Melek Tavus’un Halkı Ezidiler – Sabiha Banu Yalkut

Ezidiler, dini inançlarının kurbanı bir halktır. İnandıkları Melek Tavus, Tanrı’nın cennetten kovduğu melekle, yani Şeytan’la bir tutulduğu için Müslüman ve Hıristiyan komşuları tarafından dışlanmış, lanetlenmişlerdir.
Sabiha Banu Yalkut, Ezidiler üzerine çalışmaya 1979 yılında bir arkeoloji öğrencisi olarak gittiği Mardin’in Midyat ilçesinde karar verdi. Yıllarca onların izini sürdü; Almanya’da, diaspora koşullarında yaşayan Ezidilerle düzenli bir biçimde görüştü.
Melek Tavus’un Halkı Ezidiler, artık sayıları birkaç yüze inmiş olan Türkiyeli Ezidilerin, göç etme nedenlerini, göçün yarattığı dönüşümü ve diaspora koşullarında varolma ve varkalma mücadelelerini göstermeyi amaçlıyor.

OKUMA PARÇASI
Üçüncü Basıma Önsöz s. 11-23

Bu kitabın ilk baskısı 2002’de, ikinci baskısı ise 2006’da yayımlandı. O zamandan bu zamana hem Ezidi topluluğunda hem de dünyada pek çok şey değişti.
Ezidiler açısından bu değişikliklerin en önemlilerinden biri kendi istekleri doğrultusunda Yezidi olarak değil de Ezidi olarak tanımlanıyor olmaları. Ezidilerin uzun yıllar yılmaksızın sürdürdükleri mücadelenin sonunda elde ettikleri önemli bir kazanım bu. Onlara kendi dışındakilerin yakıştırdığı Yezidi deyimi onları yıllar boyunca ötekileştirerek dışlamış, hatta düşmanlaştırmıştı.

1997’de Berlin Özgür Üniversitesi’ne master tezi olarak sunduğum çalışmaya dayanarak hazırlanmış olan bu kitap yayımlandığında Ezidiler çoğunlukça Yezidi olarak biliniyordu. Bu nedenle ben de kendilerinden özür dileyerek bu deyimi kullanmak zorunda kalmıştım. 2013 yılında kitabın üçüncü baskısı yayımlandığında artık bu topluluğu tanımlamada Ezidi sözcüğü o denli yaygınlaşmıştı ki ben de sevinerek böyle adlandırabiliyorum.
Ancak alıntılarda metnin özüne sadık kalmak gerektiğinden Yezidi deyimini kullanıyorum. Hâlâ Yezidi sözcüğü iki nedenle çevrimde. Birincisi, Ezidi tabirinin yeterince yaygınlaşmadığı kanısıyla, anlaşılabilmek arzusu; diğeri ise Ezidileri ötekileştirmeyi sürdürmekte yarar görülmesi.
Ezidi topluluğunun Yezidi tanımlamasına neden karşı çıktığı bu kitapta ayrıntılı olarak açıklanmaya çalışıldığından burada bu konuya değinmiyorum.
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan Ezidilerin Almanya’ya göçü 1970’li yıllardan itibaren artarak sürdü. Böylece Türkiye’ de Ezidiler yok denecek kadar azalırken Almanya’daki sayıları çoğalıyordu.
Tez çalışması yaptığım yıllarda genel olarak Ezidiler ve Almanya’ya Ezidi göçü konusunda oldukça az yayın vardı. Bu çalışma bunların ilklerindendi. O günden bugüne Ezidilere olan ilgi giderek arttı. Bu konuda artık kimisi Ezidilerce, kimisi diğerlerince, kimisi tarafsız olma çabasıyla, kimisi iyi niyetli, kimisi önyargılı olmak üzere sayısı oldukça kabarık çeşitli yazılar, fotoğraf, belgesel vb. malzeme bulunabiliyor.
Geldikleri ülkelerin çoğunda inançları şeytanla ilişkilendirilen Ezidilerin katledilmeleri caiz sayılıyordu. Yüzyıllarca büyük katliamlara maruz kalan, din değiştirmeye zorlanan Ezidiler var olabilmek için kimliklerini gizlemek zorunda kalarak, giderek içlerine kapanmışlardı. Bu durum memleketlerini terk ederek Avrupa’ya, özellikle Almanya’ya, iltica etmeye mecbur edilmeleriyle değişti. Uzun bir mücadele sonunda Alman mahkemeleri 1993’te nihayet Ezidi-lerin yaşamlarının Türkiye’de tehdit altında olduğuna ikna olarak Ezidi mültecilerin geri gönderilemeyeceğine karar verdi. İşte bu süreçte Ezidiler de yavaş yavaş korkularını yenerek, kendilerinden, inançlarından, ritüellerinden açık açık söz etmeye başladılar, ibadethanelerinin kapısını yabancılara açtılar. Böylece Ezidileri saran gizem perdesi de aralanmaya başladı. Ezidilerin kendilerini dile getirme gereksinimi, onlara duyulan merakın giderilebilmesi olasılığını artırınca, Ezidilikle ilgili çalışmalar hız kazandı. Ezidilerin dışa açılımı bu konudaki malzemenin oldukça kısa zamanda çoğalmasının nedenleri arasında sayılabilir.
Kürt hareketince İslamiyet’in ortaya çıkışından çok daha öncelere dayandığına inanılan Ezidilik öz Kürt kültürünün ürünü, Ezidiler de Kürtlüğe özgü değerlerin taşıyıcısı olarak görülür. Kürtleri diğerlerinden farklı kılan etnik özelliklerini her türlü baskıya, asimilasyon çabalarına karşı korumayı başarmış bu topluluk, Kürt direncinin, baş eğmezliğinin de bir kanıtı olarak kabul edilir. Bu ayırt edici yanları Ezidileri Kürt hareketinin pek çok sempatizanı nezdinde itibarlı bir konuma getirdi. Bu durum da Kürtlerin Ezidilere daha çok ilgi göstermesine yol açtı. Bu konu kitapta ayrıntılarıyla işlenmeye çalışılmıştır.
