Thomas Münzer ve Köylüler Savaşı – Maurice Pianzola

16. yüzyıl başları Avrupa’da Rönesans ve Reform hareketleriyle bilinir. Bin yıla yakın süren feodal düzen tıkanmış, artık yenileşme ve ilerleme hareketlerini engelleyemez olmuştur. Özellikle Almanya’da köylü hareketleri bütün ülkede çığ gibi büyümekte ve derebeylik sistemini tehdit etmektedir. Bu dönemde Alman toplumu üç büyük kampa bölünmüştür. Bunlardan birincisi, tutucu-katolik kamp, kurulu düzenin sürdürülmesinde çıkarı bulunan tüm unsurları kapsarken; ikincisi, varlıklı muhalefet unsurlarını, küçük soyluluk kitlesini, burjuvaziyi bir araya geüiren Lüterci-ılımlı burjuva reform partisi; üçüncüsü, talepleri ve öğretileri Thomas Münzer tarafından dile getirilen köylüler ve halk yığınlarının oluşturduğu derimci parti idi. Köylülerin talepleri, dinsel bağnazlığın ve derebeylik sisteminin her türden yaptırım ve uygulamalarına karşı Münzer tarafından hazırlanan “on iki madde”de somutlanmıştı. Dilden dile, kulaktan kulağa yayılan ve giderek sertleşen bu “on iki madde” ile yola çıkan köylüler Almanya’nın geniş bir bölgesini Fransa sınırlarından İsviçre ve Avusturya içlerine kadar savaş alanına çevirdiler. Maurice Pianzola’nın eseri, 1525 köylü ayaklanmasına yol açan koşulları ve ayaklanmanın seyrini akıcı bir dille anlatıyor.
——————————————-
16.yüzyılın köylü savaşları, Avrupa ve dünya- tarihi için en az İngiltere iç savaşları ve Fransız Devrimi kadar belirleyici olmuştur. İlk olarak şunu söyleyelim; sonuçlarından biri de Reform hareketi olan bu savaşlar, burjuva tarihçiler tarafından her ne kadar sapkın mezhepliler ve katoliklerin dini ayrılıklarından kaynaklı olarak gösterilse de, aslında bunların özünde sınıf çıkarlarına dayandıkları o dönemin koşullarıyla kolayca açıklanır. Köleci Roma imparatorluğu yıkıldığında , Eski Dünya’dan geriye ne ilkçağ felsefesi, ne siyasetbilim kalmıştı. Dolayısıyla bilimsel düşünme tarzının henüz yerleşmediği diğer toplumlarda olduğu gibi, feodal ortaçağ toplumunda da üstyapıya ait hemen her şey ve siyaset kilise tarafından yönlendiriliyordu. Yeni Ahit, hem hukukun hem siyasetin üstünde mutlak güce sahipti, yani siyaset ve hukuk kutsal bilimlerdi. Dolayısıyla bunlara ve feodalizme yönelecek her devrimci muhalefet, doğrudan kutsal tanrı buyruğuna (kiliseye) yöneliyor ve böylece mezhep sapkınlıkları doğuyordu.
Ve bu devrimci ruhun en kuvvetli şekilde vücut bulduğu köylü önderlerinden biri de Thomas Münzer’di. O kadar ki, köylüler savaşının onun etkisiyle doruğa ulaştığı söylenebilir. Münzer’i değerlendirmeden önce, döneminin koşullarını incelemek gerek.

Köylüler Savaşı öncesi ayaklanmalar oluyor feodal imparatorluk çatırdıyor.
Şüphesiz 1525 tarihinden önce de ayaklanmalar olmuştu, 14-16. yüzyıllar İtalya, İngiltere, Fransa, Macaristan ve Almanya köylülerinin ayaklanmaları ile doludur. Bunların hepsi bastırılmıştır ve hiçbiri 1525 Köylüler Savaşı kadar düzenli ve geniş yayılımlı olamamıştır.
