Soma ve Ermenek katliamlarının ardından sonra ‘Germinal’i yeniden okurken

“Germinal”de, 1860’lı yıllarda Fransa’nın kuzeyindeki maden ocaklarında yaşanmış acımasız, ilkel, dayanılmaz koşulların, günümüz Türkiye’sinde, Soma’da, Ermenek’te hemen hemen hiç değişikliğe uğramadan sürüyor olması, yüreğinize isyan duyguları salmıyor mu?

Yüreğimde öfke ve isyan…
Calvino’nun klasikleri değişik açılardan tanımlayan ünlü denemesindeki ölçütler, kuşkusuz, Zola’nın “Germinal”i için de geçerli. Tıpkı Shakespeare’in, Dostoyevski’nin, hayatın ve insan ruhunun evrensel derinliklerini afallatıcı bir ustalıkla keşfedip edebiyatın simyasına döken pek çok yapıtı için de geçerli olduğu gibi.

Evet, yıllar, dahası yüzyıllar önce kaleme alınmış klasiklerde, günümüz hayatının, bugünün insanının ruh dolambaçlarının gizlerini bulmak bizi şaşırtır, o yapıtların yazarlarına karşı derin bir hayranlık uyandırır bizde.

Ama şu da yok mu?
Döneminin toplumsal hayatına gerçekçi bir gözle yaklaşan bir klasikte anlatılan olayların, bugün yaşadığımız toplumda nerdeyse hiç değişmeden sürdüğünü görmek, insanı isyan ettirmez mi?
“Germinal”de, 1860’lı yıllarda Fransa’nın kuzeyindeki maden ocaklarında yaşanmış acımasız, ilkel, dayanılmaz koşulların, günümüz Türkiye’sinde, Soma’da, Ermenek’te hemen hemen hiç değişikliğe uğramadan sürüyor olması, yüreğinize isyan duyguları salmıyor mu?

“Germinal”i yıllar önce Hamdi Varoğlu’nun Türkçesinden (şimdi Yordam Kitap’ta) okuduğumda belleğime yerleşen ürkü verici sahneleri, bugün Türkiye’nin ekranlarında izlemek, gazete sayfalarında okumak, yalnızca edebiyat ile hayat arasındaki sınırları silmekle kalmayan, yüz elli yıl öncesi ile günümüz arasındaki uzaklığı da ortadan kaldıran bu olaylara tanık olmak, insanın öfkesini ayaklandırmıyor mu?
“Yeni Türkiye” bağırtıları arasında, emeklerinden başka bir şeyi olmayan madencilerin, kapitalizmin kâra doymayan açgözlülüğüne göz göre göre kurban gitmeleri, başkaldırıdan başka bir duygu uyandırabilir mi insanda?

Gelin, biz de yine de “Germinal”in son paragrafını okuyalım:
“… Geniş göğün ortasında, nisan güneşi bütün parlaklığıyla ışıldıyor, döl veren toprağı ısıtıyordu. Bu besleyici göğüsten hayat fışkırıyor, tomurcuklar, yeşil yapraklar halinde patlıyor, tarlalar, otların iteklemesiyle ürperiyordu. Her tarafta, tohumlar, bir sıcak ve aydınlık gereksinimiyle hareketlenerek şişiyor, uzuyor, ovayı çatlatıyordu. Taşkın bir özsu, fısıltılı seslerle akıyor, tohumların çıtırtısı, kocaman öpücükler gibi yayılıyordu. Arkadaşlar, yine vuruyorlar, yine vuruyorlar, sanki yüzeye yaklaşmışlar gibi, giderek daha belirgin, kazmalarıyla vuruyorlardı. Güneşin alevli ışıkları altında, bu serpilme sabahında kırlar, işte, bu uğultuyla gebe kalmıştı. Saban izlerinde yavaş yavaş süren, gelecek yüzyılın hasatları için büyüyen ve filizlenmesi yakında toprağı yaracak olan, öç peşinde, kara bir ordu halinde, insanlar yetişiyordu.”

Celâl Üster
17 Kasım 2014 http://www.cumhuriyet.com.tr/

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Romanlar
Balzac üzerine – Maksim Gorki

Balzac'ın yapıtlarını anımsamak benim için tıpkı boş, sıkıcı bir vadide yürüyen yolcunun bir zamanlar geçtiği verimli, güzel bir diyarı anımsaması...

Kapat