Tanrı Kent – Jale Sancak “Adımlarım iyice ağırlaştı, hatırlamaktan nasıl yoruldum bilsen”

Bir Şehre Sığmış Bir Ülkenin Hikâyeleri: Tanrı Kent

Jale Sancak ile kendi deyişiyle İstanbul’un “tam da bu gününü, bu günün insan hâllerini, yaşam koşullarını ve atmosferini edebiyatla” anlattığı kitabı Tanrı Kent üzerine konuştuk.

Jale Sancak’ın Tanrı Kent’i tek bir şehre sığan tüm ülkenin hikâyesi olarak yeniden bizlerle beraber. Geçtiğimiz ay İthaki Yayınları’ndan çıkan Tanrı Kent ile adımlıyoruz İstanbul’un neredeyse tüm semtlerini ve insan hikâyelerini. Hem kitabı okurken hem de Jale Sancak ile söyleşi yaparken, tam da karantinada olduğumuz bu günlerde, yaşadığım şehri ne kadar özlediğimi -çok daha derinden- bir kez daha  hissettim. Özlemini duyduğunuz şehri tekrar içinizde hissetmek isterseniz, özleminizi en iyi giderebileceğiniz kitap olan Tanrı Kent’i ve tabii bu çok kapsamlı ve derinden etkileneceğiniz söyleşiyi okuyun lütfen…

Hiçbir zaman başımıza gelmeyeceğini düşündüğümüz ve distopik hikâyelerden okuduğumuz, seyrettiğimiz şeylerden daha da garip olan şu dönemde Tanrı Kent ile yeniden karşılaşmak hem iyi geldi hem de yaşadığım şehri çok özlediğimi hissettirdi. Edebiyatın, sanatın çok güzel bir gücü de bu diye düşündüm. Bu güç başka bir şeyde bu kadar etkili çıkmıyor. Ne dersiniz?

Haklısınız, böylesi ancak distopyalarda olur dediğimiz bir durumun içindeyiz. Hem ürkütücü hem acı ve şu berbat korona günlerinde bizi iyileştirecek şeylere çok ihtiyacımız var. Onlardan biri de edebiyat. Edebiyatın, sanatın gücü konusunda size tamamen katılıyorum. Onun dilden, sözcüklerden aldığı bu güce hep inandım, iyi ki birlikte yürüyoruz diye mutlu oldum. Ayrıca Tanrı Kent’in sizde iyi duygular uyandırması çok sevindirdi beni.

Tanrı Kent’teki her öyküyü okurken, İstanbul sokaklarında özgürce dolaştığımı hissetmek ve anlatılan hikâyelerin içinde yer almak inanılmaz keyifliydi. “İçinde yer almak” derken, İstanbullu biri olarak söylüyorum bunu. O sokakları tanıyorum, oradaki popülasyonu, kişileri, yaşama biçimlerini… Neydi sizi Tanrı Kent’i yazmaya götüren süreç? Bu uygarlıkların baş şehrini, tanrısını neden yazmak istediniz?

Yazdığımız her şeyde sorgulanmasını, tartışılmasını, görülmesini istediğimiz meseleler vardır. Bunlar bilinmeyen meseleler değildir elbette, yaşadığımız çağ nedeniyle artık bilinmeyen, görünmeyen pek bir şey kalmadı, buna rağmen illaki bir de bizden dinlesinler isteriz. İşte tam bu noktada benden de dinlemelerini istediğim meseleleri anlatabilmem için biçilmiş kaftandı mega kent, iyi bir olanaktı. Böylece mekânsal olarak çok yakınken birbirlerine uzak duran insanlarını, görmezden gelinen, hep dışarıda bırakılmak istenen ötekileri, imkânları ve imkânsızlıkları, göçü, dönüşümü ve rantı, vahşi düzenin açtığı yaraları, bunların yanı sıra bozulan dokuları, az da olsa kalan güzellikleri, dünden bugüne değişimleri ve yitirilenleri ve şehrin bin bir yüzünü aktarabilecektim. İşte bu niyetle yazıldı Tanrı Kent öyküleri.

Sadece semtleri veya genel popülasyonu, yaşayış biçimlerini değil, yazdığınız kişilerle de spesifik bir hâle getiriyorsunuz hikâyeleri. Bunu isteyerek mi yola çıkmıştınız yoksa semtleri yazayım derken, kişiler kendiliğinden mi çıkıp geldi?

