Spinoza Tayfası / Özgürlüğün İcadı – Maxime Rovere

Spinoza Tayfası: Amsterdam, 1677 – Özgürlüğün İcadı // Maxime Rovere

Maxime Revore’nin bütün yazınsal olanakları kullanarak günümüzde kaybolmuş bir evrenin “hakikatine” yaklaşma denemesi sayılabilecek romanı Spinoza Tayfası, modern akıl ve özgürlük mefhumlarının ortaya çıkışı kabul edilen 17. yüzyıl Avrupa’sında Benedictus Spinoza’nın evrenini şekillendiren gelişmeleri ve tartışmaları ayrıntılarıyla ele alırken, tarihin unutma eğiliminde olduğu fakat Spinoza’yı derinden etkileyen şahısların; anatomistlerin, şairlerin, aktivistlerin, Yahudi cemaatinin önde gelen isimlerinin filozofun yaşamında ve düşüncesinde oynadığı rolleri açığa çıkarıyor.

Rovere, mektuplardan elyazmalarına kapsamlı bir arşiv çalışmasının ürünü romanında Spinoza’nın gündelik yaşamının derinliklerine o denli dalıyor ki felsefi olanla olmayan arasında, biriyle ötekinin yaşamları, fikirleri arasında oluşturulmuş sınırları bulanıklaştırarak filozofun dünyasını anlamaya, hatta anlamanın ne demek olduğuna odaklanıyor.

ÖNSÖZ

Bu kitap gerçek bir hikâyeden yola çıkılarak yazılmış bir kurmaca
değil, bütün yazınsal olanaklar kullanılarak, günümüzde kaybolmuş
bir evrenin “hakikatine” yaklaşma denemesi.
Bento Spinoza her ne kadar Hollanda’da, Amsterdam’la Lahey
arasında yer alan bir yerde yaşamış olsa da kökleri çok daha geniş
bir uzama, Portekiz’den Almanya’ya, İtalya’dan İngiltere’ye uzanır.
Bu sayfaların yeniden ortaya çıkaracağı büyüleyici ve çok yönlü
kişilik 17. yüzyıl Avrupa’sının bu topraklarında yetişti.
On beş yıl boyunca (2001-2016), dünyanın dört bir yanından
onlarca araştırmacı bugüne kadar pek tanınmamış bazı kişileri
unutulmaktan kurtardı. İnternette daha önce hiç olmadığı kadar
erişilebilirlik kazanan arşivler, yazışmalar, elyazmaları ve basılı ki-
taplar sayesinde tarihçiler, Spinoza’nın önceki yaşamöykülerinde
inceleme olanağını buldukları kişilerin yaşamlarını yalnızca tahmin
edebiliyorlardı; Spinoza’nın yanında bulunan ve varlıkları onunkin-
den ayrı düşünülemeyecek sıradışı insanlardı bunlar.

Spinoza’nın izlediği yol ve düşünceleri, şaşırtıcı dönüşümlerin
çerçevesini oluştur. Birey aracılığıyla, kendisinin en soylu parçası
olarak gördüğü özelliğin doğumunu ve ölümünü görmek mümkün
hale gelir. Bu özelliğe Modern Akıl ya da Felsefe adını vermem onu
soyutlaştırabilir. Sözkonusu kişinin, birlikte yaşayıp çalışmış, birlikte
sevmiş, birlikte yolculuk edip beraber yaşamayı hiç bırakmadan bir-
birlerinden uzaklaşmış, tekrar tekrar kavuşup sonra ayrılmış kadın
ve erkeklerden oluşan gerçek yüzünü ortaya çıkararak, onda –Akıl
ya da Felsefe denen şeyde– insan yaşamına tat ve değer katan şeyleri
bulabileceğimizi göstermek istedim.

Böylece bu kitap roman biçimini aldı; ailelerin, aşkların, dost-
lukların kararsız evrimini izledi ve bakış açılarını çoğalttı. Ayrıca
merkezine her daim Spinoza’yı yerleştirmeyerek Felsefe’nin parıl-
tısının, birisine duyulan hayranlığın bizi kör etmek yerine, dün-
yanın –hem onun hem bizim dünyamızın– ne olduğunu daha iyi
anlamamıza, hatta anlama’nın ne demek olduğunu kavramamıza
yardımcı olmayı amaçladı.
İlgili kişilerden aktarılan alıntıların kitaplarda, mektuplarda,
arşivlerde yer aldığı haliyle kullanıldığını belirtmek için diyalog-
larda tek tırnak işareti kullandım. Böylece okurun güvenini boşa
çıkarmamak istedim. Olayların ve sözlerin gerçekliğini sayfa sayfa
doğrulayan kaynaklar Flammarion Yayınları’nın www.leclanspino-
za.com adresinde kullanıma açıktır.

Son olarak, diyebilirim ki bu deneyim bana düşünce ve felsefenin
sanıldığı kadar soyut olmadığını gösterdi. İkisi de tehlike ve tutku,
kahkaha ve gözyaşı, öfke ve coşku dolu ilişkilerde yaşıyor. Elinizdeki
kitap, bu serüvenin hikâyesidir.

TARİH’İN ÇOCUKLARI
1590-1649
Tanrı’ya övgüler düzün, çünkü savaşların en tehlikelisine, bir evin içinde süren savaşa son verdik. Saül Lévi Morteira

ELVEDA PORTEKİZ
Geminin palamarları çözüldüğünden beri Pedro Rodriguez Spinoza

aynı soruyu sorarak yanaklarının içini ısırıyordu. Hep aynı görün-
tüler, aynı konuşmalar geçiyordu aklından; bunları zihninde nasıl

düzenlerse düzenlesin sonuç aynıydı: Doğru tercihi yapıp yapma-
dığını bilmesi olanaksızdı.

Kafasını en çok kurcalayan anılardan biri, çocukluk arkadaşının
erkenden eve gelip tehlikede oldukları konusunda onu uyarmasıydı.

O sabah, 1597 yılının başlarında gördüğü dağlarda dolaşan süvari-
lerin siluetleri birdenbire gözünün önüne geldi. Arkadaşı, Portekiz

Engizisyonu’nun Yahudileri buralara, Alentejo’ya kadar süreceğini
anlatmıştı. Hatta Vidigueira’dan biri onlarla konuşmuş; ailesi, anne
babası, nineleri ve dedeleriyle ilgili sorular sormuştu.
“Senden söz ediyorum Pedro, anlıyor musun? Karından söz
ediyorum. Buraya geldiklerinde çok dikkatli olmalısınız. Havadan
sudan konuşuyor gibi yapıp beslenme biçiminin, haftalık çalışma

düzenin, duaların, oruçların, bayramların hakkında bilgi toplaya-
caklar… Soru sormak için çocukları çağıracaklar.”

“Ama kimse…”

“Şunu bil ki içtenlikle din değiştirip Hıristiyan olanlar bile güven-
de değil. Eğer ailen bir zamanlar Yahudiyse, aynı şekilde mallarına

el konulacak ve işkence göreceksin. Bu itler soyağaçlarını inceliyor.
Anlıyor musun Pedro? Anlıyor musun?”
“Beni korkutuyorsun.”
“Öyleyse anladın demektir.”

Sintinenin dibinde, buram buram tuz, dışkı, küf ve ter kokan ha-
vada günlerdir yolculuk ediyorlardı. Karısı Mor Alvares bulantısını
bastırmak için tüm dikkatini çocuklarına vermişti. Fernando’nun

kollarında uyuyan en küçük çocuğuna, kızı Maria Clara’ya bakı-
yordu. Onların yanında, büyük oğlu Miguel babasının bacakları

arasında ayakta duruyor, gözlerini inatla açık tutuyordu. Sağa sola
sallanıp nefesini tutarak dalgaların tekneye vurmasını bekliyordu.
Vurunca da bırakıyordu nefesini; dalganın gürültüsü binlerce küçük
parçaya bölünüyordu.
Pedro’ysa dedesini düşünüyordu. Kastilya şivesiyle telaffuz ettiği

R’leriyle ona İspanya’yı anlatışı hâlâ kulaklarındaydı. Miguel’in yap-
tığı gibi, o da dedesinin bacakları arasında durmuş, Aragonlu Fer-
nando’yla Kastilyalı Isabella’nın Müslümanlarla Yahudileri neden

Hıristiyan olmaya ya da krallığı terk etmeye zorladığını anlamaya
çalışmıştı. Her halükârda bu yasanın, yani 31 Mart 1492 tarihli
Elhamra Kararnamesi’nin, Mağriplilere karşı yürütülen savaşın
sonunu görme sevincini atalarına tattırmadığını biliyordu.
İhtiyar gururla, “La Reconquista,” diyordu.
Dedesi converso’lardan, yeni-Hıristiyan denen din değiştirmiş

