Bir 10 Ekim – Zafer Köse

02:15
Otobüslere binmemiz için sesleniyorlar. Günlerdir duyuruları, hazırlıkları yapılan Ankara’daki mitinge katılacağız. Emek, Barış, Demokrasi mitingi.

10_ekimUğurlamaya gelen Yalovalı dostlarımız el sallıyor. Onların hazırladığı kumanyalar yanımızda. Selamlarını da yanımıza alıyoruz. Ankara’da buluşacağımız, tanımadığımız ama bildiğimiz dostlara götürüyoruz selamlarını.

03:10
İzmit’i geçiyoruz. Aracımız otoyolda ilerlerken daha az sarsılıyor. Otobüs içindeki canlılık da azalıyor. Yolcular uyumaya başlıyor.

Ortamın sakinleşmesi üzerine kitabımı açıyorum. Alâeddin Şenel’in, İlkel Topluluktan Uygar Topluma kitabı. Yüz binlerce yıllık insanlık tarihini anlatan bu kitabın son bölümlerindeyim. Ele aldığı konular ve bakış açısı o kadar bugüne dahil ki!

Okurken, insan tekinin doğadaki en zayıf canlı olduğu düşünüyorum. Tam da bu nedenle, insan, en gelişmiş canlı haline geldi. Tek başına yaşayamayacağı, dayanışma geliştirmek zorunda olduğu için.

Hele toplayıcı avcı yaşam biçimi aşılıp üretim aşamasına geçilince, bilgi ve kültürel değerler aktarmak da belirleyici hale geliyor. Sadece küçük grupların kendi içinde değil, uzak bölgeler arası, hatta kuşaklar arası bir bağ gelişiyor. İnsanlaşmak, artık biyolojik olmaktan çok kültürel bir süreç haline geliyor.

Ama aynı sırada, bu insanlaşma sürecine aykırı tavrılar da ortaya çıkıyor. Üretime bir katkıda bulunmadan üretimden pay alma meselesi! Sömürü iktidarının yozlaştırıcı, zararlı etkisi!

05:00
Az önceki mola yerinden çıkınca, herkes tekrar uyumaya başladı. Yanındakinin omzuna yatanlar, önündeki koltuğa başını dayayanlar, sağa sola dönüp duranlar… Ne kadar masumlar hepsi. Ne kadar sevecen, sevilesi!

Biliyorum, sevgi çok yanıltıcı bir duygu olabiliyor. İnsanın kendini en fazla kandırdığı bir konu. Bazı gereksinimlerle ilişkili bağlılıklar, sahip olma güdüsü, çeşitli korkular, hatta yabancı düşmanlığına dayanan birliktelikler… Birçok şey sevgiyle karıştırılabiliyor.

ilkel-topluluktan-uygar-toplumaBelki de bütün bu karmaşaya neden olan durum, insanların artık birbirini tanıyamayacak kadar büyük topluluklar halinde yaşamaları. Yüz binlerce yıl, 10-20 kişilik gruplar halinde yaşamış bir türüz biz. Hiç görmediğimiz, tanımadığımız kişilerle bir sistem içinde yaşamak sonucunda galiba “sevgi” denen duygu fazla soyut hale geldi. Ve emeğin emekçiye ait olmamasının da etkisiyle, sevgi insana yabancılaştı.

06:30
Gözlerim kapanıyor. Aracın tek düze sallantısıyla birlikte, içime tatlı bir ağırlık çöküyor. Elimden kitabın kaydığını fark ediyorum. Gözlerimi açmaya üşeniyorum ama kafamda düşüncelerin dönmeye devam etmesi hoşuma gidiyor. Zihnim bir süre daha uyanık kalıyor.

Kitapta anlatılan insan türünün gelişim süreci için en önemli konulardan biri, topluluk içinde farklılaşmanın ortaya çıkması. İlk farklılaşma, cinsiyetle ilgili. Kadın-erkek davranışları ve yaşam biçimi farklılaşmaya başlıyor. Sonra başka farklılaşmalar. Sihirciler, din insanları…

Farklılaşma, hiyerarşik bir olgu olarak çıkmıyor ortaya. Daha çok bir dayanışma mekanizması. Herkesin kendi başının çaresine bakması değil, birbiri için üretmesi…

Uyku iyice bastırıyor.

??:??
Gözlerimi açmadan uyanıp tekrar dalıyorum. Saat kaç acaba? Zihnim yine dönmeye başlıyor. Yavaşça.

