Swastika Geceleri, faşizmin hükümranlığındaki bir hayatı anlatıyor…

Feminist distopyan edebiyatın öncü yapıtlarından biri olarak kabul edilen Swastika Geceleri 1937?de, yazar hanesinde Murray Constantine ismi yazılarak yayımlanmıştı. Romanın gerçek yazarı Katharine Burdekin sağlığında romanı üstlenmedi. Edebiyat çevreleri Murray Constantine?in müstear isim olduğunu elbette biliyorlardı, ama kimin müstearı olduğunu öğrenmeleri için kitabın yayımcısı tarafından -1980- yapılan açıklamayı beklemeleri gerekecekti.

Katharine Burdekin ismini duymak okuru şaşırtmış mıdır bilemiyorum. Ancak feminist kimliğiyle tanınan Burdekin?in hedefini vuran bu sarsıcı distopyayı neden üstlenmediğini anlayabilmiş değilim. Hitler?in yaşadığı yıllardan yaklaşık yedi yüzyıl sonrasının dünyasından bir kesit sergileyen Swastika Geceleri faşizmin hükümranlığındaki bir hayatı, daha doğrusu dehşet uyandırıcı bir kâbusu anlatıyor.

1896-1963 yılları arasında yaşayan Burdekin, 1922?de başladığı yazarlık kariyerini 1940 yılında -yayımlanan on kitapla- noktalamış. Swastika Geceleri?nde yaptığı uyarılara rağmen Nazizmin iktidarını sürdürmesini ve insanlığı felakete sürüklemesini görmenin yol açtığı umutsuzluktandır belki de.

?Auschwitz?ten sonra şiir yazılamaz,? demişti Adorno; Burdekin, Adorno?nun cümlesine sanki romanı da eklemek istemiş.

Hikâyenin başlangıcı biraz karanlık, hatta sinir bozucu. Swastika Geceleri, Hitler?den sonra yedinci yüzyılda, iki eski arkadaşın, Herman ve Alfred?in Almanya?da karşılaşmasıyla başlıyor. Herman inançlı bir Nazi. İngiltere?deki görevi sırasında tanışmış Alfred?le. Aralarındaki hiyerarşi dostluklarına engel olmamış. Onların diyalogları sayesinde Burdekin?in distopyası yavaş yavaş aydınlanıyor. Kısaca özetliyorum; dünya iki kutuplu bir halde. Bir yanda Avrupa ve Afrika?ya hükmeden militer Nazi İmparatorluğu diğer yanda Asya, Avustralya ve Amerika kıtasına yayılmış -aynı derece askeri bir yönetim olan- Japon İmparatorluğu. Japonya?daki inanç sisteminin ne menem birşey olduğunu bilmiyoruz ama Nazi İmparatorluğu?nda Hitler?e tanrı olarak tapılıyor ve onun Gök Gürültüsü Tanrısı olan babasının kafasından infilak ederek oluştuğuna -yani bir kadın tarafından dünyaya getirilmediğine- inanılıyor.

Bir kadın tarafından dünyaya getirilmemiş olmak… İşte Burdekin?in döne döne vurguladığı temaya geldik. Burdekin, Nazizmin/faşizmin eril karakterinin varacağı son noktaya götürüyor okuru. Kadınların hayvanlar gibi bilgisizlik ve kayıtsızlık durumuna sürüklendiği, ?Kadının İndirgenmesi? süreci yaşanmış, kadınlar sadece üreme fonksiyonları sebebiyle varoluşlarını sürdürebilir hale gelmişler. Nazi hiyeraşisinde en aşağı ırktan bile daha aşağıdalar. Fiziksel olarak sanki bir tür metamorfoza uğramışçasına çirkinleşmiş bir halde toplama kamplarında tutuluyor, erkeklere çiftleşme hizmeti veriyor, doğum yaptıklarında erkek çocukları henüz bebekken ellerinden alınıyor… Tecavüz fili suç olmaktan çıkarılmış ama zaten kadınlara duydukları tiksintiyle erkekler daha çok oğlanları tercih ediyorlar. Kadına yönelmelerinin yegâne nedeni vatandışlık görevi olan üremeyi sağlamak.