Yahudilerle Müslümanlardan övgüyle bahsederdi. Bazen çok başa-
rılı bir meslek hayatları olduğunu vurgulardı. Yasadışı ilan edilen

ibadetlerine devam ettiklerinden kuşkulanıldığında, onlara kim bilir

hangi karanlık çağrışımla, örneğin Arapça “haram” ya da eski Kas-
tilya dilinde “domuz” anlamında, marrano diye hitap edilmesinden

söz etmeyi sevmezdi. İhtiyar adam, bazı görevlerin en köklü Hıristi-
yan aileleri tarafından gerçekleştirilmesini uygun gören “safkanlık”

yasalarını alaya almayı yeğlerdi.
“General olmak istediğime inanabiliyor musun Pedriño? Beni
general olarak düşünebiliyor musun?” demiş, ardından da hayali
bir atın üzerindeymiş gibi durup asker pozu vermiş ve osurmuştu.
Genç aile babası ona gitme kararını nasıl aldıklarını sormak is-
terdi şimdi. Dedesinin Portekiz’e yerleşme hakkı elde etmek için kaç
para ödemek zorunda kaldığını, I. Manoel’in İspanyol Isabella’yla

evlendikten sonra Yahudileri kovma emrini verdiğinde nasıl düş kırık-
lığına uğradığını ona hiç anlatmadığını fark etti. Uzun zamandan beri

ülkenin güçlenmesine katkıda bulunan doktorlardan, bankacılardan,
tüccarlardan mahrum kalmamak için I. Manoel, büyük çapta zoraki
vaftiz törenleri düzenlenmesini emretmişti: Yüz yirmi bin kişi kiliselere
tıkılmış, kutsal suyla ıslatılıp Katolik ilan edilmişti. Şiddet eylemleri
bitip gözyaşları dinince, dini meseleler kırk yıl boyunca yöneticilerin

ilgi alanının dışında kalmıştı. Ama III. João başa geçince, Papa’nın te-
reddütlerini bertaraf edip Engizisyon’u Portekiz’e yaymayı başarmıştı.

Ona doğru eğilen bir gölge düşüncelerini böldü.
“‘Affedersiniz, şey… kovayı götürecektim de.’”
Büyük küçük tüm yolcular kollarını ve bacaklarını toparlayıp
kovaya yol açtılar. İçinde ne olduğu kokusundan belliydi. Tayfalar
bu kovayı düzenli olarak denize boşaltıyordu.
Pedro bu hikâye aklına geldiğinde atalarının güzergâh seçiminde
yanıldıklarını düşünüyordu. Haklıydı da. Portekiz’i 1536’dan önce

terk etselerdi, Venedik’e ya da Şark’a doğru özgürce yolculuk edebi-
lirlerdi. Ama o tarihten sonra yasa, Yahudiliğin gerekliliklerini yerine

getirmeyi ve ülkeyi terk etmeyi aynı anda yasaklamıştı.

Pedro da, Mor da bu baskı altında büyümüştü. Kimi zaman yasak-
ların kimi zamansa Hıristiyan öğretisinin baskısı altında olan aileleri,

tuhaf bir din yaratmışlardı. Marrano’lar, yani Hıristiyanlığa geçen Ya-
hudiler, gizlilik kaygısıyla sünnetten, usule uygun hayvan kesiminden

ve belli dini eşyalardan vazgeçmişlerdi. Bayram günlerinin tarihlerini
bilerek değiştirmişlerdi. Hahamlar, hızlı bir kültürel yoksullaşmanın
önüne geçmek için kutsal metinleri, cümle yapılarını değiştirmeden,

kelimesi kelimesine İspanyolcaya aktarmışlardı. Geleneğin hafif so-
luğunu korumak amacıyla isteksizce yapılan bu çalışmadan ladino

denen, sözcükleri Latinceden türemiş, cümle yapısıysa İbranice olan
bir dil doğmuştu.
GÜÜÜÜMMM! Diğerlerinden daha güçlü bir dalga herkesi
yerinden sıçrattı. Karanlıktaki birkaç gölge ıstavroz çıkardı. Pedro,

Mor’un elini boynundaki madalyona götürdüğünü gördü.
“Azize Esther, bize merhamet et,” diye inledi Mor.

Marrano’lar böyleydi işte. Ellerinden geldiğince Musa’nın Ya-
sası’na uymaya çalışırlardı… Ama “Pater Noster”i1de içtenlikle
okur, bayramlarda et yemez, Hıristiyanlar gibi ilahiler okur ve diz
çöküp dua ederlerdi.
Pedro karısını seyretmekten bıkmıyordu. Mor’u çocuklara nasıl

gizlice seyahat edileceğini yeniden anlatırken gördü. Mor’un en iç-
ten dileğinin, çocukların geçmişteki hikâyelerden başka bir hikâye

anlatmayı öğrenmeleri olduğunu ona itiraf ettiğini unutmamıştı.
“Başka bir hikâye…” diye düşündü Pedro. “Hangi hikâye?”

Gemi Fransa’ya doğru yol alırken küçük Miguel sağa sola sal-
lanıyor, babasının kaygıyla umut arasında bölünmüş kalbi de onu

izliyordu.

NANTES, YİRMİ YIL SÜREN BİR KONAKLAMA
Emanuel Rodriguez Spinoza, kardeşinin iskeleden indiğini görür
görmez sıçramaya başladı. Yıllardır bu ânı bekliyordu.
“Pedro! Pedro! Aqui! Aqui!” diye bağırdı kollarını sallayarak.
Pedro’nun ağabeyi, kız kardeşleri Doña Sarah’la beraber büyük

ihtimalle 1591-1592 yıllarında Nantes’a yerleşmişti. Rahat hareket-
leri, gür sesi, selamlama tarzı yolcuların davranışlarıyla öylesine zıttı

ki çocuklar amcalarına yaklaştıklarında utanç ve şaşkınla güldüler.
Evin koridorunda onlara yol gösterirken, “Tanrı aşkına, bu kadar
yabani olmayın,” dedi. “Haydi yerleşin, Sarah Hala’nız sizin için
sütlaç yaptı. Bana nasıl olduğunu söylersiniz. Şimdi işim var. Haydi
yerleşin! Birazdan yanınıza geleceğim.”
Emanuel basamakları ikişer ikişer tırmanarak bürosuna çıktı.
Portekizlilerle ortak ithalat ve ihracat yapıyordu. Gemiler Porto
ya da Lizbon’dan yüklendikleri kumaşları Kuzey Avrupa’ya getirir,
bazen de tersi istikamete götürürlerdi. Nantes çok miktarda Eski
Kastilya yünü ithal edip keten ve kenevir ihraç ederdi. Emanuel’in

1. Hıristiyanların “Göklerdeki Babamız” duası. –yhn

Bayonne, Rouen, Amsterdam ve Hamburg’da, Portekiz’den ayrılmış
birçok iş ortağı vardı ve dünyanın neresinde olursa olsun yaptıkları
anlaşmaya uyacak muhataplar bulabiliyordu.
Ailesinin gelmesinden kısa süre önce iş arkadaşları Emanuel’e
zahmetli bir görev vermişti. 1596 sonbaharında İspanya kralının
askerleri, Portekiz’deki Viana Limanı’na giden Hollanda gemisi De
Hope’u ele geçirmişti ve yüküne el konulma tehlikesi vardı. Gemiye
yük veren tüccarlardan Emanuel Rodrigues Vega malları bulup geri
alması için onu yetkilendirmişti.

Bürosunun önünde ayak sesleri duyan Emanuel, “Nereye gi-
diyorsun Pedro?” diye sordu şaşkınlıkla. “Gir içeri. Bana yardım

edeceksin. Şuraya otur bakalım. Al şu kalemi ve yaz. Hazır mısın?
Başlıyorum. ‘Amsterdamlı Emanuel Rodrigues Vega ve Anversli
kardeşi Gabriel Fernandes’e muhtelif kalitede on ve on iki parçalık
iki balya serj kumaş…’ Yazdın mı? Güzel. Ayrıca, ‘içinde sekiz manda
derisi bulunan bir fıçı ve yüz otuz iki parçalık iki paket orta kaliteli,
hareli kumaş. Sonra Anversli Luis Fernandes ve Lizbonlu Manuel
de Palachios’a en kalitelisinden on parça, Lizbonlu Bartholomeus

Sanches’e de yirmi beş parça serj kumaş. Portolu Symon Dandra-
de’ye bir paket. Bartholomeus Alveres Occorido’ya da başka bir

paket.’ Tamam mı?”
“Çok hızlı söylüyorsun… Fer-nan-des.”
“Evet. Dinle, mektubu sana bırakıyorum, şuraya, hesap defterine

kaydediver. Kaptan Van Rutten gemisinin Blavet Limanı’nda oldu-
ğunu söyledi. Dostlarım malları almak için bir şey yapabiliyorlar mı

diye gidip bir bakacağım.” Emanuel paltosunu giyerken, “Bu işte iyi
para var, biliyor musun?” diye fısıldadı. “Ha! Bir de işini bitirince
dolaşmaya çık biraz. Suratın sapsarı, ahbap.”
Tüccar sokağa çıktığında ne tarafa gideceğine karar veremedi.

