Taylan Coşkun’un Mektubu – M. Şehmus Güzel

28 Kasım 2011’de insanokur.org sitesinde yayınlanan « Dostlar arasında » başlıklı makalemde bir yerde aynen şunları yazdım :

« Epeydir haberlerini vermeyen Enis Coşkun?un çıkagelmesi ve bir süre sonra oğlu Taylan?ın da bize katılması neşemizi birkaç misli artırdı. Enis geçmiş günlerinin « raporunu » sundu. Her zamanki gibi merakla ve dünya kadar bilgi edinerek dinledik. Enis?in giyimi hep iki dirhem bir çekirdek. Elaziz kasketini ise bir fırsatını bulur bulmaz mutlaka araklamalıyım. Bu kadar şık kasketi buralarda bulmamız mümkün değil çünkü. Elaziz’den gönderecek kimsemiz de yok maalesef. O zaman iş başa düşüyor elbette. Bu konu ne olur aramızda kalsın ve bana güvenebilirsiniz işi bitirince ayrıca yazacağım. Taylan Coşkun Paris VIII. Üniversitesi?nde felsefe okuduğu için kitabıma özel bir ilgi gösterdi. Kitapta sözünü ettiğim Fransız filozoflar ve konular bildiği şeyler. Kitabı okuduğunda gözlem, eleştiri, öneri ve saptamaları paylaşma sözü verdi. Umarım birkaç satır, belki birkaç sayfa yazabilir kitap üzerine. Ama yine de bu konuda çok umutlu olmamak lazım, çünkü çalışma hayatı çok dolu ve zamanının tümünü neredeyse alıp götürüyor. Her şey zamana bağlı. Bir kez daha. Zamanı ise biz denetle(ye)miyoruz ? Ne dersiniz ? » (1)

Taylan « Zaman »ı yendi, « Zaman »ı denetimi altına aldı ve, belki inanmayacaksınız ama, sizler yukarıdaki satırları okurken bana bir elektronik mektup gönderdi. Son derece ilginç ve önemli bir mektup. Mektubunda Fransız filozoflar ve Fransa?daki felsefi konular hakkında hepimizin işine yarayacak meselelere değiniyor. Bu mektubu sizlerle paylaşmalıyım mutlaka deyip, önce Taylan?a danışıp onayını aldıktan sonra, burada aynen aktarıyorum :

« Sevgili Şehmus abi

Kitabını okudum. Her ne kadar bunu bana yasaklamış olsan da; okudum.

Aman şaşırma Şehmus abi.

Bu yasağı daha kitabın içeriğini özetlediğin [arka] kapakta dile getiriyorsun.

« Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayanlara, hiç ölmeyecekmiş gibi davrananlara, bizim hemen başlayacağımız yolculukta maalesef hiç yer yok. »

Ben biraz da gururlanarak söylüyorum: Hiç ölmeyecekmişim gibi yaşamaya kendimi adadığım için senin sunduğun yolculuğa göre YERSİZ bir adamım. [Kitabı] Yerli-yersiz okudum. Yerli-yersiz bu mektubu yazıyorum. Kalemim-bilgisayarım- sürçerse affola.

Bu sadece bir şaka değil. Sanıyorum seçtiğin düşünürler olsun, uğraştığın konular olsun, didiklediğin sorunlar olsun tümü bu ÖLÜMLÜLÜK – ÖLÜMSÜZLÜK perspektifleri arasındaki çelişkiye bağlanıyor sanki. İnsanlık halinden, ölümlülük gözlüğü ile, yani hikayenin sonundan, hikayenin sonunu bekleyerek yaşama bakmak, felsefe denilen densizliğin (!) sorularına belli bir biçim verir. Fakat, aynı sorunlar ölümsüzlük penceresinden bakıldığında başka türlü görünür .