14-15. yüzyıl Almanyası sanayi ve ticarette atılımlar göstermişti, kentleri gelişmiş, tarımı ilerlemişti; ancak yine de Avrupa’yla kıyaslanınca çok daha gerideydi. Merkezi otorite eksikliği yüzünden nüfus dağınıktı, dolayısıyla şehirlerin ticari çıkarları uyuşmuyordu. Kırsal nüfus son derece izoleydi, bunun tek istisnası yeni gereksinimlerini karşılamak için dışa açılan soyluluktu, imparatorluk dış ticaretten soyutlandıkça, kralın bağlaşıkları olan prensler, kendi ticaretlerini kontrol ettiler ve zenginleştiler; bu da onları güç sahibi yaptı. Kralın tüm çabalarına rağmen ortaçağdan kalma sınıf yapısı, üretim ilişkilerindeki değişmeyi takiben değişiyor, feodalizm çatırdıyor ve dağınık bir merkezileşme, dönemin koşullarını belirliyordu.
Sınıfsal yapı o zamanlar oldukça karmaşıktı. Prensler, imparatorluktan bağımsız ve onun imtiyazlarına sahip, eski yüksek soylulardan gelme bir sınıftı. Kendilerine bağlı kentleri ve baronlukları istedikleri gibi sömürüyorlardı ve yönetimleri başına buyruktu. Şövalyeler, yani küçük soylular yok olmak üzereydiler, ayrıcalıklarını satmak zorunda bırakılıyor, mülkleri işlevsizleşiyordu. İçinde bulundukları durumun acısını, köylülere yeni vergiler ve angaryalar yükleyerek çıkardılar. Prensler ve İmparatorluk ile de araları iyi değildi, çünkü şövalyeler bunlara bağlı kentleri haraca bağlıyorlardı. Din adamları sınıfı ikiye ayrılmıştı. İlki, ruhbanlar -aristokrat kilise görevlileri- çok büyük topraklara sahip ağalardı ve yeni bilimsel gelişmeler karşısında zayıflayan itibarlarını prenslerle işbirliğine giderek kurtarmaya çalışıyorlardı. Olmadık sömürü yöntemleri buluyor (cennet anahtarlarının satışı kilise kasalarını doldurmuştu), çürümüş yargı sistemini ellerinde tutuyorlardı, ikinci grup, papazlar ise köy ve kentlerde görevliydi ve halk takımına dahildiler. Devrimci muhalefetin ideologları işte bunlardı.
Kent topluluğu ise kenti yöneten ve tüm kent gelirini elinde tutan eşraf ve burjuvalardan oluşurdu. Eşraf, civar köyleri ve kent komününü tefecilikle, komünün otlaklarını gaspederek ve bunun gibi ortaçağ yöntemleriyle sömüren ayrıcalıklı soylu ailelerden oluşurdu. Bu sınıfın en çok çekiştiği kesim şövalyelerdi, çünkü bunlar gelişen kentler ve prensler karşısında güçten düşmüştü. Burjuva muhalefet ise gelişmekte idi ve artan gücü oranında şehirde temsil edilmek, sömürüde pay sahibi olmak istiyordu; zengin kiliseye karşı idi, mülksüz kilise istiyordu. Bu istemlerinin karşısına dikilen soyluluk ve ruhban sınıfa karşı muhalefetleri sinsi ve ölçülüydü. Zaman zaman beraber hareket ettikleri devrimci muhalefeti , pusula tersini göstermeye başlayınca hemen satarlardı. Halk muhalefeti ise yurttaşlık haklarından yoksun kentlilerdi: lümpen-proletarya, güçten düşmüş küçük burjuvalar ve gündelikçi işçiler. Bu halk muhalefeti, 1525 Savaşına kadar bir parti olarak hareket etmedi, ancak burjuvazinin peşinde hareket eden güvenilmez bir gruptu. Savaş sırasında köylülerin yanında yer almalarının nedeni de Münzer gibi önderlerin çalışmaları ve aslında ortaçağ şartları nedeniyle kentlerin köylere bağlı olmasıydı. Savaşta en kolay dağılan (yağma vaatleri ile karşı tarafa kolayca geçerlerdi) ve en güvenilmez grup da buydu.
Serf, yani köylü şüphesiz tüm bunlar içinde en kötü durumda olanıydı. Bir manastıra, prense, barona ya da kente bağlı olması hiçbir şey farkettirmiyordu; köylünün hiçbir mülkü, neredeyse hiçbir hakkı yoktu. Sürekli çalışsa bile üstündeki ağır vergileri ve angaryaları ancak karşılıyordu. Bu yüzden köylülük tarihi ayaklanmalarla doludur. Buna rağmen köylüler ayaklandıkları zaman ki bu çok güçtü birlikte hareket edemiyorlardı, ve dağınıklıkları ortak bir hedef belirlemelerini zorlaştırıyordu. Yukarıda anlatılan karmaşık sınıf yapısı, Fransa’da olduğu gibi gerici geleneğe karşı birleşik bir ayaklanmayı imkansız kılıyordu; üstüne, görüş ve hedeflerin bu ayrılığı sınıfları ulus bilincinden uzak tutuyordu.