Nantes Ticaret Birliği’ni en çabuk nasıl harekete geçirmeliydi? Kato-
lik tüccarlar, üst düzey memurlar ve kaptanların kurduğu bu güçlü

birlik, üyelerine vergi indirimi, gemilerin ortaklaşa yüklenmesi, idari
makamlarla yürütülen işlerde yardım ve özellikle de mahkemelik
durumlarda hukuki destek güvencesi veriyordu. Nantes ile Bilbao
arasındaki özel bir anlaşmadan doğan birlik, 17. yüzyılın başında
Kuzey Avrupa’daki Hansa Birliği’ne bağlı limanlardan Kanarya
Adaları’na kadar yayılacaktı.

“İspanyol Meryem Şapeli!” diye kestirip attı yüksek sesle. “Ora-
dan başlayalım.”

Ticaret Birliği’nin, Cordeliers Manastırı’nda düzenli olarak ba-
kımını yaptırdığı küçük bir şapeli vardı. Emanuel meslektaşlarını

beklerken mum yakmak için koşar adım oraya gitti.
Pedro’ysa ufak işini tamamladıktan sonra günü Poissonnerie
Köprüsü’nde kısa bir gezintiyle noktaladı. Yaslandığı korkuluktan,
Loire Nehri’nin yukarısına gidecek gemilere malların yüklenmesini
seyretti. Nehrin aşağı tarafında, indikleri gemiyi fark edince alaycı
bir tavırla La Fosse Limanı’na doğru dönmekten kendini alamadı.

Fıçıları gemilere yükleyen ya da boşaltan hamallar arasında do-
laşmak kadar eğlenceli bir şey yoktu. Pedro muazzam büyüklükteki

tuz yığınlarının çevresinden dolaştı (Nantes yılda yirmi bin ton tuz
ihraç ediyordu), ardından tarak, bıçak, balık ağları, kâğıt ve kitap
gibi mallarla tıka basa dolu küçük bir dükkâna geldi. Biraz ileride
balıkçılar sardalye, barlam, uskumru ve ringaları tuzluyordu. Daha
da ileride bir sürü fıçı yuvarlayan adamlar vardı.
Onun şaşkın halini gören bir yabancı yüzünü buruşturarak,
“Bunlar Nantes ürünü. Anlayacağın, berbat şaraplar. Buna karşılık,
oradakiler Anjou’nun beyaz şarabı!” dedi ve başparmağını öptü.
Bu telaşlı hareketlilik, bağırışlar, fırlatılan yükler, açılan sandıklar,

yuvarlanan fıçılar Pedro’nun başını döndürdü. Hafifçe titredi ve ken-
dini bir sandığın üzerine bıraktı. Parke taşlarda koşuşturan o fare,

ellerini temizleyen şu tüccar… Sanki bunları önceden de görmüştü.

Şu martının meyve kabuğunu ucundan yakalayacağını içten içe bi-
liyordu, ve işte yakaladı da. Bu hayatı önceden yaşadığı izlenimine

kapılıyordu. Düşlediği bir hayat, bir hayat, kendi hayatı, başka bir

hayat. İçini öyle yoğun bir duygu kapladı ki gözlerini kapamak-
tan kendini alamadı. Bu martı, bu sandıklar… bu martı çığlıkları…

Burada, Atlas Okyanusu’nun dinmeyen dalga seslerinin ritmiyle
tüccarların durmadan gidip geldikleri rıhtımda yirmi yıl geçti.

KALMAK YA DA GİTMEK

Pedro ve Mor, Fransa’da yaşayan Portekizlilerin âdetlerini benimse-
diler. Artık adı Michael olan oğulları Fransızcayı o kadar iyi konuşu-
yordu ki 1597’de Fransa vatandaşlığına geçmiş amcasının yanlışlarını

düzelttiği bile oluyordu. Emanuel’in ilerleyen yıllarda Jacob adında
bir oğlu ve Rachel adında bir kızı oldu.

Emanuel, “Söylesene Pedro, arkadaşım Rodrigues Vega’yı hatır-
lıyor musun?” diye geveledi bir yemeğin sonunda.

“Şey… pek hatırlamıyorum.”

“1590’da resmen Amsterdam vatandaşı oldu. Neyse, bana yaz-
dığına göre Hollanda Genel Meclisi, Yahudilere ibadet özgürlüğü

vermiş.”
Emanuel kardeşine bakıyor, tepkisini bekliyordu. Pedro elini
masadan hafifçe kaldırıp sonra tekrar masaya koydu. İç geçirdi.
“Ne fark eder ki?”
“Salak gibi davranma.”
“Ciddi söylüyorum.”
“Ben de.”
“Dinle, lafı nereye getirmek istediğini biliyorum. Amsterdam’da
gizlenmeden Yahudi olunabileceğini söylüyorsun bana. Tamam. Bu
iyi bir haber. Peki, arkadaşın Hıristiyan ortaklarına kendini Yahudi
olarak tanıtacak mı? Hayır. Gezileri sırasında beslenme yasaklarını

uygulayabilecek mi? Hayır. Yazışmalarında İbranice bir ad kulla-
nabilecek mi? Hayır. Başka bir deyişle, durumu bizimkinden farklı

olmayacak.”
“Öyle bir olacak ki!”
“Burada özgürlükler ülkesindeyiz. Ne soyağacımız, ne evimizde

olup bitenler, ne de arkadaşlarımızı ziyarete gittiğimizde yaptıkları-
mızın hesabını sordular bize. Neden gidelim ki buradan.”

“Aaa! Sen de amma kalın kafalısın. Putperestler diyarında da
aynı şeyleri söylüyordun! Hem her şeyi bilmiyorsun daha. Paris’te bir
arkadaşım var, diyor ki… Bekle, bulayım şunu…” Ceketinin cebinden
çıkardığı bir kâğıdı açarken, “Hah! İşte!” diye bağırdı Emanuel.
“XIII. Louis, Yahudilerin Fransa’dan kovulma emrini yenilemiş. 23
Nisan 1615 tarihli ferman, ‘birkaç yıldır krallığımızın birçok yerinde
tebdili kıyafet gezinen Yahudileri’ ihbar ediyor. Bunları yazan Fransa
kralı. Bunun hakkında ne düşünüyorsun?”
“Göster bakayım? Hımm. O zaman durum farklı. Zulüm görme
tehlikesiyle mi karşı karşıyayız sence?”
“Ne bileyim ben. Bilmek de istemiyorum.”

Emanuel’in Amsterdamlı Yahudilerle çabucak yakınlaşmasını sağ-
layacak yeterince tanıdığı vardı. Bu konuşmadan birkaç hafta sonra

hahamların kurduğu Santa Companhia de dotar orfas e donzelas
pobres adlı, kısaca Dotar diye anılan bir yardım örgütünün Nantes
temsilcisi olarak atandı. Venedik’teki yetim kızlar derneğini model
alan bu kurum, iki şart koşarak –sünnetli bir Yahudiyle evlenmek

ve düğünün Yahudilik inancının sürdürülebildiği topraklarda yapıl-
ması– yoksul genç kızların evlenmelerini kolaylaştırmak için para

veriyordu. Amaç, cemaat üyeleri arasında yakın bağlar kurarak
Amsterdam’a göçü ve Yahudiliğe dönmeyi teşvik etmekti.

Emanuel, Ekim 1615’te ‘Nanteslı Matmazel Mendez’i aday gös-
terdi ama çekilen kurada drahoma, Esther Rodrigues Soares adında

başka bir genç kadına çıktı. Nantes’ta yaşayan yirmi beş Portekizli
aile arasında, bu talihli kızın Rodriguez de Spinozalarla tanışık olma
ihtimali vardı. Kızı Amsterdam’a götürme işinin Dotar’ın temsilcisine

düşmesi de mümkündü. Emanuel açısından taşınmak için hayali-
ni kurduğu fırsattı bu. 1616’nın başında Emanuel ve Sarah Hala,

yanlarına küçük Jacob ve (annesi meçhul) Rachel’i de alıp büyük
bavullarla, bir daha geri dönmemek üzere Nantes’tan ayrıldılar.
Onları uğurlamak için yalnız Miguel gelmişti rıhtıma; babası
depoda çok işi olduğunu söylemişti. Delikanlı uzun süre bağırıp el

salladıktan sonra uzaklaşan gemiyi seyretti. Yaşadığı yoğun şaşkın-
lıkla epey bir süre kıpırdamadan kaldı. Hangisi daha tehlikeliydi?

Kalmak mı gitmek mi? Gitmek… Gitmek… Peki ama nereye?

