Soruların Tuzağı – Cemal Süreya

Önder Şenyapılı son yıllarda yazdığı denemelerle kendini kabul ettirmiş genç bir yazar. Edebiyat denemeleri dışında bazı uzun araştırmalarını da okumuştum.

Bence, açık seçik yazan, her yazısında mutlaka dişe dokunur bir şeyler bulunan bir arkadaş. Milliyet Sanat Dergisi’nin son sayısında “haftanın yazısı”nı o yazmış: “Soruların Tuzağı”. Yazarlarla yapılan konuşmalara tutuluyor Önder Şenyapılı. Ayaküstü yapılan açıklamaların çelişkiler taşıdığını söylüyor. Bu tür açıklamalarda yazarın özden görüşlerini belirtemediği kanısında. Önder Şenyapılı bununla da kalmıyor, bir adım daha atıyor bu tür konuşmalar konusunda. Şöyle diyor: “Soruların ayaküstü yanıtlanmasıyla, üstünde düşünülüp örneğin, yazılı olarak yanıtlanması arasında da pek büyük bir ayrım aramamalı. Aynı açmaz olasılığı söz konusudur. Çünkü yazar kendi gerçek işini yaparken özgür olduğu, yalnız kendi ‘dünya görüşü’yle baş başa bulunduğu halde, sorular önünde başka bir usun etkisiyle karşılaşacak, zorlanacaktır. Zorlanacak, ister istemez, yöneltilen soruların tuzağına düşecektir.”

Önder Şenyapılı özellikle bizdeki yazarların konuşurken böbürlenmelerini, şişinmelerini ele alıyor. Ama yalnız bizdekilere değil, başka ülkelerdeki konuşmalara da karşı. Genel olarak yapıtları açımlamaya dönük olmayan konuşmaları sevmiyor. Böylece Önder Şenyapılı konuyu biraz abartmış olmuyor mu acaba? Kimi saçma yapıtlar gibi, kimi saçma konuşmalar da olacaktır elbet. Ama yazarların, sanatçıların, bu tür konuşmalarıyla çok şeyi açıkladıkları da bir gerçek. Özellikle eleştiri açısından ve okur yönünden aydınlatıcıdır bunlar. Hoş, bizim yazarlarımızın böylesi konuşmalarda böbürlenmelerine ben de Önder Şenyapılı gibi tutuluyorum. Ama o böbürlenmelerin tatlı yanları da oluyor kimi kez. Kimi kez de yazarı okurun gözünden düşürüyor. Sözgelimi, ben bir kadın öykücümüzün kısa bir süre önce kendisiyle yapılan bir konuşmaya “Her şey siyasaldır” cümlesiyle başladığına tanık olmuştum. Böyle, soru yönelteni ya da okuru tuzağa düşürmek için önceden hazırlanmış cümleler de var. Kısacası, tuzak bir değil, ikili yönden kurulabiliyor.

Milliyet Sanat Dergisi’nin bu sayısı Orhan Veli’nin anısına ayrılmış. Atilla Özkırımlı’nın ve Talât Sait Halman’ın Orhan Veli üstüne yazıları dikkati çekiyor. Atilla Özkırımlı’ya göre Orhan Veli önemli bir şairdi, ama yeni şiirin kurucusu olarak onu görmek yanlıştır, artık bu yanlışın düzeltilmesi gerekir. Öz yönünden de, biçim yönünden de yeni şiirin babası Nâzım Hikmet’tir; üstelik Orhan Veli bir yerde Nâzım Hikmet’in şiirine karşı da çıkmıştır. Atilla Özkırımlı şöyle bir soru da yöneltiyor: “Orhan Veli şiirinin 1938’den, yani Nâzım Hikmet susturulduktan sonra gelişmesi ve yaygınlaşması bir rastlantı mıdır?” Bu soru biliyorsunuz, daha önce aktif realistler tarafından da sorulmuştur. Hem de karşılığı verilerek. Atilla Özkırımlı’nın da aynı karşılığı verme eğiliminde olduğu anlaşılıyor.

Talât Sait Halman ise bu konuda tam ters kanıda. Ona göre Marksist eleştiri Orhan Veli’yi geriye itmekte, Nâzım Hikmet’in tek olarak görünebilmesi için, önemsizleştirmektedir. Oysa Orhan Veli şiirimize yüzyıllarca egemen olan romantizmi yıkan, somut ve belirgin bir hümanizmi sanatımıza getiren adamdır; ilk kentli halk ozanıdır o, ilk laik Türk şairi, şiirimizde ironi sanatının ilk büyük temsilcisi; yapıtında “organik ilişki”yi, “estetik bütünlüğü” kuran ilk şair.

İlginç yazılar bunlar. Ama Milliyet Sanat Dergisi’nde bana en ilginç gelen yazı, Bedrettin Cömert’in İtalyan sinema adamı Pasolini üstüne incelemesi oldu. Şöyle demiş Pasolini: “Rimbaud’nun şiirini okuduğum 1937 yılının o gününden beri doğal bir faşist değildim artık. Bundan böyle faşizme karşı oluşum, salt kültürel bir şey olmaktan çıkıyordu. Evet, çünkü kötülük’ü kendimde denemiştim.” Bu sözler gerçek şiirin, konusu ne olursa olsun, insan üstünde nasıl bir işlev kazandığını çok güzel anlatıyor.

