değil. Ben de o zaman onlara el sallayıp oradan ayrıldım. Tadımlık olarak tezgahta minik kavanozları içinde duruveren bal mı yoksa reçeller mi onların tadına bile bakamadan. Neyse. Ah ! iyi ki Nasreddin Hoca görmedi. Tek tesellim bu şimdi.

Türkiye?yi sevdirmek için en iyi tanıtıcılardan biri Nasreddin Hoca olabilir. O güzelim ?fıkralarını? çevirmek için de öyle ahım şahım bir Franızcaya da ihtiyaç yok. Ama İstanbul Büyükşehir Belediyesi?nin kültür hizmeti olarak sunduğu bu risalenin çevirisini okumaya kalkan bir Fransız ilk satırda hemen vazgeçer. Çünkü bu Fransızca değil. Mransızca. Dizgi hataları da işin tuzu biberi olmuş. Ve Nasreddin Hoca fıkraları reklam için kullanılmak istenmiş ama reklam da mal-ker olmuş. Yazık oldu Nasreddin Hoca?ya. Yaşıyor olsaydı patlatırdı bir fıkra ama aramızda değil maalesef. Fakat bu yazdıklarımı okuyan biri mutlaka bu işe bir Nasreddin Hoca fıkrasıyla yanıt verir. Vermezse ona ceza olarak Nasreddin Hodja Un Jour?u okutmazsam… Daha başka ne diyeyim?

MERAKLISI İÇİN NOT : Salon du Livre konusunda daha çok bilgi edinmek isteyenlere www.salondulivreparis.com adresine başvurmalarını öneririm. Birçok bilgi ve belge yanında her günün « journal »i biçiminde hazırlanmış yaklaşık yedişer dakikalık görüntüler de var. Bu makalede ismi geçen yazarlardan birkaçıyla yapılmış son derece kısa ama yararlı söyleşiler de bulunuyor. Epey de « görüntü ». Kitapseverlere yeni teknolojik gelişmelerden bilgileri olması için de mutlaka göz atmalarını tavsiye ederim. Kağıttan kağıtsıza doğru giderken yazılanların kaderi ne olacak acaba ? Kitaplar sadece bilgiSARAYlarımızda yer alırlarsa yazarlarla okuyucuları kitapları « imzalatmak » için nerede buluşacaklar ? Ve daha birçok soru da yanıtlanmak için kuyrukta bekliyorlar. Ve kuyruk çokkkk uzun. Ya sabır!
Yazının Yazarı: Prof. Dr. M. Şehmus Güzel

Yazarın Yazıları

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Hasan Basri Gürses ? Prof. Dr. M. Şehmus Güzel

1980?li yılların ortasındaydık. Bir akşam üzeri Paris VII. Üniversite?si Tarih Coğrafya ve Toplumsal Bilimler Fakültesi?ndeki büromun kapısı tıklatıldı. Büroma giren...

Kapat