Postu-Modern (!) hikayeciler ; yani Foucault (Fuko biçiminde okunur), Deleuse (Dölöz biçiminde telafuz edilir) vs.bana öyle geliyor ki, Heidegger?in (Haydeger) peşinden bu ölümlülük perspektifine kapılmışlar. Sanki arabesk müzik yapıyorlar. Kaba saba görünse de işin özü bence bu. Daha önceleri, Nietzsche (Niçe) dinlerin ölümsüzlük vaatlerine küfretmişti. Çocuk masalı diye kulp takıp dalga geçmişti. Ancak dinsel ölümsüzlüğün yerine « ebedi dönüşüm » diye yeni bir ölümsüzlük kavramı koymuştu. Haydeger başta bütün postu-modernler ölümlülüğü insanlığa kabul ettirme amacına kendilerini adadılar sanki … Spinoza’nın dediğini hatırlıyorum : «Filozof en az ölümü düşünür. Felsefe ölümü değil yaşamı düşünmektir. »
Bu metafizik diyebileceğimiz seçimin epistemolojik, siyasi, sanatsal vs etki ve sonuçlarını burada tek tek irdelemek imkansız. Ölümsüzlük açısı genel bir tavır, bir duruş, bir dünya görüşü. Ölümlülük perspektivi için de aynı şey sözkonusu.

Post-modernizme yaklaşanların gözünden kaçan şeye dikkat çekmek istiyorum. Bu hareketin (tabii postmodernizme bir hareket denilebilinirse) temeli bence yeni bir pozitivizimdir. Daha doğrusu eski pozitivizmin kırık, pâram parça bir aynadaki ters-yüz görüntüsü.

Sanki Dühring’in tarihi görevini baska bir dönemde tekrar sırtlanırlar postu-modernler. Dühring Prusya despotizmin[in] emrinde sosyalist hareketi etkilemeye, Bismark’in emellerine uydurmaya çalışmıştı. Fuko ve Dölöz liberal-demokratik dalganın etkisi altında sol cepheyi marksist çerçevenin dışına çekiyorlar. Dühring nasıl hem Niçe’nin hem Engels’in sağdan ve soldan elestirilerine uğrarsa, Fuko ve Dölöz de benzeri eleştirileri hak ederler.

1) Aynı Dühring gibi diyalektik metoda saldırırlar öncelikle. Ampirizim ve yöntemsizlik yolunu tutarak hertürlü eleştiriyi önceden berteraf ederler. (Bu konuda şu kaynağa bakılabilir : Alain Sokal ve Jean Bricmont : Impostures intellectuelles, Editions Odile Jacob, Paris, 1997.)
2) Politik şiddetin ekonomik etkenlere göre önceliğini savunurlar. Neki Dühring siyasi şiddeti eli kılıçlı Robinson?un Cuma?yı yönetmesine indirgerken, Fuko siyasi şiddetin aracı olarak daha dolaylı teknikleri irdeler (örneğin panoptik hapishaneler vs.). Bu açıdan özellikle sol eleştiriye açıktırlar.
3) Yine Dühring gibi aristokratik yaşamsal içgüdü ideolojisi ile eşitlik prensiplerini birbirine uydurmaya çalışırlar. Dühring’in bu çabasını Niçe “örümceklik” olarak niteler, Zerdüst’ün “örümcekler” başlıklı bölümünde.

Sistematik bir karşılaştırma post-modernizim ile Dühring pozitivizmi arasındaki gizli geçitleri gayet faydalı bir şekilde gösterebilir. Konu arayan ünverstelilere tavsiye ederim.

Post-modernizmi gayri sistematik, ters-yüz edilmiş bir pozitivizm olarak tanımlamak mümkün.

Neyse çok açılmaya gerek yok. Bir gün daha geniş oturur konuşuruz umarım.