Ayrıca, Avrupa’da her türlü göçmen topluluğuna duyulan ilginin artması bu nedenler arasında sayılabilir. Özellikle 11 Eylül’den sonra göçmen gruplarının mercek altına alınarak, hangi grupların nasıl uyum sağlayabileceklerini araştıran çalışmalar hız kazandı. Bu ilgi artışında göç alan toplumların göçmenleri kendi güvenlikleri açısından bir tehlike, bir tehdit olarak görmeleri de mutlaka önemli bir rol oynadı.
Avrupalılar uzun yıllar bu fizyonomileri birbirini andıran Orta ve Yakın Doğulu göçmenleri ayırt etmeksizin, çeşitliliklerini, aralarındaki zıtlıkları, çelişkileri gözardı ederek homojen bir kitle gibi algıladı. Bu varsayımın geçerliliğini yitirdiği, çeşitliliğin önem kazandığı şu günlerde hem Avrupalılar göçmenleri özgün yanlarıyla daha yakından tanımaya gayret ediyor, hem de göçmenler kendilerini tanıtmaya, ayırt edici özelliklerini öne çıkartmaya çaba sarf ediyorlar. Bu süreçte göçmenler de kendilerini yeniden keşfediyor, tanımlıyorlar. Etnik ve dini kimliklerin önem kazandığı ve yeniden tanımlanma olanağının doğduğu bu ortam, Ezidiler gibi sözlü gelenekten gelen, yeni yaşamlarına uyum sağlamak için sosyal yapılarında değişiklik yapma ihtiyacı duyan bir topluluk için çok yaratıcı olabiliyor.
?
“Ezidi” ya da “Yezidi” sözcükleri internette herhangi bir arama motoruna anahtar kelime olarak verildiğinde karşınıza içinde bu sözcüklerin geçtiği çok sayıda ve çeşitlilikte sayfa, blog, video vb. çıkıyor ve Ezidilere artan ilginin her zaman olumlu bir gelişmeye tekabül etmediği de anlaşılıyor. Hatta bazılarının Ezidilerden “Yezidi” diye söz ederek nefret söylemlerinde direnmekle de kalmayıp, onları klasik komplo teorilerinin aktörlerinden biri haline getirdikleri görülür. 5 Şubat 2013 tarihli Milli Gazete’nin internet sayfasında Mustafa Kılıç’ın Diyarbakır Hacı Sıddık Camii’nin hatibi Abdulvasi Yaz’la yaptığı söyleşideki şu satırları hayretle okuduğumda acı duymaktan kendimi alamadım. İşte size aktarmak istediğim satırlar:
“YEZİDİLER BÖLGEDE KAN AKSIN İSTİYOR”
“Bahsettiğiniz derin projeleri biraz açar mısınız? Ne gibi projeler bunlar?”
“Mesela Yezidiler ve Hıristiyanlar bu coğrafyada kanın akması için birçok karanlık ve kötü emelleri olan gruplar gibi var gücüyle çalışmaktadırlar. Bu topraklardan İslamiyet’i silmeye çalışıyorlar. Bahsettiğim o gruplar bölgede kapı kapı dolaşarak ve batılı benimsetmeye çalışıyorlar.”
“Siyasetçiler sorunu çözebilir mi sizce?”
“Kürt halkının peygamberi Abdullah Öcalan’dır diyen bir yapı imani olabilir mi? Bizim aslımız Zerdüştlükten gelmektedir, öyleyse biz ‘Zerdüştüz’ diyen bir yapı sorunu çözebilir mi? Biz işte bu tür sapkın düşüncelere karşı çıkarak diyoruz ki ‘Kürtler tarihinden bu yana Müslüman bir halktır’. Kürdistan coğrafyasında yaşayan halkın hamuru İslam ile yoğrulmuştur. Gençliğin kalbinden bilerek İslam sökülüyor kimsenin haberi yok. Birileri ‘vatan vatan’ derken ben de ‘İman İman’ diyorum.”
Bu sinik satırları acıyla okudum diyorum, çünkü 14 Ağustos 2007 akşam saatlerinde Irak sınırları içindeki Şengal bölgesinde iki Ezidi köyüne eşzamanlı 5 intihar saldırısı düzenlendi. Biri benzin yüklü bir tanker olmak üzere bomba yüklü kamyonlarla gerçekleştirilen bu saldırılarda genç yaşlı, kadın erkek, çoluk çocuk pek çok kişi çoğu ağır olmak üzere yaralandı, 800 kişi yaşamını yitirdi. Suriye sınırındaki köylerde bütün mahalleleri, binaları yerle bir eden, ailelerin tümünü kerpiç evlerin ve diğer enkazın altına gömen saldırılarda iki ton patlayıcı kullanıldığı kaydedildi. Ezidilerin “73. Ezidi katliamı” diye adlandırdıkları bu saldırının ?Irak savaşının başladığı Mart 2003’ten bu yana düzenlenen en kanlı saldırının? arkasında Sünni fundamentalist örgütler, özellikle de El Kaide’nin olduğu sanılıyor. Dünyadaki nüfusları 800 bin ile 1,5 milyon arasında olduğu düşünülen, hiçbir yerde herhangi bir politik ya da ekonomik güce sahip olmayan Ezidilere karşı girişilen bu çaptaki bir saldırı ancak salt bir nefret eylemi, bir etnik temizlik hareketi olarak nitelendiriliyor.
Ezidilere ilgi artışının olumlu yansımaları olduğu da yadsınamaz tabii ki. Örneğin 17-18 Ekim 2012’de, Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) düzenlediği iki günlük Uluslararası Ezidi Konferansı Diyarbakır’da yapıldı. BDP milletvekilleri ve Diyarbakır Belediye Başkanı’nın hazır bulunduğu konferansa Ezidilerin dünyevi lideri Mir Tahsin Sait Beğ ve 7 kişilik ruhani heyetinin yanı sıra Türkiye, Almanya, Rusya, Ermenistan, Suriye, İran ve Irak’tan gelen Ezidi temsilcileri de katıldı.
