Moral Değerlerde Cinsellik ve Sınıfsallık Üzerine – Müslüm Kabadayı

İnsan genleriyle ilgili çalışmaların, insan sağlığı bakımından ciddi kazanımları ortaya koyduğunu tıpta meydana gelen gelişmelerden anlıyoruz. Her şeyi ticarileştiren kapitalizmin merkezi ülkelerinde, bu alanda yapılan önemli sağaltım araç ve yöntemlerinin, özellikle ilaçların Dünya ilaç ve medikal tekelleri tarafından yaygınlaştırılmadığını, ellerindeki stokları tüketmekten tutun da mevcut yatırımlarını yitirmemek ?kaygısıyla?, daha açık deyişle daha çok kâr için böyle davrandıklarını biliyoruz. Yine, ihtiyaç olmadığı halde insanların birçok tahlile, çekaba, ameliyata yönlendirildiğini her gün yayımlanan haberlerden öğreniyoruz. Bugüne kadar birey olarak bu ?piyasacı-kârcı? uygulamalara karşı açıklama yapan, tavır koyan hekimler, bilim insanları vardı; ancak ilk kez bir topluluk olarak ?Tıp Bu Değil? başlıklı ortak kitaplarıyla ülkemiz gündemine damga vurdular. Editörlüğünü İlknur Arslanoğlu?nun yaptığı bu ortak kitabın arka kapağındaki yazı, içeriğini ve amacını dile getiriyor: ?Modern tıbbın verdiği zarar, yararıyla yarışır hale geldi. Dünya ölçeğinde ve ülkemizde yürütülen “sağlıkta dönüşüm”ün toplum karşıtı politikalara dayandığı giderek açığa çıkıyor. Ne var ki, o politikaların temelinde de günümüzün insanı metalaştıran tıbbı yatıyor. Hekimlerimizin bile ezici çoğunluğu bunu bilmiyor ya da kabul etmek istemiyor. Tıbbın acilen sorgulanması, bilimselliğinin tartışılması, temelden yeniden ele alınması gerek. Böyle bir başlangıç hedefiyle bir grup hekim bu kitabı başta öğrenciler olmak üzere tıp camiası ve halk için yazdı.?

Kitabı kaleme alan 13 hekimden 2?siyle dostluğum olduğu ve onların edebiyat alanında da insan-doğa-toplum ilişkisini sorgulayan öyküler, romanlar, eleştiriler yazdıklarını bildiğim için, bu kitabın geniş kitlelerce okunmasını sağlamak gerekiyor. Kaan Arslanoğlu ve Tolga Binbay, psikiyatrist oldukları için, alanlarının deneyimlerini edebi çalışmalarında değerlendirdikleri gibi, özellikle Kaan Arslanoğlu, sosyalist çevrede tartışmalara yol açan tezler de geliştiriyor. Özellikle insanın zihinsel evriminin, sosyalizmin temellerini güçlendirecek kadar gerçekleşmediği saptamasından hareketle ?insanın özü? konusunda söylenen iyimser değerlendirmelere karşı çıkışıyla da gündeme gelen bir hekim-yazar. Onların kişisel başka yetenek ve çabaları ayrı bir konu; ancak böyle bir kitabın oluşmasında önemli rol oynadıklarını düşünüyorum; çünkü Kaan Arslanoğlu?yla İnsancıl dergisi ve Karya Kooperatifi süreçlerindeki konuşmalarımızdan, Türk Tabipler Birliği?nin tıbbın ?modernleşme? adına ticarileştirilmesine karşı duruş geliştirmesi için yürüttükleri bilgisine vakıfım. Bu 15 yıl öncesine dayanan bir bilgi olduğuna göre, ne yazık ki kendileri de tıbbın ticarileştirilmesinin bir parçası haline gelen hekimlerin ?çıkar? ayrıcalıklarını ellerinin tersiyle itip tıbbı insanın, doğanın sağlığına yönelik toplumcu çizgide kullanma mücadelesine girmelerinin hiç de kolay olmadığını anlamak mümkün. Burada hekimler açısından ciddi bir ?etik? sorun da yıllardır gündemdedir ve özel hastanelerin, polikliniklerin çoğalmasıyla sorun kangrene dönüşmüştür.