İstanbul üzerine yazılmış sayısız kitap var. Yüzlerce yıllık tarihini, dokusunu ve eserlerini, kültürel birikimini, değerlerini anlatan, öven, yücelten… Yanı sıra araştırma, inceleme kitapları, sosyolojik çalışmalar da var ve bunu hak ediyor şehir. Ben bambaşka bir şey yapmak istedim, şehrin geçmişini değil, tam da bu gününü, bu günün insan hâllerini, yaşam koşullarını ve atmosferini edebiyatla, özellikle de öykü türü üzerinden, kurmaca olarak yazmak istedim. Bu kararla yola çıktım. O yüzden her metinde bir öykü kahramanı ve kahramanın hikâyesi var.

Her bir hikâyenin kendine has çağrışımları var. Mesela, Tarlabaşı’nda ya da Nişantaşı’nda hiç yaşamamış olsanız bile oradaki insan hikâyelerini anlama, empati kurma noktasına getiriyor ki birbirinden çok farklı popülasyonlar söz konusu bu iki semtte de. Koca bir şehirden çıkan, her semtin ruhunu bizlere gösteren hikâyeler, insanlarıyla birlikte ete kemiğe bürünüyor. Kitaptaki hikâyeler kurgu mu yoksa sizin birebir tanıştığınız insanlardan yola çıkarak mı yazıldı? Çünkü çok gerçekler…

Çoğu benim yaratımım. Onlara ben bir ad, bir kimlik verdim ve bir hayat biçtim. Çünkü düşleyerek kurmaktan uzaklaşırsam metinlerin öyküsel yanı eksik kalacaktı ve bu hiç istemediğim bir şeydi. Elbette sırf düşler değil, tanıklıklar, karşılaşmalar da bu yaratıma katkı sağladı. Zaten onlara biçtiğim hayatı yaratan sosyo-politik, ekonomik ya da kültürel durumlar, değindiğim toplumsal meseleler, malum hepsi mevcut şu anda. Hepsi birer gerçeklik… O semtteki gerçekliğin içine yerleştirdim kurmaca kahramanlarımı. Sözgelimi, Tarlabaşı’ndaki Dilan, Kuzguncuk’taki Tilbe ya da Ortaköy’deki garson Nizam, birebir olmasa da orada sahiden öyle birileri var ve öykülerde anlattığım gibi yaşıyorlar. Var oldukları duygusunu yaratan bu olsa gerek. Kitapta adıyla sanıyla gerçek olanlar ise Yeldeğirmeni’ndeki yaşlı terzi Solomon ki beni yüreğimden vurmuştur hâli, Sulukule’deki bahtsız Nurgül Pembegül ile Kemancı Ali, Çarşamba’daki Süleyman’dır.

Tanrı Kent’teki hikâyelerin içine bir okuyucu olarak bu denli kendimizi dahil hissetmemizin nedeni hikâyelerin, mizansenlerin güçlü oluşu. Semtine göre mekânlar, evler, dükkanlar, sosyal alanlar, insan ilişkileri… Tiyatroya dair çağrışımlar da var. Zaten bir hikâyeyi aktarırken kadim tiyatro öğretilerinden çok uzaklaşamazmışız gibi geliyor bana. Ne dersiniz? 

Ben her zaman sinemasal bir anlatımdan yana oldum. Nedenine gelince mekân, atmosfer, eylem yahut olay betimlemeleri adeta bir kamera gibi okurun görmesini, kendisini gösterilenin içinde hissetmesini sağlar ya da söylediğiniz gibi tiyatroda, sahnenin içinde izliyormuş gibi olursunuz. Bu inandırıcılığı artırdığı gibi, kavramayı ve bütünleşmeyi kolaylaştırır. Tabii bütün bunları hedeflemenin yanı sıra şehri anlattığım için aynı zamanda bir zorunluluktu sokakların, evlerin, mekânların varlığı. Öte yandan da dert edindiklerimi türlü çeşitli yolla gösterebilmeme yaradılar. Dükkânlar, binalar, kafeler, ya da vitrinler,  nesneler, objeler ve tüm diğer şeyler birbirinden farklı yaşama biçimlerini, yaşam koşullarını kolaylıkla aktarabilmemi sağladılar, özetle hepsi işime yaradı diyebilirim. Sözgelimi Bağdat Caddesi’ndeki ünlü markaları, şık vitrinleri Hacı Hüsrev’de bulamazsınız. Etiler’in gösterişli, pahalı mekânlarından, güzellik merkezlerinden eser yoktur Kadırga’da. Nişantaşı’ndaki mücevherciler bize bir şey söyler, Tarlabaşı’ndaki izbe meyhaneler ya da sokaklara asılan çamaşırlar başka bir şey. O nedenle öykülerde ayrıntılı biçimde yer aldı birçoğu.