İnsanları bir arada tutmak ve kendilerine zararlı bir hayatı desteklemelerini sağlamak için, çeşitli yanılsamalar gerekiyor. İtaat kültürü, ait olma gereksinimini karşılayan ilişkiler, milliyetçilik gibi özünde düşmanlığa ve savaşa dayanan duygular… İşyerindeki veya apartmanındaki insanları çoğu zaman sevmeyen, trafikte, yollarda sürekli didişen, ama sanki onların dışındaki insanlardan oluşuyormuş gibi hayalinde yarattığı bir “millet” mitini seven insanlarla dolu ortalık.

Ah, bütün bunlar için de en çok kullanılan değer, din! İnsanlığın gelişiminde bunca faydalı olmuş, ama sonraki dönemlerde, en korkunç acılara, en korkunç vahşetlere neden olmuş dinsellikler!

Bu kandırmacaları aşan insan ne güzel bir canlı. Otobüste uyuyanlara bakıyorum. Gözlerim kapalı, ama görüyorum. Karanlığın içinde parlayan güzellikler. Elle dokunurcasına somut bir duygu var, sevgi var içimde.

Onların bu güzelliklerinin, bu sevecenliklerinin kaynağı, yaşadıkları örgütlü hayat. Ne yaptıklarının farkında olan, tek başına çözüm aramanın anlamsızlığını bilen, herkesin birbiri için ürettiği bu dünyada, ortak kararlarla birbiri için yaşayacakları bir hayat isteyen, örgüt bilincine ulaşan insanların güzelliği! Ve bu sayede, sadece tanıdıklarıyla değil, tanımadıkları dostlarıyla da aynı hayatı paylaşabilme bilinci.

08:30
Otobüsten inmem için uyandırıyorlar. Ankara’dayız. Hep birlikte toplanma alanına yürüyoruz. Adımlarımız ağır, gözlerimiz mahmur.

Alana vardığımızda dünya birden canlanıyor. Davullar, düdükler, müzikler! Gençlerin ellerinde sepet, sepetlerde sandviçler, meyve suları. Anlaşılan bütün otobüslerden kullanılmayan kumanyaları toplamışlar, dağıtıyorlar. Paranın geçmediği bir yerdeyiz yine. Ve kimse, ortadaki varlıktan pay kapma derdinde değil; herkes birbirine ikram ediyor.

Birlikte geldiğimiz otobüsteki arkadaşlar farklı taraflara yöneliyorlar. Kimi Eğitimsen pankartlarının bulunduğu yöne, kimi HDP’lilerin toplandığı tarafa, kimi de Haziran Hareketi’nin bir araya geldiği yere ilerliyor. Farklı şehirlerden gelmiş eski tanıdıklarına rastlayanlar var. Kucaklaşmalar, hal hatır sormalar. Yüzlerde neşe, hareketlerde bir sevinç. Güneş de yükselmeye başlıyor.

10.00
Gruplar, kendi pankartlarının ve ses araçlarının arkasında toplandıkça ilerlemeye başlıyor. Bir köprünün altından geçerken seslerin yankılanması, insanların slogan iştihanı artırıyor. Özgürlük, eşitlik, barış yankılanıyor. Ve sprey boyalar çıkıyor ortaya. Soluk duvarlarda barış renkleri, eşitlik ve özgürlük güzelliği. Çocuklar gülüyor, düdük çalıyor. Derken bir patlama sesi geliyor. Yer sarsılır gibi, bas bir sesin basıncı gibi. Dönüp bakıyorum, yüz-iki yüz metre uzakta dumanlar, çığlıklar. Ve hemen peşinden bir alev topu yükseliyor. Siyah dumanla birlikte parçalar savruluyor etrafa. Yarım saniye kadar sonra geliyor, bu görüntünün sesi. İkinci patlama! Parçalar savrulmaya devam ediyor. Herhalde siyah asfalt parçaları, belki bir simitçi tezgahının tahta parçaları, çığlıklar, giysi parçaları, giysi parçaları içinde çığlıklar. Upuzun saniyeler.

Birden dalgalanıyor alan. Düzenli şekilde ilerlemeye başlamış gruplar taşkın derelere dönüyor. Yüz binerce yaşındaki insan, her zamanki gibi davranıyor. Kadınlar en yakınlarındaki kişilere, özellikle çocuklara kol kanat oluyor. İlk andaki dalgalanma ve kaçışma geçtikten sonra çantalarından çıkardıkları mendillerle, şefkatle, yatıştırıcı sözlerle koruyorlar onları. Erkekler kenarlara, grubun sınırını oluşturan tarafa yöneliyor. Tüm belirsizliğe rağmen, dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı genişlettikleri bedenleriyle, tetikte duruyorlar.