AMSTERDAM’A HOŞ GELDİNİZ

“Birleşik Eyaletleri keşfetmeye gelin! Gelin dostlarım, surları olma-
yan, kırlarla iç içe bu kentlerin keyfini çıkarmaya gelin! Gemilerin
zenginlikle dolup taştığı devasa limanlar karşısında hayrete düşmeye
gelin! Burada çiçekler ressamların tablolarıyla, tablolar halılarla,
halılar en seçkin yemeklerin konulduğu sofralarla ihtişam rekabeti
içinde. Kuşkunuz mu var? Burada eşi benzeri olmayan rahatlıktaki
yollarda dolaşacaksınız oysa, bir kentten ötekine atların çektiği,
trekshuyt ya da ‘su arabası’ denen büyüleyici kayıklarla gideceksiniz.
Hoş kokulara mı meraklısınız? Gelin, kuru meyvelerin baharatlara

karıştığı, çikolatanın kahveyle, kahvenin de tütünle birleştiği pazar-
lara gelin de burnunuz şenlensin. Tüccar mısınız? İskeleti tonlarca

ağırlığı taşıyan şu beş katlı binalardan Brouwersgracht’ta yer ayır-
tın… Gelin, Haarlem Locks’u ve ringa konservesi imalathanelerini,

Warmoesstraat’ı ve kitap depolarını keşfedin… ‘Evrenin Mağazası’
Amsterdam’ı kaçırmayın. Mısır, Nil Nehri’nin armağanı mıymış?
Ah! Ah! Birleşik Eyaletler, Atlas Okyanusu’nun en güzel eseridir.
Okyanustan çıkmış Afrodit mücevherleri… Onsu 15 florin!”
Emanuel su kıyısında kiraladığı evde tüccarların bağırışmalarını
dinlerken piposunu yaktı. Hiçbir yerde olmadığı kadar güzel yenilip
içilebilen bu kentten daha hoş bir yer hayal edemiyordu. Şehre yeni
kazandırılmış bir ada olan Vlooienburg adlı bu mahallede daha
gelir gelmez kendini rahat hissetti. Portekizli meslektaşlarının çoğu
burada yaşıyordu. Sokakların ihtiyaca göre düzenlenmiş olması,

ki bütün modern kentlerin müşterek özelliğiydi bu, ulaşımı kolay-
laştırmak gibi bir avantaj sağlıyordu. Emanuel, bazısı korsanlara

karşı toplarla donatılmış dev tonajlı gemileri seyretmeye doyamı-
yordu. Bunlar Brezilya’daki Pernambuco (bugünkü adıyla Recife),

Hollanda Guyanası’ndaki Surinam, Curação, Jamaika ya da New
Amsterdam’daki ticaret merkezlerinden geliyordu ve 1590’dan beri
Hollanda metropolüne egzotik ürünler, kereste, muskat, karanfil,
biber ve çeşitli kıymetli taşlar taşıyorlardı. Çocuklar sık sık papağanlı
adamlar, boya maddesi dolu çuvallar, çini mürekkebi ya da maymun

gördüklerini haykırarak salona dalıyorlardı. Hatta Jacob, Baltık De-
nizi’nden gelen ve buğday, kereste, kenevir, katran, arpa, yün taşıyan

gemilerin adlarını yazdığı bir defter tutmaya başlamıştı. Babası da
güneyden gelen kuru meyve, zeytinyağı ve şarap gemilerinin yolunu
gözlüyordu… Evet, burası olağanüstü bir limandı.

Tabii ki Hollanda’nın İspanya’yla savaşta olması gemi seferle-
rini zorlaştırıyordu. Emanuel 1579’da Utrecht Birliği adı altında

bağımsızlığını ilan eden yedi Kuzey Hollanda eyaletinin daha ser-
best ticaret yapabilmesini isterdi ama çatışmaların olumlu sonuçları

da vardı. Atlas Okyanusu limanlarının gözbebeği Anvers denizden
ablukaya alınmamış olsaydı, Okyanus tüm zenginliklerini buraya,
Amsterdam’a getiremezdi. Emanuel kanala doğru, “Çocuklar!” diye
seslendi. “Haydi artık eve gelin!”
Emanuel’in deniz ticaretinde cambaz ya da kredi işinde usta

olmak gibi bir hırsı yoktu. Batı Hindistan Şirketi’ne yatırım yap-
maktansa bildiği ürünlerle yetiniyordu. 10 Ocak 1617 tarihli bir

noter belgesinde, üç ortağıyla birlikte aldığı on beş yün çuvalından
on ikisinin bir deniz kazasında kaybolduğu yazıyordu. Daha sonra
korsanlar, hissedarı olduğu Fortuijne adlı gemiye el koydular. Bir
süre sonra da, beş iş arkadaşı arasında bir poliçe yüzünden çıkan
anlaşmazlıkta Emanuel hakemlik yapacaktı. Son olarak 1625’te,
Antonio Martines Vega’dan badem almaya başladı. Her ne kadar
sürekli değişkenlik gösterse de, benzer unsurların da görülebileceği
bu yaşam biçimi burada bulmayı umduğu şeydi. Bir tüccar yaşamı.

YAHUDİ OLMAK
Eğer ona yolu göstermeselerdi bu işin bu evde olacağını asla tahmin

edemezdi. Dört katlı binanın cephesinin her bölümünü; çatının al-
tındaki renkli ahşap üçgen kısmı, bölmeli pencereleri, yedek erzakı

tavan arasına çekmek için takılmış makarayı tek tek inceleyerek
merdivenleri çıktı. Dışarıdan bakınca gerçekten de özel hiçbir şey
fark etmemişti.

İçeri girer girmez ortadaki geniş alan onu daha da şaşırttı. Bina-
nın iskeletini destekleyen sütunlar kenarlarda olduğundan, sinagog

çok büyük görünüyordu. Şaşkınlığıyla eğlenen arkadaşları, Ahit

Sandığı’nı koruyan perdeleri yoklamasını, kadınlar bölümünü süs-
leyen ahşap işlemelerin ayrıntılarına bakmasını, görkemli şamdanı

incelemesini izlediler.

“Bu mumlar balmumundan,” dedi hayranlıkla, “iğrenç iç yağın-
dan değil…”

Arkadaşları, görkemli kutsal rulolara bakmasını anlayışla bek-
lediler. Gümüş bir plaka ve mücevher kakmalı çıngıraklarla süslü

kadife bir kılıfın koruduğu –Hıristiyanların Pentateuk, Yahudilerin
Tevrat dediği– Eski Ahit’in ilk beş kitabı çok karmaşık kurallara
uyularak tüy kalemle yazılmıştı. Emanuel tutarlı sayılabilecek sorular
sordu ve bunları durmaksızın art arda sıraladığı fark edildiğinde
durdu. O zaman da kibarca gidip tuvaletini yapması istendi.
Şimdi Emanuel penisini ölü bir hayvan gibi elinde tutarak işlemi
yapacak görevliye, mohel’e2

doğru ilerledi. Bu an pek hoş olamazdı.
Parmaklar, bedeninin en mahrem yerini biraz sertçe kavradığında

tereddüt etmeye başlamıştı. Kaşlarını çattı, başını yukarıdaki doğra-
malara çevirdi… Şak! Çenesindeki kaslar yanaklarının kenarlarına

doğru gerildi, tüm bedeni kasılıp kaldı. Bitmişti. Emanuel Yahudi
olmuştu.
“Nanteslı Abraham Jesurum Spinoza, şu andan itibaren sen yeni
bir insan oldun. Tanrı yüce merhametiyle bütün geçmiş amellerini
sildi. Eskiden yaptıklarının, yediklerinin, içtiklerinin, dinlediklerinin,

söylediklerinin artık önemi yok. Günahların bağışlandı. ‘Bundan böy-
le, akıttığın kana ek olarak, tüm gücün ve ruhunla Tevrat yolundan

uzaklaşmamaya çalış.’”

Bu vesileyle kardeşi de orada mıydı? Pedro Spinoza da Amster-
dam’da sünnet olmuş muydu? Bu dini merasim Emanuel’inkiyle

aynı zamanda mı yoksa daha sonra mı gerçekleşti? Bunlar bilinmi-
yor. Ama arşiv kayıtlarının tuhaf doğası, bize artık adı Isaac olan

Pedro’ya 5 Haziran 1620’de, akşam altıya doğru arkadaşı Fransisco
Vas de León’la Amsterdam sokaklarında dolaştığını gösteriyor. Sonra
yeniden izini kaybediyoruz.
Emanuel, namı diğer Abraham, heyecanı yatışır yatışmaz, “Moiz,
öteki şeyleri de anlat bana,” dedi. “Bu püsküllü şal ne? Ne yapacağım
bununla?”