Hitler tarafından kutsanmış şövalyelere dayalı feodal bir toplum yapısına sahip Alman İmparatorluğu daha kurulduğu andan itibaren bellek korkusuna kapılmış. Öyle ki Almanlara eski günleri hatırlatan bütün psikolojik, felsefi, sanatsal (müzik dışında), tıbbi (anatomik ve fiziksel bilgiler dışında) kitapların, resimlerin, heykellerin yok edilmesi sağlanmış. Tarih bir daha geri gelmemek üzere yok edilmiş. Yok edilen sadece tarih değil; Yahudiler soykırıma uğramış, Hıristiyanlar lanetlenmiş. İşte bütün bunlar üzerine inşa edilmiş Hitler dini ve ona tapanların imparatorluğu…

Ne varki geride imha edilmemiş, hafızayı saklamak adına el yazısıyla kalem alınmış son bir kitap kalmıştır. Hitlerin sadık şövalyelerinden Von Hess?in yazdığı ve aile mirası olarak devredilen yazmalar son Von Hess tarafından Alfred?e verilecek, Hermann?ı da yanına alan Alfred, yazılanların yeni bir dünyanın tohumlarını atacağı inancıyla İngiltere?ye dönecektir…

Totaliter ideolojinin mantığı
Buraya kadar yazdıklarım romanın tartıştığı meseleler hakkında olsa olsa kaba bir fikir verebilir. Oysa olaylara odaklanan bir özeti üç beş cümleye sığdırılabilirdim. Çünkü olaylardan ziyade anlatıya, tahayyül ettiği geleceği açıklamaya ağırlık vermiş Burdekin. Kişi ve karakter kadrosunun çok dar tutulduğu romanda neredeyse hiç kadın karakter yer almıyor. Budekin?in tezleri açısından baktığımızda tutarlı bir tercih. Erkeklerin tahakkümü altındaki bir dünyada kadının kadın olarak var olması elbette mümkün değildir.

Distopyanın geçtiği gelecekten ziyade günümüz toplum yapısını hedefleyen bir eleştirisi var Burdekin?in. Daima onlara dayatılmış bir modeli gözeterek yaşayan kadınlar aslında kadın değiller ve hiçbir zaman da olmadılar. Bir roman karakterinin ağzından aktaralım; ?Bu dünyanın insani değerleri erildir. Dişil değerler yoktur çünkü kadınlar yoktur. Yarı-kadınlar yerine kadınlar olsaydı, kimse bize neye hayran olmamız, ne yapmamız, nasıl davranmamız gerektiğini söyleyemezdi.?

Peki yaşanan bu süreçte kadınların hiç mi suçu ya da rolü yok? Burdekin?in keskin eleştirisi onları da temize çıkarmıyor. Direnmeyerek, kabullenerek, erkek egemenliğinin onların bedenleri üzerindeki tahakkümüne rıza göstererek suç ortaklığı yapan kadınlar eril iktidar yapılarının -Nazizimin/Faşizmin- yükselişine destek oluyorlar. Ve sonuçta ?Kadınlar, erkekleri memnun etme arzusunun vücut bulmuş haline? geliyorlar.

Faşizmin ya da çoğu totaliter rejimin ideolojisinin çözümlemesindeki özgünlük, faşizmin özgünlüğünü ?yeni bir ideoloji yaratma kapasitesinde değil, halihazırda var olanın konjonktürel dönüşümünde ve yeniden birleşiminde? konumlandırmasında. Faşizmin geçmişe, bugüne ve geleceğe dair bütün inançları bir potada eriterek kendi ideolojisine eklemleyen popülizmini romanda çok iyi yansıtmış. Kral Arthur?un şövalyeleri ile Hıristiyanlığı, Hıristiyanlıkla modern çağları, din ile efsaneleri birbirine eklemleyip resmi bir tarihe dönüştüren geleceğin Nazi İmparatorluğu, tarihi kendisiyle başlatmak isteyen bugünün irili ufaklı muktedirlerine ayna tutuyor.

Yazar totaliter sistemlerin mantığını ve o mantığın arkasında gizlenmek ihtiyacı bile hissetmeden dikilen erkek egemen ideolojiyi öylesine çıplak halde teşhir etmiş ki romanı okurken günümüz Türkiyesi?yle karşılaştırma yapmak ve ne yazık ki pek çok benzerlikler bulmak kaçınılmaz oluyor. İktidar sahiplerininin kadınlara, farklı inançlara, dinlere ve mezheplere, etnik kökenlere, içki ve sigara içenlere kısacası kendisine benzemeyenlere nasıl baktığının bilgisiyle bugünü kerteriz alın ve yedi yüz yıl sonrasının Türkiyesine refleksiyon yapın. Tahayyül ettiğiniz tablo Burdekin?in distopyasına benzemiyor mu?

A. ÖMER TÜRKEŞ
(15.08.2014, http://kitap.radikal.com.tr/)

SWASTIKA GECELERİ,
Katharine Burdekin,
Çeviren: Mehtap Gün Ayral,
Encore Yayınevi
2014, 232 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Bilim, Makaleler
Yıkıntılar Arasında: Zabel Yesayan’ın 1909 Kilikya Katliamı tanıklığı

1909 yılının Nisan ayında iki aşamada gerçekleşerek 30 bine yakın Ermeni?nin katledildiği(1) ancak sonrasında 24 Nisan 1915?in gölgesinde kalan 1915...

Kapat