Konferansın açılış konuşmasını yapan DTK eşbaşkanlarından Ahmet Türk, tarihte Ezidilerin başına gelen 73 soykırımdan örnekler vererek, “Yezidilere en büyük soykırım Halit Bin Velit döneminde yapılmıştır. Bunu İslamiyet adına yaptıklarını söylemişlerdir. Ancak İslamiyet’in en büyük kitabı olan Kur’an’ı Kerim’de soykırım yapılmasına dair bir şey yoktur,” diyen Türk sözlerine şöyle devam etti:
Kürtler bir daha soykırımlarla yüz yüze kalmamak için ulusal birliklerini sağlamalıdırlar… En son Musul’da Yezidilere karşı gerçekleşen saldırıda yüzlerce Yezidi yaşamını yitirmişti. Bu saldırı bizce Yezidilere yapılan 73. soykırımdır. Çok üzgünüm ki, dedelerimizin ve atalarımızın da elinde Yezidi kanı var. Dedelerimizin ve atalarımızın geçmişteki hatalarından dolayı yüzümüzdeki leke duruyor ve hepimiz damgalıyız. Geçmişteki hatalardan dolayı tüm Yezidilerden özür diliyoruz.
Böylece ilk kez Ezidilerden resmen özür dilenmiş oldu.
Ezidileri önemseyen Kürt hareketinin bölgede giderek güçlenmesi, Ezidilerin saygınlıklarının artmasında küçümsenmeyecek bir rol oynaması, bu topluluğu terk ettikleri köylerine sahip çıkma konusunda yüreklendiriyor.
Kürt hareketinin Ezidilere verdiği güvencenin yanı sıra 2000’li yıllardan itibaren AB uyum yasaları nedeniyle Türkiye’de gerçekleşen değişimler de Ezidilerin terk etmek zorunda kaldıkları köylerine el konulmasına karşı mücadele başlatmalarına imkân sağladı. Sayıları az da olsa bazı Ezidiler köylerine geri dönme cesaretini gösterdiler. Köylerine yeniden hayatiyet kazandırarak buraları artık Avrupalı olan genç nesillere çekici hale getirme çabasına girdiler.
Bu kitapta bahsedilen tezim için alan çalışması yapmış olduğum Baciné de (Güven Köy) bunlardan biri. Bu kitabın önceki iki baskısında da o zamanki koşullar gereği Baciné’nin ismini Baran köyü olarak değiştirmiştim. Artık sevinerek köyden asıl adıyla bahsedebiliyorum. Almanya’da yakın ilişkim olan Baciné’li dostlarımın bana anlattıklarını sizlere aktarmak istiyorum.
Yokluklarında viran olmuş, talan edilmiş köylerini yitirmemek için verdikleri mücadeleyi kazanan Baciné’liler köylerine su ve kanalizasyon getirterek, tapularını çıkartmışlar, evlerini modernize ederek köylerindeki yaşam seviyesini yükseltmeyi başarabilmişler.
Köyde hem köy meclisi olarak işlev gören hem de misafirhane olarak kullanılabilen, içinde çeşitli ritüellerin de yapılabildiği bir de Mala Ezdiya, diğer tabiriyle bir Kültür ve Konuk Evi yaptırmışlar. Bu iki katlı, 12 odalı yapının alt katında da iki büyük salon Ezidilerin kendi inançlarına göre gündoğumu ve günbatımında ibadetlerini yapabilecekleri, bayramlarını kutlayacakları ve geleneklerini yaşatabilecekleri mekânlar olarak kullanılacak. Böylece gerek tatil için gerekse cenaze töreni gibi dini ritüeller için köye gelenler burada misafir edilebiliyor. Aynı zamanda sorunlarına çözüm arayanların da köy meclisine danışmak için Baciné’ye geldikleri oluyor.
En son 2002 yılında iki Baciné’li dostumla Midyat’ı ziyaret ettiğimde bomboş olan Baciné’ye mezar ziyaretine bile gitmeye cesaret edememiştik. Bu Eylül Baciné’li dostlarımla köye gitmeye karar verdik. Yepyeni bir Baciné’nin bizi beklediğini bilmek bizi şimdiden heyecanlandırıyor.
Baciné’yi uzun zaman ziyaret edemedim ama 2008 ve 2012 yıllarında olmak üzere ben de iki kez Ezidi yörelerine gidebildim. 2008 yılında Batman’ın (Êlih) Beşiri (Qubîn) ilçesindeki Ezidi köylerini, 2012 yıllında ise Ezidilerin en kutsal yeri olan Laliş’i ziyaret etme olanağı buldum.
Seyahatlerimden söz etmeden önce kitapta bahsi geçen diaspora kavramına bir kez daha değinmek istiyorum.
Hızla küreselleşen dünyada iletişim teknolojilerinin gelişme biçimi bireylerin ve toplumların aralarındaki ilişkilerin de niteliksel bir dönüşüme uğramasına neden oldu. Günümüzde toplulukların ve bireylerin yaşamında bu iletişim teknolojilerinin, özellikle de internet ve sosyal medyanın taşıdığı önemi göz önüne aldığımızda, kitapta sözü geçen Ezidi diasporalarının birbirleriyle ve anavatanlarıyla olan ilişkilerinde de özlü bir değişim olduğunu görüyoruz. Milli sınırların daha belirleyici olduğu o zamanlarda bir yerden göç etmek oradan bir nevi kopuş anlamına da geliyordu; geride bırakılan ülke ile iletişim bireylerin maddi durum ve eğitim seviyesine göre zorlu ve sınırlı olabiliyordu. İletişimin daha sınırlı olduğu dönemlerin aşıldığı günümüzde ise artık diasporalar hem geldikleri ülkelerle hem de kendi aralarında rahatça iletişim ağları kurabiliyor, eşzamanlı haberleşebiliyor, birbirleri hakkında her konuda anında bilgileniyor, birbirlerini her anlamda etkileyebiliyorlar.