2. (İbr.) Sünnetçi. –çn

“O senin tallith’in. Dua sırasında başına örteceksin.”
“Peki, bu ince kayışlı küçük kutular?”
“Onlar de tefillin’ler. Kutularda kutsal sözler var. Onları ince
kayışlarla koluna ya da alnına bağlayabilirsin. Merak etme, sana

gösteririm. Önceleri bu şeyler insana tuhaf geliyor ama bunlar Tan-
rı’nın bizi seçtiğinin göstergeleri. Anlıyor musun Abraham? Seçen sen

değilsin, seçilmişler arasına katılman için seni çağıran O.”
“Bir de bana 613 yasaktan söz ettiler…”

“Evet, evet. Dert etme, hepsini öğreneceksin. O yasaklara mitz-
voth denir. Genel olarak dini takvimi sıkı takip etmelisin; bayram-
ları, oruçları ve özellikle de Şabat’ı. Cumartesi dua günüdür, o gün

başka hiçbir şey yapmayacaksın; ne bir işle uğraşacak, ne paradan
söz edecek, ne alet edevata el sürecek, ne de ateş yakacaksın. Sonra,
beslenme yasaklarına dikkat edeceksin. Her zaman koşer kurallarına
göre kesilmiş hayvan eti alacaksın, özellikle domuz, deniz ürünleri
yok, et ve süt ürünlerini aynı anda yemek yok. Yemekler birbirini

kirletmesin diye çok sayıda tabak çanağa ihtiyacın olacak. İş haya-
tında da uyman gereken yasaklar var, ayrıntıları sana daha sonra

anlatacaklar.”
“Tamam, tamam, elimden geleni yapacağım. Tanrı nazarında tek
bir aile oluşturmanın yolu buysa bana güvenebilirsin.”
“Evet, ama… bizde iki aile bulunduğunu bilmelisin.”
Birisi araya girip, “Üç,” dedi.
“Neyse, biz iki diyelim.”
“Üç.”
“Boş ver Emanuel, ben anlatacağım sana. Yüz yıl önce burada

Musa’nın kabilesinden kimsecikler yoktu. Farklı diyarlardan gelen-
lerle küçük cemaatimiz yeni oluştu. O nedenle birçok tarikat var.”

“Üç.”
“Sus be Josuah! İlk tarikat 1600 civarında Jaimes Lopes da Costa,
namı diğer Jacob Tirado tarafından kendi evinde kuruldu. O nedenle
de adı Beth Jacob, yani Jacob’un Evi. Tarikat önceleri gizliydi. Sonra
bir gün Tirado, Yom Kippour’u kutlamak üzere on beş arkadaşıyla
birlikte Fas kralının resmi temsilcisine, önceden Yahudiliğe izin veril-
mesini istemiş Samuel Palache’a gitti. O gün herhangi bir Hıristiyan

bayramı olmadığından ve İspanya’yla savaş ortalığı kasıp kavur-
duğundan, bu toplantı, aynı zamanda komiserlik görevini yürüten

valiyi kaygılandırdı. Vali, Katolik casusların komplo hazırladığından
korktuğu için aralarında cemaatin başhahamı muhterem Uri Hali’nin
de bulunduğu birçok kişiyi tutuklattı. Jacob Tirado da yetkililere
bir yanlışlık olduğunu, kendisinin ve arkadaşlarının Hollanda’nın
düşmanı değil, tersine İspanyalı ve Portekizli Katoliklerin acımasızca
işkence ettiği bir cemaate mensup olduklarını anlattı. Aralarında iyi
tüccarlar, doktorlar, bütün Kutsal Kitap dillerinde uzman âlimler
bulunduğunu ve kendilerine huzur içinde yerleşme izni verilirse şehrin
büyük yararlar elde edeceğini söyledi. Ortak düşmanlar ve zengin
dostlar, uzlaşmak için iki yeterli sebepti.”

“Peki ama ona neden biraz da Maria Nuñez’in hikâyesini an-
latmıyorsun?” diye araya girdi Josuah denen adam. “Gemisinin

nasıl battığını, kaptanı nasıl tavladığını, Londra’da kraliçenin at
arabasıyla nasıl dolaştığını, güzelliği sayesinde nasıl Amsterdam’da
yaşama izni aldığını?”
“Sabret Josuah. Abraham’a bu hikâyeyi anlatmak için bol bol
zamanın olacak. Konuyu dağıtmayalım. Beth Jacob sinagoguyla
ilgilenmesi için Selanik’ten Venedikli haham Joseph Pardo getirtildi.
1608’de Isaac Uziel adında Kuzey Afrikalı bir haham Neve Shalom,
yani Huzur Yuvaları adında yeni bir tarikat kurdu. Uziel, Oran’dan
gelmişti. Çok bilgili ama çok da katı bir Kabalacıydı. İlk okulumuzu
o açtı ve 1612’de Isaac Franco tarafından ilk dua kitaplarımızın
basılmasını teşvik etti. Ha, aklıma gelmişken söyleyeyim, zamanın
olursa okumayı da öğrenmen gerek.”
Josuah, “Ama Polonyalıları unutuyorsun,” diye kaçırdı ağzından.
“Hooghduytsen’lerin bizimle hiç alakası yok.”
“Neden? Onlar da Yahudi.”
“Onlar çulsuz! Sinagogları bile yok! O heriflere sadaka vermek
gerekiyor. Bunun için bir yardım sandığı bile var. Abraham, seni
Beth Jacob’a kaydettim çünkü ben de oradayım. Ama istersen Neve
Shalom’a da katılabilirsin. Ne olursa olsun –Josuah, git bize çay
yap– iki cemaatimiz de Mahamad denen ve din görevlisi olmayan
beş kişilik kurullar tarafından yönetiliyor. Üyelerine de parnassim

deniyor. Emanuel, beni dinliyor musun? İki sinagog bulunduğun-
dan ikisi birlikte, Venedik’teki gibi, Onlar Konseyi’ni oluşturuyor.

Parnassim’ler vergi toplama, koşer gıdaların tedariki ve mezarlık
bakımı işleriyle uğraşıyorlar. Sen de bu sorumlulukları üstlenmelisin.
Bu arada yararın dokunsun istiyorsan gündelik hayatı düzenlemekle
uğraşan bir sürü dernek var. Örneğin ben Biqqur Holim derneğinde
çalışıyorum. Hastaları ziyaret edip ölmek üzere olanların yanında
bekliyoruz.”
Emanuel/Abraham, sünnet olur olmaz yazılacağı derneği arama
ihtiyacı duymadı: 18 Haziran 1616’da, Nantes’tayken temsilciliğini

yaptığı hayırsever Dotar derneğine üye oldu. Bu dernek, yeni cemaa-
tinde etkin bir rol oynaması için ayrıcalıklı bir başlangıç noktasıydı.

Üstelik evlilik işleriyle ilgilenmek zevkli bir meşguliyetti.
SAÜL’ÜN DERİN DUYGULARI

Emanuel’in Aralık 1616’da, masrafları Dotar tarafından karşıla-
nan ilk evlilik törenlerinden birine katılmaması mümkün müydü?

Bu vesileyle sinagogda kurulan kadife sayvanın altında oturan kız,

Nanteslı Esther Rodrigues’ten başkası değildi. Yanındaki adam töre-
nin başından beri hahamın bütün söylediklerini sabırla çeviriyordu.

Başlarını birbirine doğru eğmiş çift, cemaatin eski üyeleriyle ailele-
rini duygulandırmıştı. Onlara göre, Fransızca konuşan bu ikilinin

birleşmesi sanki kaçınılmazdı.

Saül Lévi Morteira da nişanlısı gibi Amsterdam’da yeniydi. Yir-
mi bir, belki de yirmi üç yaşındaki bu İtalyan, Hollanda’ya sadece

birkaç ay önce hamisi Elijah Montalto’yu defnetmeye gelmişti. Ve-
nedik’te büyüyen genç Saül, Sinyor Montalto 1612’de Marie de

Médicis’in özel hekimi olunca, muhtemelen hekimin kâtibi sıfatıyla
onunla Paris’e gelmişti. Kraliçenin himayesindeki bu iki adam, 17
Şubat 1616’da Montalto’nun ölümüyle çalışmaları kesilinceye kadar
Fransa sarayında hiçbir engelle karşılaşmadan Yahudi ibadetlerini
yerine getirebilmişti. Morteira, Montalto’yu ebedi istirahatgâhına
götürürken hahamlık eğitimi yıllarının sona erdiğini anlamıştı.

Hollanda’daki durum genç âlimin hemen ilgisini çekmişti. Morte-
ira, Amsterdamlı yetkililer Yahudi cemaatlerinin Musa’nın Yasası’na

açıkça uymasına izin verdiği halde Portekiz, İspanya, Fransa ve başka
yerlerden gelenlerin bunun ne olduğu hakkında hiçbir fikirlerinin
bulunmadığını fark etti. Cehaletin, özgürlüğün anlamını boşalttığını

anladı ve bu durumun, Yahudiliğe ilişkin dini bilgilerinden başka-
larının yararlanmasını sağlamak için muazzam bir fırsat olduğunu

gördü.