Paniğe kapılıp dağılan az sayıda kişi var. O sırada çevresinde bulunanlarla birlikte, grup olarak uzaklaşan birkaç yüz kişi. Ama birbirini iten, ezen kimse yok. İnsanlığı en aşağılık canlı türüne dönüştüren davranışların hiçbiri yok. En yüce tavırlarla kitle kısa sürede toparlanıyor. Ses aracının yönlendirmesiyle herkes tekrar kortejdeki yerini alıyor. Ama ses aracı az öncekinden daha hızlı hareket ediyor. Mitingin devam ettiğini, herkesin düzenli bir şekilde kendisini takip etmesini anons ederek ilerliyor. Bir yandan da cankurtaranlara koridor açmak için zincirler oluşturuluyor. Bunu, alandaki ses araçları aralarında diyalog kurarak yapıyor. Patlama yerine yakın olanlar ise, acil müdahale için koşuyor.

Sonra, ani bir karar değişikliği gibi, küçük gruplar halinde dağılmamız, kortejden uzaklaşmış olanları bulmamız ve hastanelerdeki kan ihtiyacını takip etmemiz anons ediliyor. Böylece, bizi bir üçüncü patlama tehlikesinden hızlıca uzaklaştırıp dağılmamız sağlanıyor.

14:50
Sonunda otobüs mevcudu eksiksiz biçimde hazır hale geliyor. Kan vermeye gidenler, haber alınamayan arkadaşlarını arayanlar, hepsi otobüslerin önünde buluşuyor. Ve yola çıkıyoruz.

Korkunç bir yolculuk, havaya fırlayan parçaların dayanılmaz görüntüsü, derin sessizlikler…

21:10
Eve giriyorum. Otobüste Ankara ile bağlantı kurabiliyorduk. Telefonlaşanlardan, örgütlerdeki görevli arkadaşlarla konuşanlardan bilgi alıyorduk. Acı haberler. Ama habersizlik daha da acı. Hemen televizyonu açıyorum. Bir yandan da internetteki haber sitelerini.

Ve dehşet içinde kalıyorum. Ekranlara çıkarılan yorumcular! Tartışma programları! Haberlerin veriliş biçimi! Terörün daha büyüğüyle eve dönünce karşılaşıyorum! Barbarlığın, pisliğin, aşağılık tavırların en korkunç olanlarıyla!

??:??
Saat kaç acaba? Dünden beri yorgunluk, uykusuzluk. Televizyondan sesler geliyor, bilgisayar kucağımı ısıtıyor. Aklım Ankara’da. Yüreğim, eksilen canım, gözüm… Gözüm kapanıyor.

Yalana karşı savaştığımızı anlıyorum. Gücümüzü gerçeklerden aldığımızı görüyorum. Düşüncelerimizin güzelliğine ve doğruluğuna duyduğumuz inançla…

Dalıyorum. Kalkmak, yazmak, sizlere anlatmak istiyorum. İçime sığmayan bir öfke! Dostlarımız, kayıp canlarımız…

Bomba patlayınca öldüğü için kızabilir misiniz bir insana? Bu medyaya maruz kaldığı için insancıl duygularını yitirenlere de kızamayız!

Yazılarımız kitlelere ulaştırılmıyor. Apaçık gerçekler “haber” adına çarpıtılıyor…

Engellenmiş yollarda yürüyeceğiz. Kısıtlanmış kanallardan iletişim kuracağız. Gerekirse, teker teker anlatacağız insanlara. Vazgeçmeyeceğiz!

En güzellerimizi kaybettik. En yiğitlerimizi. Demek ki, bundan sonra bize düşen, daha güzel, daha yiğit yaşamak! Yoldaşlarımızın anısı için. Kazanacağız!

Zafer Köse
zaferxkose@gmail.com

Yorum yapın

Daha fazla Anlatı, Antropoloji, Denemeler, Destanlar, Emek Tarihi / Teori, Felsefe, Medya, Mitoloji, Tarih, Yazarlarımızın son çalışmaları
Güzellik, Güçlük… Yaşlılık – Zafer Köse

Canlı türlerinin hemen hepsinde, bireyler yaşlandıkça, içinde yer aldıkları toplulukta fazlalık haline geliyorlar. Özellikle göç eden veya sıkça yer değiştiren...

Kapat