Web2 diye tanımlanan Youtube, Facebook, bloglar vb. nice imkânlar, telefon yerine kullanılan ve ücretsiz olduğu gibi görüntülü de olan skype gibi olanaklar sayesinde sanal âlemde sınırlar yok olurken, AB ülkelerinde olduğu gibi pek çok yerde de gerçek sınırların önemsizleşmesi ve ulaşımın kolaylaşması gibi gelişmeler nedeniyle, bugünkü sosyolojik ve etnolojik araştırmalarda diasporalardan artık “transnasyonal topluluklar” diye söz edildiğine sık sık raslayabiliyoruz.
Bu internet siteleri ve bloglar ayrıca hem topluluklara, hem bireylere yaratıcı varoluş biçimleri sağlıyor. Youtube, Facebook vb. sitelerde bireyler belli amaçlarla bir araya gelerek kendilerini daha önceleri otorite olarak gördükleri mercilerden de bağımsızlaştırabiliyor, pek çok kuralı yeniden tanımlayabiliyorlar. Böylece hem bireyler hem topluluklar edilgen olma konumundan çıkarak etken olabilme olanağına kavuşuyorlar. Bu durum göç edilen ülkelerdeki “asimilasyon mu, integrasyon mu?” türünden tartışmaları da etkiliyor, bir yere kadar da geçersiz kılıyor. Ezidilerden örnek verecek olursak; internette değişik Ezidi gruplara ya da bireylere ait Ezidiliğin çeşitli yorumlarını içeren siteler, bloglar vb. bulabilirsiniz. Bu sitelerdeki sunumlar metin, şiir, kısa film, videoklip, vb. şeklinde ve hemen her konuda olabiliyor. Bunun için Ezidi şeyhi, piri vb. ruhani tabakadan herhangi birinden de izin ya da onay alınması gerekli değil. Tanıdığım pek çok Ezidi hem göç ettiği topluma ayak uydurmuş durumda, hem de Ezidi kimliklerini kendi sosyal statülerine, tercih ettikleri yaşam tarzına uygun biçimde koruyabiliyorlar. Sanal âlem dışında da halen Almanya’da birbirinden farklı eğilimde Ezidi kuruluşu, derneği bulunuyor.
Ezidilerin sorunlarına yanıt bulmak, değişik ülkelerden Ezidileri bir araya getirmek, Ezidilik üstüne tartışmak gibi pek çok gerekçeyle sık sık çeşitli konferanslar, toplantılar düzenleniyor. Almanya’daki Ezidi orta sınıfı giderek genişliyor. Çeşitli mesleklerden Ezidi göçmenler arasında milletvekilleri, doktorlar, savcılar, modacılar, akademisyenler vb. bulunuyor ve sayıları giderek artıyor. Beşiri’li (Qubîn) bir ailenin Almanya doğumlu kızı, Avrupa Parlamentosu’nda 1999 ile 2009 yılları arasında milletvekilliği yapmış, kendi adına kurduğu bir de vakfı olan Feleknaz Uca; yine Beşiri kökenli Freiburg Albert-Ludwig Üniversitesi Psikoloji bölümü öğretim üyelerinden ve aynı zamanda Karaormanlar’daki Michael-Balint Psikiyatri Kliniği’nin yöneticisi Prof. Dr. Jan İlhan Kızılhan; Midyat yöresinden gelen, 2010-12 yılları arasında sol partiden Kuzey Ren-Batı Vestfalya Eyaleti milletvekillerinden politolog ve sosyolog Ali Atalan; yine aynı bölgeden Hukuk Fakültesini yüksek başarıyla bitirdiği için savcı olmaya hak kazanan Özcan Atalan bu kişiler arasında sayılabilir.
Bu kitapta da bahsi geçen sorunlara şimdilik somut bir çözüm bulunmuş değil. Bu sorunların en başında sonradan Ezidi olunamaması, Ezidilerin yalnızca kendi aralarında evlenebilmeleri ve dışevliliklerden olan çocukların Ezidi sayılmaması geliyor. Bu sorunların çözümsüz kalışı karışık evliliklerin çoğalmasını önleyemiyor, bazen trajik olaylara da yol açıyor.
Dört ağabeyi ve kız kardeşi tarafından 1 Kasım 2011 tarihinde Alman erkek arkadaşının evinden kaçırılarak öldürülen 18 yaşındaki Arzu Özmen bu vahim olaylara en son örnek.
Kendi grubu dışında eş seçimi yapan Ezidilerin bazıları aileleri tarafından reddediliyor; bazıları ise tamamen kabul görüyor, bazılarıyla da uzaktan ilişki sürdürülüyor. Son gelişmeleri size 2012’de Ezidilerin en kutsal mekânı Laliş’i birlikte ziyaret ettiğim, Berlin’de yaşayan Beşiri’li yakın arkadaşım Nurhan Kızılhan’ın dilinden aktarmak istiyorum:
Bildiğin gibi Ezidilik hakkında bağlayıcı kararlar verme yetkisine sahip olan Meclis-i-Ruhani Güney Kürdistan’da, yani Kuzey Irak’ta bulunuyor. Doğal olarak orada yaşayan Ezidiler onlardan çok daha başka koşullar altında yaşayan Avrupalı Ezidilerin sorunlarını çözmekte zorlanıyorlar. Durum böyle olunca Avrupalı Ezidiler de sessizce kendi sorunlarına bir çözüm bulmaya çalışıyorlar. Örneğin kendilerine dışarıdan eş seçen ya da geleneksel Ezidi ailelere ters düşen bir yaşam tarzını tercih eden evlatlarıyla ilişkilerini her şeye rağmen sürdüren Ezidilerin sayısında bir artış gözlemliyorum. Benim de iki oğlum var. Onların tercihleri ne yönde olursa olsun onlarla ilişkimi kesmek aklımdan bile geçmez. Ayrıca eski Sovyetler Birliği sınırları içinde yaşayan Ezidilerin pek çoğu çoktandır bizim gibi davranıyor.
Bildiğim kadarıyla bu duruma duyarsız kalmayan Meclis-i-Ruhani Avrupa’dan gelecek temsilcilerle Meclis’i genişletmeyi planlıyor. Bu gerçekleşirse bir konsensusa ulaşılabilineceğini düşünüyorum. Sanırım Şeyh olsun, Pir olsun, Mürit olsun Ezidilerin çoğu yüzyıllardır çok daha zor şartlar altından direnmiş olan Ezidi topluluğunun şimdi kan kaybetmesini istemiyor. Üyelerini yitirmek istemedikleri için Meclis-i-Ruhaniye katılacak Avrupa temsilcilerinin önemini kavrıyorlar.