Şimdi bu iki dostumun mesleki alanlarından yola çıkarak, moral değerlerin sağlıklı zeminde güçlendirilmesinde ?cinsellik? ve ?sınıfsallık? kavramlarının rolüne dair düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Baştan şu saptamayı yapmalıyım; doğada hiçbir varlık, özellikle eylemliliği nedeniyle insan, etkileşimde bulunduğu ortamdan, sistemden bağımsız değerlendirilemez. Nemli toprağın ve bakteriyel ortamın yoğun olduğu mezarlardaki kemiklerin erken çürümesi ile nemin olmadığı kumsal ya da kayaçlardaki mezarlarda bulunan kemiklerin çok az çürümesi, doğal ortamla etkileşim bakımından buna örnek olarak verilebilir. Aynı biçimde basıncın az ve oksijenin bol, suların temiz olduğu yüksek yerlerde bulunan insanların daha uzun süre ve daha az gerilimle yaşamalarıyla, kentlerde yoğun stres altında yaşayan insanların daha çok psikolojik hastalıklarla karşı karşıya gelmelerini de örnekleyebiliriz. Hiç unutmuyorum, 1980?li yıllarda Sovyetler Birliği?nde yapılan bir bilimsel çalışmada, sanayinin ve kentleşmenin daha yoğunlaştığı Rusya Sosyalist Cumhuriyeti?nde, Asya ve Kafkas?lardaki Sosyalist Cumhuriyetlere göre intihar oranının üç kat fazla olduğu ortaya konmuştu. Bunu, özellikle şunun için belirtme gereği duyuyorum; işsizliğin olmadığı, eğitim ve sağlık başta olmak üzere temel hizmetlerin parasız olarak karşılandığı Sovyet sosyalizminde, ?intihar? olgusunun ortadan kaldırılamamasının nedenleri üzerine ayrıca çalışma yapılabilir, bu ayrı bir konu, ancak üzerinde yaşanılan doğanın ve yaşam koşullarının farklılığının da ne denli önemli olduğuna dikkat çekmek istiyorum.

