Sokağa Çıkma Yüzü, Osman Namdar

“Bir yanılsamalar çağında yaşıyoruz. Yüreğimiz günden güne sıcaklığını yitiriyor. Bu soğuyan dünyada edebiyat, özellikle de şiir en iyi sığınağı insanın” diyen Osman Namdar’ın ‘Sokağa Çıkma Yüzü’ adlı kitabı, şiir konulu denemelerinden oluşuyor.
Namdar, edebiyatın, özellikle de şiirin, insanın kendini tanımasının ve dış dünyaya da kendini anlatabilmesinin en iyi araçlarından biri olduğuna inanan bir isim. Dolayısıyla kitaptaki denemeler, bu inançtan güçlerini alıyor demek, abartılı olmasa gerek. Namdar, çağımızın bireye yaşattığı tüm yabancılaşmalar karşısında, “yüreğini sıcak tutmanın” tek çare olduğunu söylüyor. Yazarın denemeleri de, hayata karşı içten olabilme kaygısının ürünü.
“Metin Eloğlu, ?kişi gönlünü yitirdi mi ne yüzle çıkar sokağa? diyordu bir dizesinde. Yanılsamalar çağı diye tanımlayabileceğimiz bu çağ, gönlünü yitirmiş insanlarla dolu. Belki insanlık tarihi zulümle dolu, ama bu kadar ikiyüzlü, bu kadar gönlünü yitirmiş olmadı hiçbir zaman. İşte bu yüzden Eloğlu?nun dizelerinin duyarlığıyla, sokağa çıkabilecek yüzümüz var mı diye sormak gerekirdi.
?
‘Dil içinde dil’ olan şiir, (egemen) ideolojilerin ortakyaşar (sembiyotik) ilişkide bulunduğu günlük-simge-dil’i aşmak, kurmacanın, karmaşanın, öteanlamların, yani imgenin diline ulaşmak zorundadır.
?
Şiirde ‘bitkilerin üreme organlarını taşıyan, renkli, çoğunlukla kokulu kısmı’ anlamlandırmasını kullanmakla, gücü elinde bulunduran ideolojilerin her zaman kullandığı yöntem olan yineleyim in tuzağına düşeriz. Roland Barthes’ın dediği gibi, ‘yineleyim, ölü bir dünya, kımıltısız bir dünya kurar.’ Sanatçı, bu kuru, ölü dünyadan, tarihsel suç ortaklığından ancak ve ancak, yarattığı üst-dil ile kurtarır kendini; imgenin gücüyle.