Semtler ve anlatılan insan hikâyeleri arasında Eşkıya filmine, Uğur Yücel’e, Sevim Burak’a, oyunculukları ve edebi kişilikleriyle tanıdığımız insanlara da rastlıyoruz. Onların girdiği mekânlara girip çıkıyoruz. Bu mekânların zamanla nasıl dönüşümlere uğradığını okuyoruz. Dünyada, Avrupa ile Asya’nın tek birleşme noktası olan İstanbul şehri yaşıyor. Hatta güncele dönersek, virüse ve sokağa çıkma yasağına rağmen yaşıyor. Bir okuyucu olarak bu süreçlerden sonra yazılacak hikâyelerde fırınını hiç kapatmayan bir fırıncının bin farklı şekilde yazılacak hikâyesini okumak isterim. Bu Tanrı Kent en yaşamıyor gibi göründüğü şu zamanda bile yaşıyor öyle değil mi?

Çok haklısınız, koronaya rağmen yaşıyor. Yaşamak zorunda, çünkü her sınıftan her yaştan insanıyla çok çok kalabalık “Tanrı Kent”. Tabii bunca kalabalık olmasaydı da zorunluluklar olacaktı, lâkin burada insanları yaşatmak, doyurmak için çok daha fazla insana ihtiyaç var. Çok daha fazla üretime ve çalışmaya. Söylenen rakam on altı milyon ama kendi adıma bu rakamın doğru olmadığını düşünüyorum. Yirmi milyonun çok üzerindedir. Büyük tehlikeye rağmen yollar işe gidenlerle dolu. Ne yazık ki insanlara başka türlü koşullar sağlanmadıkça da bu manzara değişecek gibi görünmüyor. Belki bu kâbus bittikten bir süre sonra da virüs günlerinin öyküleri, romanları yazılacak. Belki demeyeyim mutlaka yazılacaktır, özellikle eşitsizliğin, adaletsiz gelir dağılımının, işsizliğin neler yarattığını göstermek için. Edebiyat bunları dert edinir çünkü.

Eski kabuğunu tamamen atan ve yeni oluşmaya başlayan, oluşacak olan dönemle ilgili ne söylemek istersiniz? Neler bekliyor bizleri? Gerçek yaşamımızda distopik hikâyeler ötesi şeyler yaşıyoruz ve bu süreçten sonra ortaya çıkacak öyküler nasıl şekillenecek sizce?

Bir sürü şey söyleniyor, her zamanki gibi farklı teoriler var. Birilerine göre komünizm gelecek, hepimiz komünist olacağız. Zizek mesela, küresel komünizmi öneriyor. Totaliter rejimler daha da güçlenecek, büyüyecek diyenler de var. İkincisini daha olası görüyorum maalesef. Umarım olmaz. Ekmek kavgası da enikonu vahşileşecektir.  Kendi adıma insanların bir bölümünde farkındalıkların artacağını, vicdanların biraz yumuşayacağını düşünsem de büyük bir değişim beklemiyorum. Sanırım gene -umudu da unutmadan- olup bitenleri hikâye edeceğiz. Tabii salgın, virüs gibi sözcükler edebiyatta çok daha sık kullanılır hâle gelebilir.

Aktif olarak Galapera’nın başında bulunuyorsunuz. Öğrencileriniz var, yazı atölyeleri düzenliyorsunuz. Bu dönem atlatıldıktan sonra Galapera faaliyetlerine nasıl devam edecek? Zira bizi bekleyen yeni dönemde sanatla ilgili her faaliyet çok kıymetli olacak. Ve tabii önermeniz açısından da şu dönem ne türde okumalar yapıyorsunuz, elinizin altında hangi kitaplar var merak ediyorum? 