Genç Esther, farkında olmadan, bu tutkuların ilk meyvesi ol-
muştu çünkü Saül Dotar’ın kurucu üyelerindendi. Aklında Venedik

modeline benzer, cemaatin nüfus ve maneviyat açısından gelişmesini
sağlayacak daha birçok tarikat fikri vardı. İşte bu nedenle Dotar ona
eş olarak, para yardımı almaya hak kazanan kızlardan birini vermişti.
Nişanlısına, “Matmazel, kadehi dudaklarınıza götürme nezaketi
gösterir misiniz?” diye fısıldadı.
Saül Morteira, Esther’in parmağına evlilik yüzüğünü takarken,
kendi kendine bu bakir ruhları eğitmek için elinden geleni yapacağına
ant içti. Hem karısına hem de diğerlerine, seçilmiş halkın arasına
dönmenin sevincini öğretmeyi arzuluyordu. Onlara rehberlik edecek,
onları hep birlikte İbrahim peygamberin cennetine götürecek yolu
gösterecekti. Esther de kocasının herkeste uyandırdığı hayranlık
sayesinde onların gönüllerini kolayca fethedeceğini hissediyordu.

Kocasının Portekizce öğrenmesine, başkalarının yanlışlarını düzelt-
mesine yardım edecekti. Onun yardımıyla kocası insanlara durumla-
rını iyileştirmeyi öğretecek, böylece onunki de iyileşme gösterecekti.

Evet, aynen böyle olacaktı. Doğru yolda ilerleyen maceraperestler
olarak, hahamlık geleneğinin bayrağını dikeceklerdi birlikte.
Biri, “Vive les mariés3

!” diye bağırdı Fransızca.

Tören neşeli bir şamata içinde sonra erdi. Yaşlı bir kadın Esther’e
yaklaşıp parmak uçlarıyla çenesini okşayarak, “On binlerce kişiden
oluşan topluluğumuzun bir üyesi olmaya hazır mısın!” dedi.


“Spinoza Tayfası”: Spinoza’yı Yanlış mı Tanıdık Yoksa? Ahmet İlhan
8 Mayıs 2020 birikimdergisi.com

Teolojik-Politik İnceleme ve Etika adlı eserleriyle dinî dogmalar ve duygulanımlar üzerine devrimsel çalışmaları ile tanınan Bento Spinoza, 17. yüzyıl Avrupa’sında, bilimsel aydınlığın ve dogmatik karanlığın keskin karşılaşmalarının, zirvedeki hesaplaşmaların yaşandığı bir süreçte doğdu, yaşadı ve öldü. Bahsi geçen yıllar, din ve mezhep savaşlarının, şiddetli teolojik tartışmaların, baskıcı dinsel hüküm ve yönetimlerin ve bunun tersine çok sayıda bilimsel buluşun, Aydınlanmacı-rasyonalist düşünsel çalışmaların ve ayrıca hegamonik ekonomik çarpışmaların, coğrafi keşiflerin, kolonyalist yayılmacılığın iç içe gelişim gösterdiği bir çağdı. Bu çağda fikir üretmek, hele de yüzyılların dogmalarına karşı görüş ileri sürmek, hem imkânları hem de barındırdığı ciddi tehlikeler yönünden özgün bir süreci anlatır. Özellikle bu tür yoğun, derin, kapsamlı ve radikal Aydınlanmacı bir sürecin, üzerinden onca yüzyıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ yaşanmamış olduğu bizimki gibi geç modern ülke insanları açısından daha da çarpıcı, ibretlik, ders verici yönleri olduğunu belirtmek gerek. Ayrıca zihinsel süreçlerin köklü dönüşümlerinin öyle eklektik, sığ, samimiyetsiz, kopyacı, taklitçi ve yapay değişimlerle mümkün olmadığını görmek için de bu süreçleri iyi tahlil etmek gereği ortadadır.

Bento Spinoza ismi, yaşadığı dönem boyunca büyük tartışmaların, kavgaların, felsefi ve teolojik soruşturmaların tam ortasındaydı. Hegel’in sonraları diyeceği gibi, nasıl ki, Spinoza felsefesi dikkate alınmadan felsefe yapılamaz idiyse, o süreçte de yukarıda bahsi geçen tartışmalar, içinde onun felsefi düşünceleri geçmeden yapılamıyor gibiydi. Yaşarken olduğu gibi ölümünün ardından da çok az yürekli insan, isminin Spinoza ile birlikte anılması cüret ve cesaretini gösterebilirdi. Bu yüzden gizli saklı ve biri hariç hepsi isimsiz basılan eserleriyle birlikte filozofun adı da tarihin tozlu sayfaları arasında iki yüz yıl kadar unutulmaya bırakıldı. Ki bu unutuluşta payı olanlardan biri de bizzat o çağın bir başka parlak filozofu olan Leibniz idi. Ancak Spinoza felsefesi, bu lanetli(!) yıllarda ve sonrasında dahi yine de Novalis, Schleiermacher, Jacobi, Mendelssohn, Goethe, Schelling, Hegel gibi birçok düşünürü, aydını olduğu gibi genç Marx’ı, Engels’i ve başkaca düşünürleri etkilemeye devam etti. Spinoza’ya dair ilginin yaygın anlamda yeniden canlanması için 1960 sonraları beklense de filozofun düşünsel gölgesi her zaman felsefe ülkesinin üzerinde salınıyordu. 60 sonlarında Martial Gueroult, Alexandre Matheron, Pierre Macherey, Charles Appuhn, Louis Althusser ve Giles Deleuze gibi filozofların olduğu gibi hakkında biyografik çalışmalar yapan çok sayıda akademisyenin de ilgi odağı oldu.

Bu, ufak tefek, dönek ve tanrıtanımaz Yahudinin(!) ataları, İspanya’da yaşarken katı dinî baskılar nedeniyle din değiştirip Morrano adıyla anılsalar da yaşadıkları yerde barınamamış ve Portekiz, Osmanlı, Brezilya gibi farklı coğrafyalara dağılmışlardı ancak Portekiz de yaşamak için bazı yönlerden sakıncalı bulununca, o zaman adı Hollanda Birleşik Eyaletleri olan ve hem dinî hoşgörü hem Aydınlanmacı fikirler, hem de ekonomik imkânlar yönünden avantajlar vaat eden topraklara taşınmışlardı. Filozof, Hollanda’da (1632-1677) doğmuş, büyümüş ve ölmüştür. Bu bilindik hikâyeye birçok Spinoza biyografisi ve kitap analizinde rastlarız. Maxime Rovere’in bir iddiası olarak sorun da hikâyenin bu başlangıç kısmından sonra başlar. Zira Rovere, söz konusu eserinde, çoğu Spinoza biyografisinin ve kitap analizinin içerdiği bilgilere pek uymayan yeni bilgiler olduğunu ileri sürer. Felsefe alanında çalışmalarını sürdüren Fransız çevirmen, yazar, akademisyen Maxime Rovere, Kolektif Kitap Yayınları’ndan çıkan Spinoza Tayfası (çev. Osman Senemoğlu, 2020) adlı biyografik/monografik roman türündeki eserinde, bu yeni bilgileri vermeyi ve mümkünse bazı yanlışları düzeltmeyi amaçladığını söyler. Bu bilgiler ışığında, Spinoza ilgilileri için, daha önce öğrendikleri bazı bilgilerin yeniden ele alınması gereği ortaya çıkabilir. Maxime Rovere, filozof hakkındaki yaygın bilgilerin bazılarının yanlış veya eksik ve hatta uydurma bilgilerden oluştuğunu belirterek, amacının bunları yeni bilgilerle doğrulamak olduğunu belirtiyor: “Aynı şekilde, filozof hakkında bildiğimi sandığım her şeyin baştan aşağı uydurma imgelerden oluştuğunu yavaş yavaş keşfettim: Spinoza, Yahudi cemaatinden fikirleri yüzünden ‘aforoz’ edilmemişti; hiçbir zaman mercek imal eden bir zanaatkâr olmadı; toplumdan dışlanıp tek başına da yaşamadı” (s. 494). Yazar, bu monografik çalışmanın on beş yıl boyunca, dünyanın dört bir yanından onlarca araştırmacının yaptığı çalışmalarla ortaya çıktığını anlatıyor. Çalışmaların bütününün somut veriler, belgeler, bilgiler üzerinden sürdürüldüğünü ve bu bilgilerin de dijital ortamlarda erişilebilirlik imkânları düzenlenerek gerek okurların gerekse de araştırmacıların hizmetine sunulduğunu belirtir ve bu belgelere erişim için de bir internet adresi ( leclanspinoza.com ) verir.