Cinsellik, insanın biyolojik ve moral değerlerinin gelişimi bakımından çok önemli bir konu? Henüz çocukluk dönemindeyken biyolojik açıdan cinsiyeti oluşturan organların sağlıklı olup olmadığı, cinsiyetine göre çocuğa verilen rollerin ya da çocuğun doğallık içinde kazandığı davranışların niteliği, gençlik ve yetişkinlik döneminin kişilik özelliklerinin belirlenmesinde çok etkili olmaktadır. Örneğin, İslamiyet?in ve Musevilik?in etkili olduğu toplumlarda sünnet sırasında yanlış bir uygulamayla karşılaşan çocuğun yaşadığı travma, ömür boyu onun yakasını bırakmamaktadır. İçine dönüklükten utangaçlığa, karşı cinsle hep cinsel hem de duygusal ilişki kuramamaya kadar mutsuzluğun kaynağı olan sorunlar gündeme gelmektedir. Kadının cinsel hastalıklarla erken yaşta karşılaşmasının, taciz ya da tecavüze uğramasının yarattığı travma da, onun mutsuzluğuna neden olan ciddi psikolojik sorunlara yol açmaktadır. Hele hele ülkemizde gericiliğin ve cinsel istismarcılığın yaygınlaştığı son yıllarda, taciz ve tecavüzle ilgili kadın ya da erkeklerin (çocuklarda daha yoğun) yaşadığı garabetlere ?hukuk skandalları? daha çok eklenmeye başlamıştır. Daha önce kamuoyunda ?N.Ç. Davası? olarak bilinen onlarca kişin tecavüzüne uğrayan bir kadının karşılaştığı hukuksuzlukla sarsılan vicdanlar, ne yazık ki son günlerde ?Ö.C. Davası?nda tekrar edilmiştir. Her iki davada da topluma, çocuklara karşı kamusal sorumlulukları bulunan devlet görevlilerin sanık konumunda olmaları, son davada sanık olan ve yurtdışına kaçan Sakarya Emniyeti Protokol Şube Müdürü N.Ş.?nin bulunması çok önemlidir. Böyle giderse, çok açık belirtmek gerekirse, Türkiye?de cinsiyet ayrımcılığı yanında tecavüzlerin artması, bir bakıma sorumlu konumda olan kamu görevlileri eliyle kolay hale getirilecektir. Bu bir toplumun, sistemin çürümekte olduğunun en ahlaki kırılma noktasıdır. Hele hele ?namus?un ?bacak arası bir sorun? olarak kuvvetle algılandığı bizimki gibi toplumlarda bu gelinen nokta, çok daha vahimdir.
Bakınız, tecavüzü de kapsayan Münevver Karabulut cinayeti davasında yaşananlar, hem cinsiyet ve cinsellik, hem de sınıfsallık bakımından çok öğreticidir. Dönemin İstanbul Emniyet Müdüründen başlayarak yetkili ve etkili konumda bulunanlarla ilgili yapılan suçlamaların başında katil zanlısı Cem Garipoğlu?nun zamanında yakalanmaması, bazı delillerin karartılması gelmektedir. Münevver?in ailesinin olayın peşini bırakmaması sonucunda ortaya çıkan gerçekler, sınıfsal bakımdan burjuva çocuğu olan Cem Garipoğlu?nun her aşamada şemsiyelendiğini göstermektedir. Bu davaların ayrıntısına girmemekle birlikte iki şeye dikkat çekmek istiyorum. Münevver Karabulut öldürüldüğünde, o dönemin yetkililerinin ağzından, ?Kızınıza sahip çıksaydınız.? lafı boşuna çıkmamıştır. Bu söz, hem erkek egemen cinsiyet anlayışını yansıtmakta, yani kadını aşağılamakta, hem de zengin olanın ne yapsa yeri olduğu gibi bir aşağılık algıyı açığa vurmaktadır. Diğer yandan halkın dilinde var olan ?Zengin yaparsa sosyete, fakir yaparsa fahişe olur.? sözü, cinsellik konusunda sınıfsal algının ne olduğunu apaçık ortaya koymaktadır. İnsanın alçalmasına yol açan her ilişki biçimi reddedilmesi gerektiği gibi, bu alçalmanın sınıfsal konuma göre farklı algılanıp değerlendirilmesine yol açan kültürün de mutlaka aşılması gerekmektedir.
?Ö.C. Davası?nın avukatlarından Harika Günay Karataş?ın, ?Bu mahkemenin takdiridir ancak bu karar sadece bu mahkemeye özgü değil, bilinmeyen birçok dava var. Tecavüz edilirken ses çıkarmadığı için sanık lehine mahkemelerin verdiği kararlar var. Tecavüze uğrarken ısırdığı için hakkında dava açılan mağdurlar var. Hâkimler toplumdan bağımsız değil, ataerkil kültürle yaşayan insanlar. Genel insan tablosu, hukuk insanı oluyor bunlar da ve karar mercilerinde bulunuyorlar.? şeklindeki değerlendirmesi de çok önemlidir. Bir kadının ya da çocuğun ses çıkaramamasını, sanığın lehine kullanan bir mahkemenin ?hukuk? dağıttığından değil, olsa olsa bunları teşvik ettiğinden söz edebiliriz. Bu bırakınız hukukun, vicdanın da kararması demektir.

Pozantı?da çocuk mahkumların başına gelenleri ülkede duymayan varsa, sağır sultanın kuyruğunda kalmış demektir. Yılmaz Güney?in ?Duvar? filminde gözümüze sokulan bir başka gerçeğin, aynı zamanda cinsel şiddet sorununun bir yıl içinde her cepheden deli saçmasına dönüştürüldüğü bir olaydan söz ediyorum. Bunu haber yapan gazetecilerin tutuklanarak cezalandırılmasından tutun da o çocukların ailelerinin ulaşamayacağı yerlere gönderilmelerine kadar yeni travmaların önü açılmıştır. Doğrusu, bunları örneklerken bile içimizin kalktığı, ?utanç hayatı? diyebileceğimiz durumu yaşadığımız ortada. Başka birçok örnekle (çocuk gelinler, namus cinayetleri, aşk intiharları vd.) sorunun başka boyutlarını incelemeye gerek duymaksızın şunu söyleyebiliriz: Paranın saltanatının sürdüğü her toplumda, sermaye yükselirken insanın aşağılanması çoğalır.