Galapera hayatımda önemli bir yer tutuyor. Edebiyattan, kitaplardan konuştuğumuz, yazdıklarımızı paylaştığımız, birlikte öyküler yazdığımız, dostlarımla bir araya geldiğimiz bir ortak mekân. 15 yıllık yaşamında ilk kez bir buçuk aydır kapalı. Bu durumun daha ne kadar süreceği de meçhul. Elbette devam edecek, etmeli, arzum bu yönde, lâkin çok uzun sürerse ekonomik olarak dayanabilir miyim bilmiyorum. Bu benim için de soru işareti şimdilik. Karantina günlerine gelince bir süre önce bir roman yazmaya başlamıştım, onunla uğraşıyorum. Arta kalan zamanlarda da elimin altındaki kitaplardan Gulam Hüseyin Sâedi’nin Bayel Ağıtçılarıkitabını okuyorum. Sonra sırada Ishiguro’nun Günden Kalanlar kitabı, Carlos Fuantes’in Doğmamış Kristof  ve Dorothy Crawford’un Ölümcül Yakınlıklar kitabı var.

Aynur Kulak
artfulliving.com.tr


Jale Sancak: Semtler, sınıflar arasındaki ekonomik uçurumu gösteriyor

Jale Sancak’ın “Tanrı Kent” kitabı İthaki Yayınları tarafından yeniden okurla buluştu. “Bana göre gönüllüsünden zorunlusuna hiç fark etmez, bir yaralanma, bir yaralı olma hali sürgünlük. Yara da doğal olarak öfke, hınç, acı ve isyanı getiriyor ve eksiklenme duygusunu çoğaltıyor” diyen Sancak ile “Tanrı Kent”i ve İstanbul’un semtlerini konuştuk.

Her kent kendi içinde ve her sokağında, köşesinde, evinde hikaye biriktirir. Bazıları Tanrı kenttir. Kalabalığından yalnızlığına, yoksulluğundan zenginliğine, sakinliğinden öfkesine milyonlarca yüz vardır bu tanrı kentte. İstanbul’dur adı… Coğrafya kaderdir, peki ya kentler?

Jale Sancak uzun yıllar evvel çıkardığı Tanrı Kent kitabını yeniden okurla buluşturdu. Tanrı Kent’in içinde yoksulu da var zengini de; hırsızı da var işsizi de; Doğulusu, Batılısı, göçmeni, sürgünü, kadını, erkeği… Hepsi Tanrı Kent’in kahramanı.

Kitapta, kentsel dönüşümle bellek kaybı yaşayan ve sermayeye dönüşme yolunda hızla ilerleyen semtlerin yanında, yoksunluk ve yoksulluktan uzak zengin semtleri de göz kırpıyor okura. Sonuçta hepimiz aynı hikayenin içinden geçiyoruz: Tarlabaşı’nda Dilan’ın hikayesini okurken Nişantaşı hikayesinde ilginç bir sonla karşılaşıyoruz: Hrant Dink! Küçükarmutlu da ise ölüm oruçları…

Tanrı Kent, İstanbul’un çeşitli, birbirinden sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik olarak farklı semtlerini anlatıyor. Bunları oldukça etkileyici bir üslupla anlatmışsınız. Daha öncesinde de kitaplarınız arasında olan Burada Mutlu Değilim vardı. Öncelikle semtlerle ve insanlarla ilgili derdinizi merak ediyorum.

İnsan genel olarak pek matah bulduğum bir varlık değil, bununla birlikte erki ele geçirenlerin diğerlerine yapıp ettikleri beni hem üzüyor hem öfkelendiriyor hem de yazma nedenlerimden biri. Semtlerle kurduğum ilişkiye gelince, bu yaşam alanlarının çarpık düzeni, çarpık kentleşmeyi, içinde bulunduğumuz vahşi kemirgen sistemin yarattığı durumları bariz biçimde gösteriyor olması…

Tanrı Kent’te yer alan farklı semtlerin hikâyelerini, tarihini, insan kalabalığını, öfkesini, hayal kırıklarını, mutsuzluklarını, zenginliğini, yoksulluğunu, yoksunluğunu aslında bir şehre yukarıdan bakışı anlatıyorsunuz. Bu semtlerle sizin bir hikâyeniz var mı?