?
Aynı zamanda ?vahşidir acı, kimliği bozarak yapar bunu.? Dağılır ruh ve beden. Çekilmez, dayanılmaz olur dış dünya. Dahası en yakın dostları, sevdikleri ve aynı türden acı çekenler bile anlamaz acı çekeni. Acı bittiğinde, bir çelişkiler ülkesinden, bir vuruşma alanından geçilmiştir; savaş kazanılmış ya da kaybedilmiştir, ama savaş sona erdiğinde yeni bir duruma girilmiştir. Sonuç ne olursa olsun, yine de acı bittiğinde yaşamı zenginleştiren bir deneyim kalır geriye. Bu deneyim de sanat yapıtlarına çıkarır yolumuzu.
?
Doğal yaşam akışında, beden acıdan kurtulmak, hazzı yakalamak ister. Çok çeşitli, hatta hiç akla gelmeyecek yollara bile başvurulur bu yüzden. Bir acıyı daha büyük bir acı örtebilir, ya da akıp giden yaşamda feda edilmesi hiç düşünülmeyen bir organ, bir hayat biçimi, bir servet gibi birçok şey feda edilir.
?
Çoğunlukla acı anlatılırken acı imlenir sadece. ?Hadi gittim dönüp dönüp ardıma baktıktan sonra gitmek mi bu? diyen Arif Damar acıdan söz etmeden, istemeden gitmenin, kalamamanın derin acısını böyle anlatır (Kartacalı Yıkıntı).
?.
Acıya kiracı şairimiz Metin Altıok yazmıştır acıyı anlatan ve içinde acı geçen en çok Türkçe şiiri. Yoldaşıdır acı ve söyleşir onunla: ?Acı, ey suskun yol arkadaşı anlatsana! /? / senin de yüreğin kanar mı?? (Yolcu Acı ve Yılan). Acı, hem düşman, hem dosttur; insanla birlikte dolaşır yeryüzünü ve kaçanı kovalar, gittiği her yerde karşısına çıkar. Örneğin Altıok?a göre evcildir acı: ?Taş bir ağıldadır geniş bozkırda / Çünkü evcildir acı, / Alışkın insan sıcaklığına? (Gerçeğin Öteyakası, -Dünya Üzre-). Evcildir, evi de bedenidir insanın.
?
Yeryüzünde geçtiğimiz yüzyılın belki de en yanlış kanısı, kârlı üretimin çok verim almak olarak algılanmasıydı. Dünya üzerinde her şey üretim artışı içindi; daha fazla üretim, daha fazla kâr! Bu yüzden yirminci yüzyılın son otuz yılında gerçekleşen hızlı büyüme, doğal kaynakların % 30?unu bir daha yerine konulamayacak biçimde yok etti. Oysa Mencius M.Ö. 4?üncü yüzyılda, ?Tarladaki düzeni bozmazsan ihtiyacından fazlasını üretirsin; ağının gözleri küçük olmazsa yeterinden fazla balığın olur; ormana baltayı belirli ve uygun zamanda vurursan yeterinden fazla keresten olur,? demiş. Dünyamızın durumundan anladığımız kadarıyla?
?
Yeryüzü iktidar sahiplerinin, dinlerin ve kültürlerin ahlak çöplüğü olduysa?
?
?üç yüzyıl önce ateşe atılarak yakılan Giordano Bruno (1548?1600), cesaretle, şöyle demişti: ?Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Karanlık ve aydınlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım; bundan dolayı her yerde nefretle karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı ve aptal çoğunluğun öfkesine hedef olarak yaşadım?. İşte bilim ahlakının gerektirdiği yüreklilik.
?
?Irak?lı Ali, artık mutlu.? Aynı gün birçok gazetede ana başlıklardan biriydi bu. Irak?ta, müttefik-işgalci- bombardımanında ailesini, kollarını, bacaklarını kaybeden, vücudunun büyük bir kısmı yanık içinde kalan bir çocuktu Ali. Doğal olarak yanılsamanın, yanıltmanın salt gerçekliği bu olmalıydı: Çünkü Ali, elleri ve ayakları varken mutsuzdu. Elleri ayakları koparıldıktan, vücudunun büyük bir kısmı yakıldıktan sonra da mutsuzdu. Sonra, Kuveyt?te bir hastane tüm masraflarını karşılayarak Ali?ye protez kol ve bacak taktıracaktı ve parasını hastane karşılayacaktı. Ali?ye hediye edeceklerdi kollarını ve bacaklarını. Ne para canlısı olmayan, ne güzel, ne iyiliksever insanlar vardı yeryüzünde! Ali, anneli, babalı, ayaklı, kollu, mahalle arasında top koştururken, arkadaşlarıyla oynarken mutsuzdu. Şimdi onların sayesinde mutlu olmuştu.
?
Ali?nin acısı dindirilmiştir, mutludur(!). İnanmamız gereken budur. İşte, ekonomi tanrısının yalvacı medya ve onun ücretli müritleri ekonomistler, oyuna ve yabancılaşmaya, Ali?nin gerçeğini başka türlü algılamaya çağırıyor bizleri; kendimize ve gerçeğe yabancılaşmaya. Ama biz farkındalığı seçerek Ali?nin yoksul, ama en azından kollu, bacaklı, anneli, babalı zamanlarında, protez kol ve bacaklı zamanlarından daha mutlu olduğunu bilenler ve anımsayanlarız.
?
Küresel efendilerin en büyük düşmanları da serseriler ve aylaklardır diyoruz ya, boşuna değil bu. İşe o aylaklar ve serserilere sundukları sözde nimetlerle başlarlar; sağlık, konut, ulaşım vb gibi sosyal güvencelerle. Bu kılgısal uygulamalarda bireylerin yanındaymış gibi gösterirler kendilerini. Oysa bu sunulanlar adil bir paylaşım için değil, istendiğinde çalışanların yerine ikame edilebilecek birer stepne, ya da çalışanlara karşı kullanacakları birer supap bulundurma amacıyladır. Günümüzde kapitalizm, işsizleri en büyük silahlarından biri olarak kullanır. Refah devleti diye tanımlanan devlet biçimi, işsizlik sigortası ile elinin altında her zaman hazır bir grup insan bulundurur. Bu grubu, çalışanlara karşı bir silah olarak kullanmak üzere işsiz köle gibi besler ki, elinin altındaki çalışanlar yaramazlık yapar ya da işe yaramaz hale gelirse emeğini çalabileceği başka birileri bulunsun.
?
‘refah devleti de en sonunda bir devlet(!)tir? işte ve hiçbir devletin kutsal bir tarafı olmadı tarihte. Kandan başka!”