Kitabın adının Spinoza Tayfası olması yazarın “yanlış-uydurma bilgiler” göndermesinin en başta yer alması isteğini yansıttığını düşünebiliriz. Zira yerli ve yabancı birçok Spinoza biyografisinde Spinoza’nın dinî görüşlerinden dolayı yirmi dört yaşında “aforoz” edildiği ve yaşamını tam bir izolasyon altında, bir köyde mikroskop camı perdahlayarak yalnız başına ve yoksul geçirdiği anlatılır. Maxime Rovere, kitabının adını Spinoza Tayfası koyarak en başta, onun yalnız yaşadığı savına saldırır. Zira kitabın adıyla, Spinoza’nın az veya çok bir tayfaya, yani yakın arkadaş grubuna sahip olduğu işaret edilir. Rovere, hem bu bilgiyi hem de eserini niçin roman türünde işlediğini eserin başında şöyle anlatır:

Spinoza’nın izlediği yol ve düşünceleri, şaşırtıcı dönüşümlerin çerçevesini oluşturur. Birey aracılığıyla kendisinin en soylu parçası olarak gördüğü özelliğin doğumunu ve ölümünü görmek mümkün hale gelir. Bu özelliğe Modern Akıl ya da Felsefe adını vermem onu soyutlaştırabilir. Sözkonusu kişinin, birlikte sevmiş, birlikte yolculuk edip beraber yaşamayı hiç bırakmadan birbirlerinden uzaklaşmış, tekrar tekrar kavuşup sonra ayrılmış kadın ve erkeklerden oluşan gerçek yüzünü ortaya çıkararak, onda -Akıl ya da Felsefe denen şeyde- insan yaşamına tat ve değer katan şeyleri bulabileceğimizi göstermek istedim. Böylece bu kitap roman biçimini aldı; ailelerin, aşkların, dostlukların kararsız evrimini izledi ve bakış açılarını çoğalttı (s. 13, 14).

Eserin bir monografi olduğunu söyledim ama bildiğimiz anlamda ne bir monografi ne de bir biyografi olduğunu da eklemem gerek. Çünkü eserin merkezini Spinoza fikri işgal etse de Spinoza’nın kişisel yaşamı anlatının merkezinde yer almıyor. Yazar, anlatının merkezine her daim Spinoza’yı yerleştirmeyerek onun düşüncelerinin veya genel olarak felsefi düşünceye dair parıltının, ona duyulan hayranlığın yazar ve okur olarak bizlerin gözlerini kör etmesini istemediğini söylüyor. Kısacası eserin bütününde Spinoza ve düşüncesini arayanlar hayal kırıklığına uğrayabilir zira yazarın, daha çok 17. yüzyıl Avrupa’sının Spinoza’nın her biri bir bilim adamı veya filozof olan çok yakın arkadaşlarının hayatları ve çalışmaları üzerinden fikrî ve politik devinimlerini, serencamını göstermek istediğini söyleyebiliriz.

Yazarın yanlış ve uydurma kabul ettiği bir bilgiyi ilk başta ele almak üzere kitabının adını Spinoza Tayfası koyduğunu söylemiştik. Bu anlamda ilk elden geçirilen bilgi, filozofun hiç de söylendiği gibi yalnız, tecrit edilmiş ve yoksul yaşamadığı savıdır. Eserde, Spinoza etrafında kümelenmiş çok sayıda isme, düşünürün dostlarına rastlarız: Başta eğitim sürecinin başlarında yer alan öğretmeni liberal haham olarak bilinen Manasseh ben Israel, döneminin en önemli matematikçisi, geometricisi Johannes Hude; fizik, kimya, mekanik, gök bilimi ve fizyoloji bilimcisi Jan De Witt, Christiaan Huygens… Ünü birçok ülkeyi aşmış tıp doktoru Steno, Kerckrinck… Olağanüstü yeteneklerinin yanı sıra bir kimya dehası olan Van Den Enden ve kızları Maria Clara; önemli liberal düşünürler Pieter Balling, Schuller, Tschirnhaus, Van Gent Oldenburg, Johannes Bouwmeester… Teolog Juan de Prado, Saül Levi Morteira… Devlet adamı olan De Witt kardeşler; yayıncı-dil bilimci Meyer de Woordenschat gibi oldukça kalabalık bir grubun/tayfanın olağanüstü yaşamlarına tanıklık ederiz, eserde. Bu isimlerin dışında hikâyenin içine bir şekilde dahil olan Latréaumont, Leibniz, Newton ve Spinoza’ya yaşamı boyunca ilgiyle, özenle ev sahipliği yapmış Bayan Van der Spyck ve ailesi ile adını sayamayacağımız en az bir düzine insan daha vardır. Bu isimlerin her birinin hayatında gerçekleştirdiği çağını aşan müthiş başarılar, bilimsel buluşlar, tehlikeli serüvenler, aşklar, felsefi tartışmalar, sürgünler, saklanmalar, yakalanıp öldürülmeler vardır. Eser bu yönüyle birçok serüvenin baş döndürücü biçimde ve akıcı bir üslupla işlendiği, çarpıcı ve iyi kurgulanmış bir romandır. Spinoza, bu kişilerin hayatlarının bir yerinde ve onları mutlaka derinden etkilemiş biri olarak hep yer alır. Spinoza, genel olarak Amsterdam, Lahey ve birkaç küçük köyde, yukarıda adı anılan insanların bir şekilde hep içinde olduğu bir hayat yaşar. Bu isimler, düşünürün hayatında oldukları gibi felsefi gelişiminin de hep içinde olagelmiştir. Tıkandığı, saptığı, yanlışa düştüğü yerde bu arkadaşları tarafından eleştirilmiş, yönlendirilmiştir. Filozof görüşlerini oluştururken tıp doktoru arkadaşlarının; kimyacı, matematikçi, geometrici, dil bilimci, filozof, politikacı arkadaşlarının buluşlarını, düşüncelerini hesaba katarak ilerler. Bu görüşler üzerinde ciddi ve uzun tartışmaların olduğu toplantılar düzenlenir. Örneğin Teolojik-Politik İnceleme’den sonra filozofun düşüncelerindeki değişimler üzerinde bu tür tartışmaların ve buluşların da rolü vardır. Filozofun yakın arkadaşları, özellikle Teolojik-Politik İnceleme’den sonra yoğun olarak maruz kaldığı “sapkın, dinsiz, tanrıtanımaz vb.” türü saldırılarda filozofun koruyucusu ve kollayıcısı olmuşlardır. Spinoza’nın genel kanının aksine öyle uzun uzadıya cam perdahlamadığı, yoksulluk çekmediği ve bu arkadaşları tarafından her zaman maddi-manevi yardımlarla desteklendiğini görüyoruz. Tıp doktoru arkadaşı için özel olarak perdahladığı mikroskop camı ve arada bu ilmin gelişmesi için denemelerini saymazsak, cam perdahlamak çok da hayat hikâyesinin içine dahil edilebilecek önemli bir bilgi sayılmaz.

Maxime Rovere eserin başlarında filozofun aile soyağacını verir. İspanya’dan başlayıp, Portekiz ve Hollanda’da biten ailenin göç serüveni içinde filozofun Emanuel ve Pedro adlı iki aile büyüğü; ardından Hannah Deborah Marques ile ikinci evliliğini yapmış olan Spinoza’nın babası Miguel (namı diğer Michale) gelir. Ardından üçüncü kuşak olarak Spinoza, kardeşleri Isaac ve Gabriel ile birlikte kuzenleri gelir. Spinoza’nın ailesi ticaret ile uğraşır. İnişli çıkışlı ticari yaşamlarında babanın ölümünden sonra işler Spinoza ve kardeşlerine kalır. Eğitiminin yanı sıra baştan beri babasının işlerine yardımcı olan Spinoza ve kardeşi başlangıçta pek zorlanmasalar da zaman içinde bazı aksilikler yaşarlar ve iflasa sürüklenirler. Simsarların, usulsüz senetçilerin, tefecilerin, dalaverecilerin ve çetelerin arasına düşen Spinoza bir ticari girişimden sonra muhataplarından parasını bir türlü alamadığı gibi aynı insanlardan iki kez dayak yer. Maxime Rovere bu aşamada yaygın bir bilgi yanlışına daha değinmek ister. Yine birçok biyografik metinde Spinoza’nın Yahudilikten dönmesi ve tanrıtanımaz düşüncelerinden dolayı hem aforoz edildiği hem de bıçaklandığı bilgisi mevcuttur. Oysa Rovere, böyle bir bilgiye dair hiçbir nesnel veri bulunmadığını ileri sürer. İlkin bıçaklanma hadisesine yer verir:

Ve beklenen oldu. Nerede, ne zaman, nasıl, kim, neden tam olarak bilinmiyor. Tarih bazen o denli sis içinde kalır ki evlerin ana hatları bile zar zor seçilir. Bir sokakta… Belki bir kanal kıyısında. Bayle’ye göre olay bir komedi çıkışında gerçekleşmiş ve sanki gecenin içinde kaybolup giden şık giyimli ekâbir takımın gülüşleri duyulur gibiymiş. Colerus’a göre ise Portekizlilerin eski sinagogu önünde, heyecanlı kalabalığın yarı kapalı gözlerle Hautgracht rıhtımına akın ettiği sırada gerçekleşmiş. … Adamın biri tüm gücüyle Spinoza’nın üstüne atladı. Bento bir kama gördü, onu itti, darbeyle savuşturdu, bıçağın keskin tarafı elbisesini yırttı (s. 153).