Çocukluğum, ilk gençlik yıllarım Tarlabaşı’nda, Beyoğlu’nda geçti. Son on beş yıldır da Beyoğlu’nda bir atölyem var. Gündelik hayatımın büyük bir bölümü orada geçiyor. Yoksuluyla, varsılıyla semtteki yaşantılara bu nedenle tanığım. Ayrıca da çok severim Beyoğlu’nu. Otuz küsur yıl Nişantaşı’nda çalıştım. Ana caddelerinde gezinir, kafelerinde oturur, orada yaşayan arkadaşlarımla muhabbet ederken, bir yandan da arka sokaklarında tekstil işçileriyle, göçle gelip varoşlarda yaşayanlarla, ötekilerle birlikte çalıştım, içli dışlı oldum. Birbirine bitişmeyen insanların hikâyelerini dinledim epeyce. Kimi semtler politik görüşüm nedeniyle ilgilendirdi beni. Kimisi, tarihi ve estetik dokusu, kültürel varsıllığı nedeniyle büyüledi. Kimisi de, sözgelimi tarihi yarımada, insan ve yaşantı manzaralarıyla bana hep öykü malzemesi sundu. Sonuçta benim hikâyem de insan hallerini dert edinip yazmak.

Tarlabaşı’nda geçen Dilan, Tarlabaşı’nın temsili mi? Onun yanında soylulaştırmaya da dikkat çekiyorsunuz? İmaja dönüşen bir Tarlabaşı’ndan söz edebilir miyiz şimdi?

Bugün bir yanıyla yoksul ve Kürt bir Tarlabaşı var. Mardin’den göçle gelen Dilan’da onlardan biri. Tarlabaşı’nın bir yüzü. Orada elbette birçok sarsıcı başka manzara da var, ne ki kadın olma durumu nedeniyle bana göre Dilan’ınki ya da Dilanlarınki daha sarsıcı. Tabi arka sokaklar Dilan’ın, caddeler değil. Belirttiğiniz gibi bulvar boyunca kimisi biten sevimsiz, ruhsuz rezidans inşaatları var. Yerli yabancı para babalarına pazarlanıyorlar. Kentsel dönüşüm adı altında müthiş bir rant olayı. Şu anda orada yaşayanlara bu ranttan zırnık düşmeyecek. Epeydir bir dönüşüme ihtiyacı olduğu yadsınamaz, kabul, lâkin yüzlerce yıllık güzelim dokusunu ve ahalisini koruyup kollayarak iyileştiren, derde derman bir dönüşüm olmalıydı bu. Şu anki haliyle kaybedilen, bıçaklanmış, delik deşik bir Tarlabaşı benim için.

Fener-Balat’ta da durum aynı. Burada da yerli halkın mahallesine yabancılaştığı bir süreci gördük.

Tabii, öncelikle oraların kimliğini koruyarak, ruhunu deşmeden sağaltmalıyız, yoksa bir anlamı yok. Güç bela kapağı oraya atmış yoksul veya orta halli insanların on yıllardır yaşadığı eski evleri restore edip ederinin çok üstünde trilyonlara satıyorlar. Alıcısı da var. Çünkü nur yağdı bu semtlere, iyi para getiriyor Haliç kıyıları. Peki, mahrumiyet içinde olanlar ne yapacaklar? Bunun bir yanıtı yok. Gitmek zorunda bırakılıyor, yerinden yurdundan ediliyor, her zamanki gibi dışarıda bırakılıyorlar. Kalanların ise yeni gelenle, değişimle -ki matah bir değişimden söz edilemez- bağ kurması hayli zor oluyor ya da hiç olmuyor. Yolları gene ötekiliğe çıkıyor.

‘MEMLEKET HİKÂYELERİNİN KORKUNÇ SONLARI’

Nişantaşı hikâyesinde ise Hrant Dink’i anıyorsunuz. Bir yanıyla da her hikâyenin mutsuz sonları mı bunlar?

Memleket hikâyelerinin -mutsuz demek yeter mi bilmem- korkunç sonları diyelim. Nişantaşı, artık benim için biraz da Hrant Dink’in katledildiği yer. Kahramanım tam Nişantaşı’dan Osmanbey’e doğru yürürken işleniyor cinayet. Bir bellek yoklaması olsun, unutturmasın hatırlatsın ve öyküdeki ilgisiz gibi görünen meseleler sonunda birden bir tokat yüzümüze çarpsın istedim. Tabii birkaç cümle ile bu etkiyi yaratma konusunda başarılı olup olamadığımı bilmiyorum.

