Sermaye, Siyaset, Medya – Zafer Köse

SERMAYENİN ÜRETTİĞİ

Bunca mal ve hizmet, elbette bir üretim sistemi içinde, bir yönetim anlayışı ile üretiliyor. Üretim ilişkileri; toplumdaki değer yargılarının, güzellik anlayışlarının, kişisel görüşlerin oluşmasında belirleyici oluyor. Paylaşım meselesi ve yaşam biçimi konusu, üretim biçiminden bağımsız olamıyor.

Sonuçta eğitim sisteminden şehirlerin yerleşim planına, akrabalık ilişkilerinden modaya kadar birçok olgu, üretim sisteminin özelliğine göre şekilleniyor.

***

Bilindiği gibi, dünyada yaygın olarak kâr amaçlı üretim sistemi işliyor. Yani harcanan emek, insan gereksinimlerini karşılamak için değil, yatırımcının kazanmasını sağlamak için yönetiliyor.

Zaten bu sistemi savunanlar da aksini iddia etmiyor. Ama rekabete dayalı kâr amaçlı üretimin, dolaylı olarak insanlara fayda sağladığı, refahı artırdı, olumlu gelişmelere neden olduğu ileri sürülüyor.

Bu yaklaşımda kuşkusuz bir doğruluk payı var. Özellikle 1700’lerden beri sağlanan büyük ilerlemeler ortada. Ama insanların zararına sonuçların da ortaya çıktığı kesin. Üstelik zararlı sonuçlar her geçen gün daha belirgin hale geliyor. Kâr amacıyla üretimi sürekli artırmak, beraberinde mutluluk getirmiyor

En başta, çevre sorunları tehlikeli boyutlara ulaştı. İnsanların çok küçük bir kısmına büyük kazanç sağlayan bu üretim sisteminin neden olduğu çevre sorunları, elbette bütün insanları, bütün canlıları etkiliyor.

Sistemin devamı için üretimi sürekli artırmak ancak tüketimi artırmakla mümkün oluyor. İnsanların daha fazla cekete, otomobile, aslında meta olan ürünlere ihtiyaç duyduklarını düşünmelerini sağlamak gerekiyor.

Dolayısıyla, her türlü piyasa üretimi, dolaylı olarak yalan üretmeyi de kapsıyor.

Çoğunluğun zararına olan bir durumun, çoğunluğun onayıyla devam etmesini sağlamak, zaten ancak yalan üreterek sağlanabilir. Bu türdeki yalan üretiminde, işin içine siyaset giriyor.

SİYASETİN YÖNETTİĞİ

Üretimin artması ve pazarın sürekli büyümesi, ancak sermaye değerlerinin yayılması ile sağlanabileceği için, bu yöndeki politikalar, kaçınılmaz olarak emperyalizmi besliyor.

Sadece uluslararası ilişkiler olarak düşünmemek gerek. Dünyanın çeşitli bölgelerindeki milyarlarca insan, kültürlerindeki ve bölgelerindeki tatlara yabancılaşıp kola içmeyi seviyor.

Kültür sanat alanındaki popüler ürünler, ortak ve ortalama bir estetik anlayış yaratarak devasa bir pazarı döndürüyor.

Siyasi boyutundan kopuk bir şekilde algılanan gündelik hayattaki milyarlarca davranış, bu düzeni tekrar tekrar üretiyor.

***

Siyasi alanda ise, emperyalizmin karşısına milliyetçilik çıkarılıyor. Bu şekilde, yayılmacılığa karşı tepkilerin “tehlikeli” kanallara yönelmesi engelleniyor. Sömürülen halklar, aslında dünya emperyalist sistemiyle aynı ekonomik sistemi savunan “milli” iktidarlarını destekliyorlar.

İnsanlara, “aynı gemideyiz” masalı anlatılıyor. Çoğunluğun emeğinin küçük bir azınlığa refah ürettiği bu sisteme, çoğunluğun desteği böylece sağlanıyor.