Adam yakalanamaz, kim olduğu bilinmez. Rovere adamın hırsız mı, eski bir arkadaşı mı olduğunun bilinmediğini; Yahudiler arasında borca batmış, dinden dönmüş, yasadışı ticari işlere bulaşmış, tecrit cezası almış, etnik saldırılara uğramış birçok kişi ve buna neden olan olayın gerçekleştiğini, hatta Spinoza’nın babasının da daha önceleri etnik bir saldırıda yaralandığını söyler. Burada ortaya çıkan yeni durum, bıçaklama olayının dinden dönme veya tanrıtanımazlıkla ilgisinin kurulamayacağıdır. Bir başka şey de çok önemli olmasa da Spinoza’nın bu olaydan sonra bıçakla delinmiş paltosundan hiç ayrılmadığına dair bir bilginin de olmadığıdır. Spinoza da olaya dair bir notunda şunları söyler:

Gerçekten de en büyük tehlikelere açık yaşadığımı görüyordum ve ne olabileceğini bilmesem de tüm gücümle bir çözüm bulmak zorundaydım. Tıpkı ne etki yapacağını bilmediği halde, o ilacı kullanmazsa ölümün kaçınılmaz olduğunu hisseden ölümcül bir hastalığa yakalanmış birinin tek umudu olduğu için tüm gücüyle o ilacı araması gibi.

Bu olaydan sonra Spinoza’nın ticaretten tümüyle çekildiğini ve kendini tamamen felsefeye verdiğini görüyoruz. Olay öncesinde ise yaşamında felsefi görüşlerinden çok, sorunlu ticari girişimlerinin izleri görülür. İki sıkı dayaktan ve tehditlerden sonra da tümüyle ticaretten uzaklaşması, olayın neden kaynaklandığına dair belki bir fikir verir.

Spinoza, felsefeye dair çalışmalarına ilkin Descartes üzerine incelemelerle başlayıp, daha sonra “akıl”, “varlık” problemi üzerinde durduğunu biliyoruz. Bu dönemlerde düşünürün henüz düşüncelerinin tam biçimlenmediği ve daha en önemli eserleri sayılan Teolojik-Politik İnceleme ile Etika’nın yazılmadığını da biliyoruz. Rovere, tam da bu süreçte gerçekleşen aforoz (herem cezası) işleminin, yaygın olarak iddia edildiği gibi onun “Tanrı’nın evren ve doğanın işleyişi olduğu, bir kişiliği olmadığı ve Tevrat’ın Tanrı’nın doğasını öğretmek için mecazi ve simgesel bir kitap olduğu” iddialarından dolayı alınmadığını, buna dair bir bilginin bulunmadığını iddia eder. Üçüncü olarak düzeltmek istediği bilgi bu konuyla ilgilidir.

Modern çağın en olağanüstü kopuşlarından biri kabul edilen hadisenin yaşandığı o sinagoga girince insan erken ya da geç gelmiş olmaktan kaygılanıyordu. Ortalıkta kimseler yoktu. Sessizliğe gömülü kurul odasının dibinde sakin sakin sohbet eden birkaç yaşlı adam fark ediliyordu. İçlerinden biri kağıda İbranice bir şeyler yazıyordu. Genç adam öksürerek “Özür dilerim!” dedi, “Spinoza’nın aforozu burada mı gerçekleşecek?” İşte bu hiç okunmamış bir metnin, ilgili kişinin hiç katılmadığı bir kararın, boş bir sandalyeye yöneltilen dışlamanın, tarihçilerin cehaletiyle baştan sona uydurulmuş bir törenin hikâyesi. Morteira’nın 1618’de Venedik’ten getirdiği metin -Kol Bo Harem- Yahudiliğin en karanlık güçlerini içtimaya davet etmesine rağmen bu güçler hiçbir zaman B. de Spinoza’ya karşı öfkesini haykırmamıştı. Genç adamın umarsızlığı, alacaklıların açgözlülüğü, Morteira’nın hayal kırıklığı, kanun adamlarının kayıtsız anlaşmaları, sessiz sedasız bir şekilde hiç kimsenin arzu etmediği bir olaya neden olmuştu. 27 Temmuz 1656’da Spinoza dosyası kapatıldı” (s. 166, 167).

Rovere, aforozun asıl nedeninin Spinoza’nın babasından kalan borçlardan kurtulmak amacıyla, bir avukatın verdiği akıl ile kendisini bağlı olduğu Yahudi kanunlarından ayırması ve Hollanda kanunlarına geçmesi olduğunu ileri sürer. Yazar, Yahudilerin Hollanda içinde olmalarına rağmen Talmud’daki dinî kanunlarla, Halakha kanunlarıyla işlerini gördüğünü, bu uygulamanın elli yılı aşkın sürdüğünü ve birçok hukukçunun da bundan şikâyetçi olduğunu belirtiyor. Avukatın, Spinoza’ya bir tek bu yolla kurtulabileceğini zira Hollanda kanunlarına göre hâlâ reşit sayılmadığını, dolayısıyla borçlardan da sorumlu olmadığını söylemesiyle filozof Yahudi kanunlarından ayrılır ve Hollanda kanunlarına tabi olur. Yazar, bu durumun o zaman için Yahudi ileri gelenlerince hiç de hoş karşılanmadığını, bu yolu deneyenlere karşı ciddi tepkilerin olduğunu ekler. Sonuç olarak, aforoz öncesi Spinoza’nın kendi toplumundan ve baş haham Mortera’dan herhangi ciddi bir tepki almadığı ve dolayısıyla aforoz nedeninin bu olmadığı şu bilgiyle de sabitleşir: “Zaten 1639 Uniao metninin 33. Maddesi bu konuda hiçbir tereddütte yer bırakmıyordu: Bir Yahudi için Yahudi Kanunu her şeyden önce gelmeli ve anlaşmazlıklar için yetkililere yapılacak her tür başvurudan önce Mahamad’ın hakemliğine gidilmeliydi; aksini yapanlara herem cezası verilirdi” (s. 168).

Sonuç olarak, yazarının belirttiği biçimiyle beş yüz sayfalık bu çalışmanın ortaya çıkması için beş yıl üzerinde çalışılması gerekti. Spinoza’nın yaşamının kronolojik dizimine uygun olarak kurgulanan eser, birtakım hayali diyaloglara rağmen bütünüyle tarihsel kaynaklara, arşivlere, belgelere dayanır. Çok güçlü bir altmetnin üzerine serpilmiş nesnel tarihi belgeler, eserin edebî tadından da hiçbir şey eksiltmiyor. Aksine sağlam gerçeklere dayalı bir kurgusal metnin hem gerçeğe hem hayale aynı anda imkân veren içkin doğası gereği, oldukça yaratıcı bir okuma serüveni sunduğunu söyleyebilirim. Ayrıca okur için Spinoza’nın duygulara dair görüşleri oluşurken gizliden âşığı olduğu arkadaşının kızı Maria Clara’ya dair tutkusunun, kıskançlığının izlerini sürmek, dost ve arkadaşlarının etkileyici yaşam serüvenlerine şahit olmak, Leibniz ile karşılaşmasına ve başkaca filozoflarla tartışmalarına dair bilgilerin ışığında düşüncelerine bakmak, oldukça heyecan verici bir deneyim olacaktır. Spinoza, son yıllarda ülkemizde de oldukça ilgi çeken bir filozof ve yukarıda işaret edilen yanlış bilgiler düşünür ile ilgili birçok çalışmada yer alıyor. Bu eserin bu yönüyle de birçok araştırmacının, felsefecinin ilgisini çekebileceğini, düşünüre dair yeni bir bakışa imkân verebileceğini düşünebiliriz. Eserin içeriğinin, Avrupa’nın Aydınlanma serüveninin içinde bizzat özne olarak yer almış, oldukça renkli, büyüleyici, ilham verici (örneğin Van Den Enden) kişilerini tanımak açısından da verimli bir düşünsel sürece yol açacağını düşünüyorum.


KÜNYE
Spinoza Tayfası – Maxime Rovere
Çeviri: Osman Senemoğlu
Yayıma Hazırlayan: Alper Bakım
Son Okuma: Cihan Kara
Kollektif Kitap
Kapak Tasarımı: Deniz Akkol
Sayfa Düzeni: Semih Büyükkurt
1. Baskı, Ocak 2020
496 sayfa / 2. Hamur / Ciltsiz / 13,5 x 19,5 cm

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here