Politik mahallerle yoksul – yoksun mahaller ve yanında tarihi semtlerle “üst” sınıfın yaşadığı zengin mahalleler. Bir kıyas sormayacağım ama sizin öznel fikrinizi sormak isterim. Tüm bu semtleri gezdiniz, dolaştınız. Neyin etkisinde kaldınız?

Klişe gibi gelebilir söyleyeceklerim ama gerçeklik böyle, semtler sınıflar arasındaki ekonomik uçurumu, adaletsizliği, eşitsizliği, değersizleştirmeyi ve yoksun bırakılmışlığı çok net gösteriyor. Aynı zamanda insanın açgözlülüğünü, bencilliğini, hırsı ve vicdansızlığını da.

Tabii burada Küçük Armutlu’yu özel olarak soracağım, bir Küçük Armutlulu olarak. Sözünü ettiğiniz, Etiler, Arnavutköy gibi yerleri Küçük Armutlu’da yaşadığım için çok iyi biliyorum. Hatta farklı zamanlarda sizinle aynı okullarda okumuşuz. Lisenin belli bir yılını Etiler’de okumuştum. Etiler ve Armutlu için dertler tabii ki farklı. Küçük Armutlu’nun hikâyesi biraz da “denize ekmek banıp yiyenlerin hikâyesi.” 2000’lerden sonra ölüm oruçlarıyla gündeme gelmişti ve aslında farklı sebeple de hala devam eden ölüm oruçları var. Yolunuz nasıl kesişti?

Ne hoş aynı okulda okumuş olmamız. Benim dönemimde, yetmişli yıllarda kısmen devrimci hocaların ve öğrencilerin olduğu bir liseydi. Küçük Armutlu’dan 2000’lerin başında kentsel dönüşüm, ölüm oruçları meselelerini yazan gazete haberleri vasıtasıyla haberdar olmuş sonrasında da birlikte çalıştığımız bir iş arkadaşımdan olup bitenleri dinlemiş, çok etkilenmiş, üzüntü duymuştum. O dönemde Radikal’de yazan gazeteci arkadaşım Hatice Yaşar’ın ölüm oruçları ile ilgili yazı dizisi de çok dikkat çekiciydi. Hep aklımda olmasına rağmen çok sonra, Tanrı Kent’i yazarken gittim ben Armutlu’ya. İnsanlarla konuştuktan sonra da karar verdim, karakterlerim tamamen kurmaca olsa da bu kitapta mutlaka o da yer alacaktı, İstanbul onsuz yarım kalırdı.

Sözünü ettiğiniz çoğu semt göçle gelen bir kesim. Aslında o vurguyu da öykülerinizde yer yer yapıyorsunuz. Sürgün olma halini nasıl yorumlarsınız?

Bana göre gönüllüsünden zorunlusuna hiç fark etmez, bir yaralanma, bir yaralı olma hali, sürgünlük. Yara da doğal olarak öfke, hınç, acı ve isyanı getiriyor ve eksiklenme duygusunu çoğaltıyor.

Gecekondulara ve yoksul semtlere baktığımız da kaybolan birey görebiliyor muyuz? Toplumsal olarak da köyle kent arasına sıkışmış, ne köylü ne de kentli olabilmiş bir toplumun izlerini taşıyoruz.

Evet, tam bir sıkışma. Ben bazı işçi kesimlerdeki yobazlaşmanın tavan yapmasında bu sıkışmışlığın büyük payı olduğu kanısındayım. Bunu tekstil piyasasında bizzat gördüm. Kaybolma meselesini ne olarak alıyorsunuz tam bilmiyorum ama anladığım haliyle yanıtlayayım, kaybolmayan birey pek az diye düşünüyorum. Kimi ekonomik, kimi siyasal, kimi ahlaki anlamda, kimi de dışarıdan bakıldığında farklı görünse bile ağır travmalar yüzünden psikolojik olarak kayboluyor.

Kitabı okurken Chris Abani’nin sözü geldi aklıma, şöyle der “Yarı gecekondu yarı cennet şehre bakarken zihnini düşüncelere kapatırdı. Bir yer nasıl olur da böyle çirkin ve vahşi hem de güzel olabilirdi?” Siz yazarken düşündünüz mü?

Nasıl olabilirdi sorusunu sormadan hem çirkin ve vahşi hem de güzel olduğunu düşünürüm hep. Tam böyle bir şehir İstanbul… Soruyu sormadan düşünürüm, çünkü bilirim, biliriz nasıl, neden böyle olduğunu. Ben daha çok güzel ve çirkin kılan nedenler üzerine kafa yorduğumu söyleyebilirim.