2003 yılından beri yılın bir kısmını Irak’ta, bir kısmını Almanya’ da geçiren eski dostlarımdan Ezidi Piri, Dohuk Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Mamo Othman’la Aralık 2006’da bir söyleşi yapmıştım. Bana yalnızca dışevliliklerin değil, aynı zamanda Ezidi olmak isteyenlerin sayılarının da arttığını, şaka yollu benim de bunu düşünme zamanımın geldiğini söyleyince ben de ona Ezidi olduğum takdirde hangi Ezidi grubuna (kastına) dahil edileceğimi, oğluma Ezidi kız alıp alamayacağımı sormuştum. Ezidiliğin içevlilik yapan gruplardan oluşan gayet girift ve hiyerarşik bir yapısı olduğundan böyle bir soru yöneltmiştim ona. O da Ezidilerle evlenenlerden, bu birlikteliklerden olan çocuklardan ve sonradan Ezidi olanlardan yepyeni bir Ezidi kastı oluşturulabileceği, zamanla bu grubun en güçlü grup haline gelerek Ezidiliğin geleceğini bile belirleyebileceği yanıtını vermişti. Böylece ben de Ezidi olduğumda hem sorunsuz bir kastın üyesi, hem de dostum Mamo’nun ahret kardeşi (xwîşk-i-ahreti) olabilecektim; yani ahrette ruhlarımız başka bedenlerde tekrar dünyaya gelmeden önce, bu bedenlerimizle eylediğimiz iyilik ve kötülüklerin hesabını vermek üzere Melek Tavus’un karşısına da beraber çıkabilecektik. Şakalaşarak sürdürdüğümüz bu sohbet bu gibi sorunların çözümünün ne kadar acil olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyordu.
Seyahat Anılarım

2012’de arkadaşım Nurhan ve küçük oğlu Biyan’la birlikte Ezidilerin en önemli bayramı olan ve 6-13 Ekim arasında kutsal Laliş topraklarında kutlanan Cejna Cemaya Ezdiyan’ı kutlamaya gittiğimizde neredeyse Mamo’nun ahret kardeşi olacaktım. Ama henüz reformların yürürlüğe girmemesi sonucu bu mümkün olmadı.
Duhok ile Musul kentleri arasında bulunan Laliş vadisinde Ezidilikte büyük önem taşıyan Şeyh Adi’nin sandukası (mezarı) da bulunuyor. Ezidilerin kutsal vadilerine ayakkabıyla girilmiyor. Laliş vadisinin girişinden itibaren yalınayak devam ediyoruz yolumuza. Ayakkabılarımızı çıkardığımız noktada bir Ezidi genç Biyan’a yaklaşarak pantolonunu değiştirmesini rica ediyor. Biyan’ın üstünde koyu mavi renk bir jean pantolon var. Koyu mavinin Ezidilerce sevilmeyen bir renk olduğunu hepimiz çoktan unutmuşuz. Almanya’da bu yasağa uyulmadığından hepimiz önce ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Ama girişteki Ezidi gençler Biyan’a hemen başka bir pantolon temin ediyorlar. Böylece vadiye giriyoruz.
Bu bayram sırasında Ezidiler hem hacı oluyor hem de Kaniya Spi’nin (Ak Pınar) serin suyunda arınıyor, burada vaftiz ediliyorlar. Biyan da vaftiz edildi. Ben de onun “vaftiz annesi” oldum. Aslında Ezidilikte vaftiz annesi diye bir kurum yok ama Almanya’da yaşayan bizler Hıristiyan komşularımızdan esinlenerek aramızda kirvelik benzeri bir akrabalık da yaratmış olduk. Kaniya Spi’den yalnızca Pir kadınlar sorumlu olduğundan vaftiz de onlar tarafından gerçekleştiriliyor. Ruhani rütbelerini gösteren türbanları da dahil baştan aşağı beyazlar içindeki Pir kadınlar vaftiz için gereken dualar eşliğinde kutsal suyla üç kez Biyan’ın başını sıvazlarken ben de Kaniya Spi’nin hemen dışından ritüeli izleyebildim. Daha sonra Nurhan Almanya’nın Celle kentinde yaşayan annesinin verdiği tülbentleri yine Pir kadınların denetiminde Kaniya Spi’de ıslatıyor. Çok inançlı bir Ezidi olan Nurhan’ın annesi bu tülbentlerden kendisine ve eşine iç çamaşırı dikecek.