Gelelim cinsel tercih sorununa? Yine son bir haberle konuya giriş yapmak istiyorum. ?Diyarbakır?ın Kayapınar ilçesinde babası tarafından eşcinsel olduğu gerekçesiyle üzerine sıkılan 14 kurşunla katledilen 17 yaşındaki R.A., nefret cinayetlerinin son kurbanı oldu.?(www.sol.org.tr, 4.9.2012) ?Feodal toplum değerleri?nin bunda etkili olduğu kolaycılığına kaçmadan (Çünkü o toplumların bulunduğu Bizans, Emevi, Osmanlı gibi devletlerde saraylarda eşcinselliğin ne denli yaygın olduğu tarihi yazılarla varittir. Yine ?Lut? olayı dinsel metinlerde kayıtlıdır.) kapitalist toplumlarda da bunun cinsellikle ilgili bir durum olduğunun altını çizmeliyim. Eşcinselliğin bir ?hastalık? olduğuna dair tıbbi ya da psikolojik analiz yapacak durumda değilim. Ancak, daha çok hormonlarla ilgili bir sorundan kaynaklandığı belirtilmektedir. Bunu bir ?hastalık? olarak görüp tedavisiyle ilgili küçük yaşlardan itibaren önlemler alınması, anne-babanın sorumluluğu olduğu kadar sağlıkla ilgili kamu kurumlarının da görevidir. Yok eğer kişi, eşcinsel vd. yaşam biçimlerini kendi iradesiyle tercih ediyorsa, o noktada hem bireyler hem de toplumun şu noktaya özen göstermesi gerekir. Bu cinsel tercihlerin, bir ticari meta haline getirilmesine kesinlikle izin verilmemelidir. Bireyin kendi mutluluk arayışıyla ve bunu sorgulayışıyla sınırlanan bir çerçevede, kişi-çevre ?toplum sağlığına zarar vermeyecek biçimde yaşanması için titizlenilmelidir. Yoksa, bu tercihte bulunan insanların yaşam haklarını elinden alan ilkelliklerin ve bu konumda olanları ilkelliğin kurbanı haline getiren baskının önüne geçmek mümkün olmayacaktır.

?Cinsel tercih? konusunda görüşüm şudur: İnsanın biyolojik açıdan ve duygu bakımından estetiklik, üretkenlik ve gelişkinlik sağlamayan ilişki biçimleri tercih edilmemelidir. Tam bu noktada, yazının girişinde gündemleştirdiğim ?hangi tıp?a dikkat çekmek istiyorum. Hipokrat yemini eden hekimler nasıl ki hastalarına hiçbir ayrım gözetmeden sağlık hizmeti vermek durumundaysa, hormonlar başta olmak üzere insanı estetik, üretken ve gelişkin kılmayan cinsel tercihlerden uzaklaştırmak için genetik, psikiyatrik ve psikolojik çalışmalara yoğunlaşmalıdırlar. Böylece insanın, başka bir açıdan ticarileşmenin kurbanı olmasının önüne geçmiş olacaklardır. Bu yönde emek veren hekimleri, bilim insanlarını ve eğitimcileri ayakta alkışlıyorum.

Müslüm Kabadayı

Kitabın Künyesi
Tıp Bu Değil
Kolektif
İthaki Yayınları / Tarih-Toplum-Kuram Dizisi
Yayına Hazırlayan : Kaan Arslanoğlu
Editör : İlknur Arslanoğlu
İstanbul, Haziran 2012, 1. Basım
288 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Bilim, Derleme, Makaleler
Yazmak Eylemi Üzerine Yazarca Bakışlar – Erinç Büyükaşık

Bugünlerde birkaç kitabı bilinçli bir okuma eylemi adına gözden geçirme gereği duydum. Yazmak ve sözcükler üzerine kaleme alınmış söz konusu...

Kapat