Tanrı Kent bize kaybettiğimiz hafızayı da hatırlatıyor. Semtlerin değişmesi, gökdelenlerin hızla yükselmesi, tarihi evlerin, merdivenlerin, mekânların yıkılıp “lükse” dönüşmesi… Ya da bu tarihi yerlerin sadece film platosuna dönüşmesi… Nereye gidiyoruz? Kent hafızasını kaybederse ne olur?

Ne yazık ki, kent hızla belleğini yitiriyor, kentle birlikte bizler de. Bu bellek yitimine yol açan şeyin ne olduğuna baktığımızda karşımıza dikilen şey yıkım, bitmek bilmeyen yıkımlar, bu da belleği oluşturanların yok edilmesi anlamına geliyor. Öyleyse kent ve tabi özel tarih yok olacak, ölecektir. Beleğin yitimiyle birlikte gelen geçmişin ölümü öncelikle kendine yabancılaşmayı, yalnızlaşmayı, iletişimsizliği getiriyor. Bu geleceğin de kaybıdır aynı zamanda.

‘KAPİTALİZM, KÜLTÜREL BELLEĞİN YİTİMİ KONUSUNDA ÇOK BAŞARILI’

Paul Cennerton diyor ya “Modernite nasıl unutturur?” Unutturur mu gerçekten ve bu unutma insanlara nasıl yansır?

Elbette unutturuyor. Geçmiş yaşantıyı, olguları, değerleri hatırlatacak atmosfer ve mekânların, nesnelerin, görüntülerin, isimlerin (cadde, sokak adları söz gelimi) yok olması ya da değişmesi, her yerin inşaat alanına dönüşmesi, böylece anıların silinmesi, sağlıksız değişim ve dönüşümlerin hızı, tüketim hızı, teknolojinin hızı… Kapitalizm, modernite aracılığıyla özellikle kültürel belleğin yitimi konusunda çok başarılı.

Zor günlerden geçiyoruz.. Son olarak eklemek istedikleriniz var mı?

Neyse ki sanat var. Ben sanatın, en çok da edebiyatın kültürel belleğin yitimine karşı her şeye rağmen bir panzehir olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Tanrı Kent’i dert edindiklerim yönünde okumuş olmanız beni mutlu etti. Kitabın asıl meseleleriyle ilgili sorularınız için çok teşekkürler. Bu söyleşi sorunları çok içinden yaşayan ve yazan sizinle beni buluşturdu, ne güzel.

Gülşen İşeri
16 Nisan 2020, gazeteduvar.com.tr


Kalabalık. Birbirine benzemeyen milyonlarca yüz, öfke ve hayal kalabalığı. Yüzlerin değiştiği, öfkelerin bilendiği, hayallerin un ufak edildiği çürük dişlere benzeyen evlerin kalabalığı. Yüzyıllardır duyguları kamçılayan enstrüman sesleri gibi birbirine karışsa da kimsenin beraber duymaya heves etmediği kadim dillerin kalabalığı. Yokuşların, merdivenlerin, pazarların, vitrinlerin, yamaların ve marka etiketlerinin kalabalığı. Byzantion, Nova Roma, Stanpoli, Dersaadet, Asitane, Kostantinopolis, İstanbul. Tarih boyunca aldığı isimlerle dahi kalabalık olan bu kenti, onun karmaşasını, birbirini ne görmeye ne de anlamaya çalışan insanını, bizi de yanına alarak anlatıyor Jale Sancak Tanrı Kent’te.

“Adımlarım iyice ağırlaştı, hatırlamaktan nasıl yoruldum bilsen. Çoktan teslim olmuş, kömür kokan, sessiz, neşesiz sokaklar dağlıyor beni. O Hasköy, diyor kıyıya yüz süren dalgalar, susmuştur. Şiirinden Engin’in, hüzün kalmıştır geriye, bir de inmeli ruhunu sürükleyen kocamış meyhaneci. Beyaz çiçekli bahçeleriyle gecekondular, betonun iktidarına boyun eğmiştir. Bildiri dağıtan, afişe çıkan çocuklar… Onlar da.”

(Tanıtım Bülteninden)


KÜNYE
Tanrı Kent, Jale Sancak, 176 syf., İthaki Yayınları, 2020.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here