Avrupa’dan, Ermenistan’dan, Gürcistan’dan, Suriye’den, Türkiye’den, her yerden Ezidiler Cejna Cemaya için Laliş’te toplanmışlar. Evlenme yaşındaki gençler hariç, hemen herkes âdet olduğu üzere beyazlara bürünmüş. Laliş vadisinin her yanı çadırlarla dolu. Pek çok kişi bizi çaya, yemeğe davet ediyor. Biz Dohuk’ta kalıyoruz. Her gün Laliş’e, Pir Mamo’nun bize tahsis ettiği arabayla gidip geliyoruz. Yolda belirli denetim noktalarında Peşmergelerce durduruluyoruz. Herkese son derece kibar davranıyorlar. Sünni fundamentalistlerin bombalı saldırı tehditleri altında yapılan Cejna Cemaya’yı Peşmergeler vargüçleriyle güvenli bir hale getirmeye çalışıyorlar. Laliş vadisinde de zaman zaman Peşmergelere rastlıyoruz. Cejna Cemaya’nın en önemli günü kurban kesme ritüelinin yapıldığı çarşamba günü vadi iyice kalabalık. Bir gün önceden askeri tedbirler artırılıyor. Vadinin girişini tanklar tutuyor. Olası bir saldırıya karşı alınan bu önlemler hepimizin içini rahatlatıyor. Böylece her gün yeni bir ritüeli tamamlamak için sevinçle Laliş’e gidiyor, her gün bir başka kutsal mekânı ziyaret ediyoruz. Zımzım suyunun bulunduğu mekân dışındaki tüm kutsal mekânlara girmeme izin veriliyor. Hem yalnız da değilim. Belgesel çektiğimiz için yanımızda bir de görsel yönetmen hanım var. Her yerde çekime izin verilince keyfimiz iyice yerine geliyor. Laliş’te gezinirken Nurhan yine bir tanışına rastlıyor. Beyazlar içindeki bu zarif hanım bizi çaya çağırıyor. Çaylarımızı yudumlarken elleriyle hazırladığı basımbarlarını, koyun yününden eğirdiği kırmızı-beyaz iplikleri bileğimize bağlıyor. Basımbar bağlanırken bir dilek dileniyor ve dileğin gerçekleşmesi için ipliğin kendiliğinden kopmasını beklemek gerekiyor. Geleneksel olarak basımbar Melek Tavus’un yeryüzüne indiği Çarşamba Sor bayramı için hazırlanıyor. Çoğunlukla kırmızı-yeşil yün iplikten oluyor. Kürt hareketinin sempatizanları ise buna bir de sarı ekliyor. Bilekliğin koyun yününden olmasının nedeni ise Şeyh Adi’nin hırkasının da kendi eğirdiği koyun yününden olması. Basımbar bileğime bağlanırken dilek diliyorum ve kendiliğinden bileğimi terk edinceye kadar basımbarı aylarca taşıyorum.
Dohuk üç hanımla yalnız kalmak zorunda kalan, Almanya’da doğup büyümüş bir delikanlının zorlanmayacağı bir kent. Akşam yemeğinden sonra üç hoş genç kızın servis yaptığı güzel bir kahvede oturuyor, bol bol sohbet ediyoruz. Bazen bize müstakbel ahret kardeşim Pir Mamo da katılıyor. Burada en çok ilgimizi çeken şeylerden biri de çok geç vakitlere kadar açık, hiçbir güvenlik tedbirinin olmadığı döviz alım-satım yerleri. Döviz bozdurulan yerlerin seyyar olanlarına bile rastladık. Hewlêr’de (Erbil). Buralar epeyce, göreli bir rahatlığa kavuşmuş gibi görünüyor. Ayrıca her tarafta Türk işyerleri, Türk firmalarının reklamları göze çarpıyor. Türkçe de neredeyse ikinci dil olarak Arapçanın yerini alıyor.
Dohuk akşamlarında sohbet ederken Nurhan, Diyar ve Biyan’la sık sık 2008’de Beşiri’ye yaptığımız seyahatten söz ediyor, o günleri yâd ediyoruz. Diyar Biyan’ın ağabeyi. O da doğma büyüme Berlinli. Türkiye kıyılarında tatil yapmışlar ama anne ve babalarının doğduğu yöreyi, Beşiri’yi daha önce hiç görmemişler. Ağustos 2008′ de Nurhan’ın anneannesi ve dedesinin yaşadığı Şımzé (Oğuz) köyüne iki haftalık bir gezi yapıyoruz. Nurhan’ın anneannesi de dedesi de 90 yaşının üstünde. Köy oldukça büyük bir köy. Bir de girişinde karakol var. Karakolun olmasından hem memnunlar hem de biraz sıkıntı duyuyorlar. Sürekli değişen karakol komutanının kişiliği çok önemli diye anlatıyor bize Nurhan’ın dedesi. Jandarma komutanı Ezidilere sempati duyuyorsa köy sakinlerini çevredeki saldırgan, hoşgörüsüz Müslümanlardan korumaya çabalıyorlar, hayvanlarını Ezidi mezarlığına ve tarlalarına salıvermelerini engelliyorlar. Köy sakinlerinin çoğunluğu çok yaşlı kişiler. Nurhan’ın dedesi jandarmalar olmasa gördükleri tacizlere dayanamayarak kaçmak zorunda kalacaklarını söylüyor. Çok eskilerde buralarda Ermenilerle birlikte yaşadıklarını anlatıyor, evinin hemen arkasında, kubbesi hâlâ fark edilen yıkıntıları göstererek, “Burası bir Ermeni kilisesi. Çevrede daha çok Ermeni kilisesi yıkıntıları var. Bunlar bizim kutsal yerlerimiz arasında sayılır. Şifa bulmak, adak adamak, dua etmek için kendi kutsal mekânlarımızın yanı sıra buraları da ziyaret ederiz,” diyor. Genç çocukları olan tek bir aileye rastlıyoruz. Oğullarından ikisiyle sohbet ediyoruz. Bölge yatılı okulunda Ezidi oldukları anlaşılınca “Kuyruğunuzu nereye sakladınız? Kulaklarınız geceleri uzuyor değil mi? Sizi taşlamak sevap,” gibi sözlerle devamlı tacize uğrayınca korkup bırakmışlar okulu.
Kız kardeşleri de hiçbir yere gitmiyor köyün dışında. 2006 yılının ilk aylarında Beşiri yöresinde bir Ezidi kızla bir Müslüman oğlan ortadan kaybolmuş, kendilerinden uzun süre haber alınamamış. Hatta Almanya’daki Avrupa Parlamentosu Milletvekili Feleknaz Uca’dan bile yardım istenmiş. Olayın Müslüman-Ezidi sorununa dönüşmesini istemeyen aile, kızlarının gönül rızasıyla gitmiş olması halinde bu durumu içlerine sindirmeye hazır olduklarını bile belirtmiş. Daha sonra çift İstanbul’da ortaya çıkmış ve kızın kendi isteğiyle kaçtığını belirtmesi üzerine olay gerçekten büyütülmemiş, kapanmış. Ezidi kızın kendi arzusuyla Müslüman gençle gittiğine bir türlü inanamayan Şımzé’li genç kızı o kadar korkutmuş ki bu olay, yalnız başına köyün dışına çıkmak istemiyordu.