MEDYANIN İŞİ

Büyük şirketlerin, büyük fabrikaların çoğunda, yönetimin en önemli görevlerinden biri, motivasyon yaratmak.

Şirketler elemanlarının hobileri için, kişisel gelişimleri, eğlenmeleri için, hiç de azımsanmayacak paralar harcıyor.

Artık çalışanların verimi, önceki on yıllarda ve yüzyıllarda olduğu gibi katı kurallarla, baskıcı anlayışla yükseltilemiyor. Teknolojinin gelişmesi ve iş gücünün niteliğinin yükselmesinden dolayı, çalışanın istekli bir şekilde yaratıcılığını işine katmasını sağlamak gerekiyor.

Çalışanların (“işçi” demekten özenle kaçınıyorlar) günlük işlere farklı açıdan bakması; yüzlerce kişinin her gün basit çözümler bulması ve fikirler üretmesi, şirketlerin piyasadaki rekabet gücü için bir zorunluluk haline geldi.

***

Aynı şekilde, toplumsal yapının sürekliliğini sağlamak için, bireylerin polisiye önlemlerle kontrol altında tutulması, her geçen gün daha yetersiz bir yöntem haline geliyor. Uydu antenlerinin, iletişim kanallarının bunca yaygınlaştığı bir ortamda, insanların konuşmasını, konuşanları dinlemesini önlemek pek kolay değil.

Elbette baskıyla insanları denetim altında tutmak anlayışında, özde bir değişiklik yok. Şiddet ve devlet terörü gibi yöntemler de ortadan kalkmış değil.

Ama baskının mekanı, toplumsal alandan kişinin iç dünyasına doğru kayıyor. Her kişinin başına bir polis dikmektense, her bireyin içinde bir polis yaşatmak tercih ediliyor.

Bazı kitapların okunmasını ve bazı müziklerin dinlenmesini yasaklamak yerine, insanların hangi kitapları ve hangi müzikleri seveceğini belirlemek…

Bazı düşüncelerin yasaklanması yerine, insanların hangi düşünceleri önemseyeceğini belirlemek…

Bazı aydın ve sanatçıları yok etmek yerine, onların algılanmasını ve anlaşılmasını engellemek…

Yani insanların ne isteyeceğini belirleyip, sonra da onlara istediğini yapma “özgürlüğü” vermek…

Bunları başarmak için, toplumda yaygın bir kanaat oluşturmak gerekiyor.

Kanaat oluşturmak ise, medyanın işi.

KİTABIN DİRENİŞİ

“Sermaye”, “siyaset”, “medya” konuları, ancak aralarındaki ilgilerden yararlanarak kavranabiliyor.

Anıl Ural’ın, “Medya-Sermaye-Siyaset Üçgeni” adlı kitabı, bu konuda düşünmek için birçok olanak, birçok veri sunuyor. Doktora tezi olarak hazırlanmış olan çalışmanın elden geçirilmesiyle ortaya çıkan bir kitap bu.

Bu nedenle, dile getirdiği düşüncelerin sağlam verilere dayanması, zengin bir kaynakçadan beslenmesi ve birçok istatistiksel bilgi içermesi, kitabın önemli bir özelliği.

Ural’ı okurken, iktidarın televizyon ekranlarından evlere nasıl da nüfuz ettiğini, adeta görüyorsunuz. Gündelik hayatlara, bireysel özelliklere, insanların kişiliklerine…

Bir kez daha anlıyorsunuz: İktidarın her yerde olması, elbette direnişin de her yerde olmasını gerektiriyor.

Zafer Köse
zaferxkose@gmail.com

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Medya, Yazarlarımızın son çalışmaları
Cemal Süreya Yayın Hayatı ve Papirüs – Burak Abatay

- Kaç dergi çıkardınız bugüne kadar? - 17 Dergi batırdım. İşte Papirüs, üç kez batırdım. Türkiye Yazıları Dergisi'nin kurucusu ve...

Kapat