?
Adalet, özgürlüktür çünkü! Ve o, bizim mahallenin çiçek açabilen en güzel kızıdır. İçimizdeki çocuk da o kıza aşıktır hâlâ!
***
Demo-Özgürlükler Çağına Hoş Geldiniz

Globalleşme, küreselleşme derken sermayenin küreselleştiği, ancak halk erki demek olan demokrasinin küreselleşmeye kurban edildiği bir döneme geldik. Bu da halk kitlelerinin küreselleşmesinin sağlanamadığı bir ortamda, ?

?
İbrani mitlerinde yasak meyveyi Havva?ya sunan yılan, şöyle der: ?Tanrı gibi olacaksınız.? Bu meyveyi yiyen Adem ve Havva?nın gönül gözleri açılır, ?ve Adem, Havva?yı ?bilir??: Aşk, bilmektir. Kuran?da da şeytan, Adem?le Havva?yı sonsuzluk vaadiyle kandırır. Yine Gılgamış Destanında, Gılgamış?ın sonradan dostu olacak, yaban hayvanlarıyla yaşayan ve onların dilini bilen Engidu, bir tapınak fahişesine tutulur, yer içer, aşk sarhoşluğuna düşer, içinde bir şeyler değişir kendine geldiğinde; sakallarını keser, yıkanır, kokular sürer ve ?tanrı gibi olur.? Bilmek ve tanrı gibi olmaktır aşk. Hayvan gibi olanı, tanrı gibi insan yapar.
?

Bu yüzden ?Vahşetin zehrinden içenler, kazanamayacaklar; ne bugün, ne de yarın. Aşıkların buluştuğu yerde, ışıkları söndürebilirler ama ayışığını karartamazlar,? diyen Pakistanlı şair Faiz Ahmet Faiz?e katılıyor ve ekliyorum; ?Ayışığını karartsalar bile yüreğimizin aydınlığını yok edemezler.?

İşte bu yüzden soluk soluğa bir koşuda, elbette insandan yana olmak gerekiyor. Tarihin sonu gelecekse eğer; insanca olması çok daha onurlu gelmiyor mu size? Herkese gereksindiği kadar mutluluk, özgürlük, ekmek, iş, aşk! İlle de adalet… adalet… adalet… ve gerçekten insana ait bir yeryüzü, insana ait bir gökyüzü; ışığı hiç kararmayacak olan.” Kitaptan alıntıdır.

Osman Namdar’ın Yaşam Öyküsü

1965 Anamur doğumlu olan Namdar, ilkokulu İçel’in, Bozyazı İlçesi, Karaisalı İlkokulu’nda okudu. 1974-1979 yılları arasında Antalya Aksu Öğretmen Okulu’nda (Lisesi) parasız yatılı olarak öğrenim gördü. 1979 ve 1980 yıllarında değişik işlerde çalıştıktan sonra, 1980-81 döneminde Antalya Çağlayan Lisesi’nden mezun oldu. 1986 yılında Veteriner Fakültesi’ni bitirdi.

Pencere, Karşı, Dize, Kül, Düşlem, Damar, Patika, İmece (-sanal-), Emek Sanat dergilerinde şiirleri, değişik dergilerde (Kül, Şiir Odası, Pencere, Emek Sanat, ANdız) şiir üzerine denemeleri, ulusal gazetelerde (Cumhuriyet, Evrensel, Birgün) değişik konularda yazıları yayımlandı.

Eserleri
Sukuşu Beklemeleri, Öteki Yayınevi, 1997, Ankara.
Suya Eğilimli Kuş Sesleri, Pervaz Yayınları, 2002, Ankara.
Veda Kuşları, Artshop Yayınları, 2008
Sokağa Çıkma Yüzü, Artshop Yayınları, 2008

Sokağa Çıkma Yüzü, Osman Namdar” üzerine bir yorum

  1. emeğinize ve yüreğinize saglık
    yazınızın tümünü okudum inanılmaz bir doyuruculuğu var saygılarımı sunar başarılarınızın devamını dilerim

Yorum yapın

Daha fazla Şiir Kitapları
Veda Kuşları, Osman Namdar

Osman Namdar?ın 2008 yılında çıkan üçüncü şiir kitabı, ?Veda Kuşları? adını taşıyor. 'Kuşlar Kimliği', 'Leyli Kuşlar', 'Ay Kesiği', 'İlmek', 'Tinle Ten',...

Kapat