Bedrettin Cömert’in Eugenio Montale üstüne yazısı da güzeldi.

Öykü, Çehov, Mansfield

Cevdet Kudret Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman adlı kitabında ilk öykü ürünlerinin Ahmet Mithat’ın yapıtlarıyla başladığını söylüyor.

Nedir öykü? Öyküyü (nouvelle), kendine benzeyen öbür türlerden nasıl ayıracağız? Öykü ile roman arasında, öykü ile “conte” arasında ne gibi bir ayrım var? “Conte” türünde ilk sıralarda bir olağanüstülük niteliği vardı. Ayrıca bu türde bir anlatıcı olmuştur genelde, bu anlatıcı, olayın ruhsal karmaşasına karışmaz, ödevi de okurun düş gücünü uyarmaktır. Bin Bir Gece Masalları böyledir. Buradan alırsak, Halit Ziya’ya dek daha çok “conte” türüne yakın öyküler yazılmıştır bizde. Sözle anlatılan öyküye yaklaşır “conte”.

Öykü ile roman arasındaki ayrım? Bu ayrım yine de daha kolay anlatılabilir. Bir kere bir uzunluk kısalık ayrımı var. Şöyle bir tanım yapıyorlar: Birinde dünyada olup bitenler anlatılmaktadır, öbüründe ise bir dünya söz konusudur. Baudelaire de, l’Art Romantique adlı yapıtında şöyle diyordu: “Roman kendi sonsuz özgürlüğü içindekinden başka uyumsuzluklar ya da tehlikelerle karşılaşmaz. Daha sıkışık, daha yoğun olan öyküde ise sınırlı oluşun, zorlama ve tutuk oluşun sonsuz kazançları söz konusudur.”

Bunun içindir ki, öykü zorunlu olarak kısadır. Ancak, bu kısalığın sınırını çizmek de çok güç elbet. Sözgelimi Mérimée’nin Colomba’sı beş bin dört yüz satır, Carmen’i iki bin dört yüz satır tutmaktadır.

Kimi yazarlara göre, öykünün bir gerilim ya da bunalım sürecini kapsamakla yetinmesi gerekir. O zaman da yazarın hemen konuya girmesi, kişilerin hemen belirlenmesi, öykünün bütün ayrıntılarının “dramatik” ve önceden kestirilmez bir düğümün çözümüne göre düzenlenmesi gerekecektir. Bunda araçların “ekonomik” bir biçimde kullanılmasının, yazarın iyi bir anlatıcı olmasının büyük payı vardır. İyi kurulmuş bir öyküde yazar, çözümü rastlantıyla ya da Hızır gibi yetişen bir öğeyle kurmaz. Her şey, yine de, olayların ilişkisinden doğacaktır, ayrıca nesnellik bir kural gibi işleyecektir. Okur, bir ara asıl olaydan uzaklaşmış gibi olmalı, o konuda yine de yazarın en önemli tanığı olarak kalmalıdır.

Yukardaki görüş daha çok Fransız yazarlarınca ileri sürülmektedir. Anton Çehov ile Katherine Mansfield ise buna karşıt görüşün örneklerini vermişlerdir. Bu iki öykücü konularını gündelik hayatın en sıradan verilerinden çıkarmışlardır. Anlamlı ayrıntıyı, düğümü seçmek için can atmaz ikisi de. Anton Çehov’da olsun, Katherine Mansfield’de olsun, dikkatli gözlemler hiç de önemli değilmiş gibi görünen bazı ayrıntılara hafif hafif dokunmakta, bütün bunlar birleşerek öyküyü ya da gerçeğin bütününü meydana getirmektedir. Özellikle Çehov’un yapıtına yalınlığın zaferi gözüyle bakabiliriz. Çehov’un telaşsızlığı aslında yaralı, ama ağlamayı yadsıyan bir duyarlığın maskesinden başka bir şey değildir. Dikkat edilirse Mérimée’deki rahatlık (özgürlük de diyebiliriz) yüksek bir estetikçinin çıtkırıldım tavrını da kök almaktadır. Anton Çehov öyle değil ama. O, yaratıklara karşı büyük bir sevecenlik duygusu taşıyan, bu duyguyu sadece onları oldukları gibi anlatmak yoluyla belirten yumuşak başlı bir bilgedir. Onda anlatım araştırmaları da, Mérimée kurulukları da kapı dışarı edilmektedir.

Katherine Mansfield de Anton Çehov’u örnek almıştır. O da, Çehov gibi, gerçeğin yalnız yalınlıkla elde edilebileceği kanısındaydı.

Gerçekte bu açıdan bu iki yazarın birbirini tamamladığı söylenebilir. İkisinde de duyarlık ön plandadır, bu duyarlık gülümseyen bir özle, humour’la aşılır. Anton Çehov, çevresinden bunalmış, ezik kişiyi anlatmıştır. Katherine Mansfield, çocuk ya da kadın duyarlığından, karşılıklı konuşmalardan yüksek gerilimli bir duyarlık yaratmıştır.

Cemal Süreya

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here