Şımzé dışında ona yakın Ezidi köyünü ziyaret ediyoruz. Bu köylerin Kürtçe ve Türkçeleştirilmiş isimlerini not defterime kaydederken yanlarına her birinde kaç hane bulunduğunu da yazmışım. Kimisi tamamen boş, kiminde bir-iki hane, en kalabalığında beş-altı hane bulunuyor. Zaman zaman Avrupa’dan gelen misafirlerle köylerinin nüfusu biraz artıyor. Fakira (Üçkuyular) köyünde misafirhane olarak da kullanılan bir Mala Ezidiya var. Çocuklar annelerinin doğduğu, dedelerinin köyü Kelhok’u (Kuşçukuru) çok merak ediyorlar. Nihayet Kelhok’a varıyoruz. Köy bomboş. Dışarıdan hayvanlarını otlatmaya gelmiş birkaç göçer görüyoruz. Evlerin çoğu oturulmayacak hale gelmiş. Hepimiz düş kırıklığına uğruyoruz. Biraz hüzünlü terk ediyoruz köyü. Nurhan doğduğu köyün artık Ezidilerin elinden tamamen çıktığını, pek çok Ezidi köyü gibi bu köyün de yakında Müslümanların eline geçeceğini düşünüyor. Zaten başka bir şey düşünmek de mümkün değil. Ama yanılıyoruz. Kısa bir süre önce Kelhoklular köylerini işgal edenlerden geri almak için dava açtılar. Dava henüz karara bağlanmadı. Kelhoklular mücadeleye devamda kararlılar. Belki yakında Kelhok’ta da, kalabileceğimiz misafirhaneli bir Mala Ezidiya inşa edilir.
Tüm umutlar barışın gelmesine, bölgede seküler kültürün hâkim olmasına, İslamcı fundamentalist hareketlerin yaygınlaşmamasına bağlı, yani pamuk ipliğine bağlı.
Belki o zaman yeni Ezidi nesilleri de atalarının topraklarından tamamen kopmayacaklar, bu topraklara bambaşka bir renk katan Ezidi kültürü de böylece var olmayı sürdürecek.

ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ayşegül Devecioğlu, “Dönüşüm sürecinde bir cemaat”, Radikal 2, 5 Ocak 2003

Tanrının önce yanından kovup, yedi bin yıl sonra bağışladığı baş meleği Tavus, halkını göstermek için parmağıyla bir daire çizdi ve “daire içindeki bu halk benim halkımdır” dedi. Yezidi inanışına göre daire, ruh göçünü ve evrendeki uyumu ifade ediyordu. Ne var ki, Yezidiler, hem Müslümanlar hem Hıristiyanlarca şeytanla özdeşleştirilen Melek Tavus’un halkı olmanın bedelini yüzlerce yıldan beri ödüyorlar.
Çoğu kişiyi Yezidilerle tanıştıran Murathan Mungan’ın Mahmut ile Yezida isimli tiyatro oyunuydu; hüzünlü, ustaca yazılmış bir aşk hikâyesiydi. Yezidilerin Müslümanlarca taşlanmasının bir düğün eğlentisi olacak kadar kanıksanmış olduğunu gösteren sahnelere rağmen, genel olarak etnik diye ifade edebileceğimiz konuların henüz bu kadar can alıcı biçimde gündemde olmaması nedeniyle olsa gerek, yöreye özgü, ağa kızı yanaşma ya da töreye karşı çıkan kız öyküsü olarak hatırda kalmıştı.
Yezidiler uzak dağlara çekilmiş efsanevi bir halktılar; beyaz giysileri, dövmeleri, daireleriyle fazlasıyla masaldılar. Oysa uzakta değil, bulunduğumuz ülkenin sınırları içinde yaşıyorlardı. Ve tarih boyunca bu topraklarda farklı din ve kültür inanç açısından azınlık durumunda olanlara uygulanan kıyımdan nasiplerini almışlardı. Yaşar Kemal “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana”da günde üç kez kutsal bildikleri güneşe dönüp içlerinden geçenleri söyleyen, havayı, suyu ve toprağı kutsal bilen Yezidilerin yüzyıllar boyu uğradıkları kıyımı anlattı. “Korkuyla beklerken” diyor Julia Kristeva, “güçlü yabancıya karşı öç almak duygusuyla biz ortaya çıkar…Bizi bir arada tutan; yabancıyı dışarıda tutmaktır.” (Aktaranlar David Morley, Kevin Robins Kimlik Mekânları, Ayrıntı Yayınları.)
Yine de, o zamanlarda, taşlansalar bile bu topraklarda yaşayabildikleri zamanlarda, “Ben başka diyarlarda solarım” diyordu Yezida, “başka topraklarda kök salamam kurur giderim…” Oralardan ayrılmak, töresinden kopmak, Mahmut’a duyduğu aşk kadar imkansızdı. Yezida’nın sözlerini duyduğumuz 1980’den bu yana Güneydoğu’da savaş, adeta bir kehaneti gerçekleştiriyormuşçasına Yezidileri kök saldıkları topraklardan kopardı. “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” diyen Wittgenstein’a bakacak olursak, Kürtçe ibadet eden Yezidiler için sürgün çok uzun yıllar önce başlamıştı.