Bu mektupta iki konuya daha kısaca dokunmak istiyorum :

Öncelikle çeviri konusundaki tartışmalar elbet ilginç. Önemli. Hepimizi düşündüren bir konu. Burada benim gördüğüm şöyle bir sorun var : iki ya da üç kere Fransızcada bir deyim olduğunu söylüyorsun “traduire c’est trahir”. Çevirmek ihanet etmektir. Bildiğim kadarı ile bu deyim Fransızcaya İtalyancadan gelen bir deyimdir. “Traduttore, traditore”. “Çeviren, hain.” Daha da doğrusu : “hain çevirmen”. Esasında herkesin ağzında dolaşa dolaşa sakıza dönmüş bir deyim. Düş dünyamda ben bu deyimi İtalyan Rönesansına bağlıyorum. Oyun icabı, bu deyimi duyduğumda kendimi Mediçilerin Sarayı?nda buluyorum. Mesela Fransız kralı ile İtalyan prens arasında diplomatik bir görüşme düşünelim. İki taraf arasında tansiyon yükseliyor. Olay neredeyse savaşın eşiğine geliyor. Geri adım atmak gerekiyor. Bir tek çıkış kapısı var : « Anlaşamıyoruz. Neden ? Çünkü « Traduttore, traditore », « çevirmen hain ».

Şimdi, benzeri bir durumu düşünceler dünyasına taşıyalım. Diyelim ki başka dilde yazmış bir filozof konusunda aramızda çelişki çıkıyor. Anlaşamıyoruz. Farklı anlamlar çıkıyor. Bu çelişkiden kurtulmak için bir kapı var : « Traduttore, traditore ».

Demek istediğim şu : siyasette olduğu gibi felsefede de çelişkinin esası içerikte, biçimde değil. Her ne kadar biçim önemli olsa da. Her ne kadar biçim mazeret olsa da.

Son sözüm kitabının son bölümü ile ilgili. Abidin Dino ile görüşmeyi okura taşıdığın için teşekkür etmek istiyorum. Yüzyılı damıtmış bir yaratıcının düşüncesinin bütün inceliklerini, mütevazi ve hakiki dilini senin kaleminden okumak gayet hoş. Sanki Abidin Dino ölmemiş, ölemezmiş gibi duygulandırıyor, heyecanlandırıyor insanı. Bravo.

Dostça selamlar.
Taylan Coskun. »

NOT

(1) Bu vesileyle aynı makaledeki bir haberi de düzeltmeliyim : « 26 Kasım 2011’de Paris Kürt Enstitüsü’nde birkaç hafta önce yitirdiğimiz yeri doldurulamaz İsmet Şerif Vanlı’yı anma toplantısının yapıldığını » yazdım, oysa Paris Kürt Enstitüsü?nden gelen yeni duyuruda İsmet Şerif Vanlı?yı anma toplantısının, Danielle Mitterrand?ın cenaze töreni nedeniyle 17 Aralık 2011’e ertelendiğini öğrendim : Kürt halkının önemli ve değerli aydınlarından İsmet Şerif Vanlı’yı yakından tanıyan Joyce Blau ve Kendal Nezan başta dostları ona ilişkin anılarını anlatacaklar. Benden duyurması. Bir de şunu eklemeliyim : Fransa’da « Kürtlerin Anası » olarak tanınan İnsan Hakları’nın yılmaz savunucusu Danielle Mitterrand’ın cenaze töreninde dünyanın bütün kentlerinden gelen sekiz yüz kadar Kürt topluluk Kürt halkının bu şirin ve seçkin kadına sevgisini bir kez daha gösterme olanağı buldu. Bu işe Fransızlar çok şaşırdı. Ama biz şaşırmadık. Bu halk böyledir kardeşlerim, biliyorsunuz bu halk kadirşinastır, bir iyilik yapanı asla unutmaz. Bunu da bu köşeye not olarak düşelim.

M. Şehmus Güzel

Taylan Coşkun’un Mektubu – M. Şehmus Güzel” üzerine bir yorum

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Adil Okay İle Yolculuk – Mircan Karaali

M. Şehmus Güzel?in, ?Adil Okay ile Geçerken? adlı kitabını yeni bitirdim ve kitap hakkında yazmam gerekir dedim. Geçmiş deneyimlerimden biliyorum...

Kapat