Melek Tavus’un Halkı Yezidiler kitabının yazarı Banu Yalkut, yurtlarından edilmiş bu halkın, Almanya’da ?yazarın tercih ettiği ifadeyle diaspora koşullarında? geçirmek zorunda olduğu evrimi ele alıyor. Çözülme-yeniden oluşma içinde yaşadıkları toplumla bütünleşme ve yaşadıkları çevrenin ölçülerine göre şekillenen dönüşüm süreci…
Kitapta anlatıldığına göre, 1960’lara kadar tarımla uğraşan bir halk olarak Müslüman komşularının tehdidi altında yaşayan Yezidiler için, 80’ler tam anlamıyla bir milat… 1985’te köy koruculuğu yasasının gündeme gelmesiyle, korucu olmayı reddeden Yezidi, Süryani ve Alevi köyleri devlet düşmanı olarak kabul edildi. Mardin civarında tapusuz topraklara el kondu ve bölgenin en eski halklarından biri, yerinden edildi. Türkiyeli Yezidilerin yüzde 99’u sürgünde yaşıyor. Yezidiler, başta Almanya olmak üzere Belçika ve Fransa’ya dağılmış durumdalar; Türkiye’de kalan Yezidilerin en fazla birkaç yüz kişi oldukları tahmin ediliyor. Binlerce Yezidi’den sadece birkaç tanesinin oturduğu onlarca Yezidi köyü ise bomboş… İnsanın doğduğu yer, kendisi için dünyanın merkeziymiş; yaşlı Yezidiler köylerinde ölmek arzularını ümitsizce korurken, binlerce kilometre uzaktan gelen Yezidi cenazeleri bu ıssız topraklarda defnediliyor. Yalkut’un Berlin Özgür Üniversitesi Etnoloji Fakültesi’nde master tezi olarak sunduğu bu çalışması, ‘Metis Siyah-Beyaz’ dizisinden önce, Berlin’de özellikle Yakın ve Ortadoğu araştırmalarıyla ilgilenen bir yayınevi olan ‘Das Arabische Buch’ tarafından yayımlandı. Ancak, Yalkut’un Yezidilerle ilişkisi 1980 öncesinde arkeoloji öğrencisi olarak gittiği Mardin’den bu yana kesintisiz olarak sürüyor. Daha öncede, etnologların ve din bilimcilerin dikkatini çekmiş olan Yezidilerin var kalabilmek için titizlikle korudukları kapalı yapı, haklarında yazılanların birçoğunun onlara çoğu kez hoşgörülü bile davranmayan komşularının bilgi ve tanıklıklarına dayalı olması sonucunu yaratmış. Bu nedenle Yalkut’un etnolog ve din bilimci kimliğiyle sürdürdüğü yakın ilişki, birinci elden paha biçilmez bir tanıklığa dönüşüyor.
Yalkut, Yezidi toplumuyla uzun süredir devam eden yakın ilişkisine rağmen, toplumun geçirdiği değişimi tarafsız bir gözle aktarabilmesini sağlayan akademik-etik mesafeyi korumayı başarmış. Ayrıca törelere, ibadet biçimlerine, simgelere, efsane ve yaradılış mitlerine fazla vurgu yapmadan Yezidileri, mitolojik bir halk olarak vasıflandırmaktan uzak duruyor.
Castoriadis, dünyanın belki bu en eski negatif bilgisini, “ötekilerin daha aşağılık görülmesinin insan toplumlarının doğal eğilimi olduğu” sözleriyle ifade ediyordu. Buna tepki olarak, milliyetçiliğe kapı açmak pahasına, öteki addedilen toplumların ?hele de mazlumlarsa üstün addettiği? niteliklerini öne çıkarmak, bunları doğal/doğuştan özellikler olarak kabul etmek, törelerinin, ibadet biçimlerinin farklılığından, dillerinin üstünlüğünden hatta fiziksel özelliklerinden dem vurmak etnik gruplarla araştırmacı ya da gazeteci olarak ilişki kuranların sıkça içine düştükleri bir durum. Bu aktarma biçimleri, söz konusu grubun soyu kurtarılması gereken egzotik bir tür olarak mistifikasyonuna yol açıyor. Oysa, Habermas’ın bu konuda değer ölçütü oluşturmaya çalışanları eleştirmek üzere belirttiği gibi, “Herkesin kimlik oluşturacağı yaşam bağlamlarında da talep edebileceği eşit saygı hakkının, geldiği kültürün olağanüstülüğüyle hiçbir ilgisi yok.” (Öteki Olmak Öteki’yle Yaşamak, YKY.)
Politik tanınmayla ilgili bu makalesinde, modern toplumlarda hızlı değişimin, tüm yerli yaşam biçimlerini parçaladığını ve sadece eleştiri ve kopmalarla öz dönüşüm gücüne sahip kültürlerin ayakta kaldığına dikkat çeken Habermas, çok kültürlü toplumlarda yaşam biçimlerinin eşit haklı varoluşunun; vatandaşlara diğer kültürleri olduğu gibi kendi kültürlerini de sorgulama kendi kültürlerini sürdürme ya da değiştirme fırsatı verme, hatta buyruklarından kayıtsızca uzaklaşma ya da eleştirel yaklaşarak ilişkilerini tümüyle kesme olanağı tanımak olduğunu söylerken gelişmiş Batılı ülkelerde, hem o ülkelerin vatandaşı hem de cemaatlerinin bir parçası olarak yaşamak isteyen Yezidilerin karşı karşıya bulunduğu soru ve sorunları da ortaya koyuyor.
Yezidiler ne masal kahramanı ne efsane yaratığı, ne de kendilerini dışa kapatarak tanımlayan diğer cemaatlerden büyük bir farkları var. Banu Yalkut’un kitabının başarısı da onları mistifiye etmeden, ete kemiğe büründürerek, gözümüzün önüne koymak. Hem de çokkültürlülük, küreselleşme, kültür emperyalizmi, postmodern coğrafyalar, etno-milliyetçilik, halkların Avrupası, küreselleşmenin yarattığı kimlik krizleri, cemaatçilik-bireycilik Avro-kültür, gibi sayısız başlıklarla süren sayısız tartışmanın tam göbeğinde…
(Not: Yezidilerle ilgili olarak bir diğer önemli kaynak, John Guest, Yezidiliğin Tarihi, Avesta)

Kitabın Künyesi
Melek Tavus’un Halkı Ezidiler
Sabiha Banu Yalkut
Çeviri: Sabir Yücesoy
Yayına Hazırlayan: Vehbi Ersan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2002
3. Basım: Kasım 2013
136 s.

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Giriş
Ezidi Kimliği ve Diasporası
Dini Bilinçte Değişim
Toplumsal İlişkilerde Değişim
Zerdüşt ve Politika
Sonsöz
Kaynakça

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme
Bildiğimiz Tarımın Sorunu (Küresel İktidar ve Köylülük) – Çağlar Keyder, Zafer Yenal

Tarım sorunu (die Agrarfrage), 20. yüzyılın başından itibaren siyasetin ve sosyal bilimlerin en önemli tartışma alanlarından biriydi. 1980'lerin düşünce ikliminde...

Kapat