Ortaçağ veba salgınlarıyla geçmiştir, ancak 15.yy’da başlayıp her on yılda bir tekrar eden Kara Ölüm kadar Avrupa’yı sarsan yoktur. Zaten çatırdayan feodalizm ve başına buyruk prensler, bir istikrarsızlığa neden olmuştu; Avrupa nüfusunu üçte birine indiren bu salgın, durumu oldukça kötüleştirmiştir. Bunun üstüne yıllar boyu kıtlığa neden olan küçük bir Buz Çağı da eklenince, ağır şartlar çekilmez halde geldi. Feodal kanunlar geçerliliklerini kaybettikçe toprak sahibi prensler kendi kurallarını koyup serflerin canını çıkarıyordu. Papalık, Almanya üzerinde büyük güce sahipti ve imparatorun bağlaşıklarından vergi toplaması gibi, papa da Almanya kiliselerinden para toplardı. Bu durum halkın, şehirlerin ve soyluluğun katolik din adamlarına duyduğu nefreti -son ikisinin kıskançlığını körükledi. Soyluluğun içine milliyetçilik kıvılcımları düşmüştü.
Koşullar devrimci hareketleri tetikledi. 1476’da Begeim’de ayaklanmalar başladı. Kavalcı Jean adlı çoban, Kutsal Bakire’nin kendine görünüp, ne imparatorun ne papanın artık hükmetmeyeceğini, kimsenin komşusundan zengin olamayacağını, insanların dünya zevklerini bırakıp (dans, müzik) ayrıcalıksız bir dünyada yasamak için tövbe etmeleri gerektiğini söylediğini iddia ediyordu. Çilecilik dönemin tüm proleter hareketlerinde görülür, çünkü proletarya kendini sınıf olarak ortaya koymak için onu kurulu düzenle uzlaştıran, sefaletini çekilir kılan müzik, eğlence vs. her şeyi bir kenara itmelidir. Üretim güçleri ve toplumsal dinamikler geliştikçe çileci akımlar devrimciliğini yitirdi.) Bunu duyan halk, her yerde coşkuyla bu yeni devrimci tarikata akın etti. Asi kavalcı, vaazlarına onbinlerce tövbekar topluyordu. Kısa sürede buraya haclar başladı. Kitlesini toplayan Jean, başlattığı ayaklanma sırasında kaçırılıp yakıldı ve kitlesi başarısızlığa uğradı ama yaptıkları, zamanın isyan alevlerinin ilk kıvılcımıydı.
1493’te Alsas bölgesinde kurulan gizli Bundschuh derneği, halkı sömüren tefeci yahudilerin yağmalanıp öldürülmeleri, bazı vergi ve yükümlülüklerin, ayrıca imparatorluk mahkemesinin kaldırılmaları istemleriyle etrafına taraftar topluyordu. Derneğe adını veren sembol, bundschuh, bir köylü çarığıydı. Selestat kentini ve manastırlarını yağmalamak için ayaklandıklarında dernek yıkıma uğradı, ancak direngenlikle 20 yıl boyunca varlığını korudu. 1502, 1513 ve 1517’de tekrar ayaklanmalar çıkarttığında, derneğin ereklerine kilise mallarına el konulması ve imparatordan başka otoriteyi kabul etmeyen birleşik bir Alman cumhuriyeti istemi de eklenmişti.
1514’te VVürtemberg’de Dük Ulrich hükümeti, ekmeğe bile ağır vergiler koyunca, bölgede faaliyet gösteren Yoksul Konrad örgütü, dükün üstüne yürüdü. Yeni bir ordu toplamak için zaman kazanmak isteyen Dük, çeşitli vaadlerle köylüleri yatıştırdı, ancak niyetini anlayan dernek önderleri civar kentleri ele geçirdiler. Ayaklanma Baden’a kadar yayılmıştı. Kent burjuvaları da halk takımına destek veriyorlardı. Ta ki Ulrich ilk önce bazı haklar verip, sonra da bölge prensinin ordusuyla birlikte köylülerin üzerine yürüyene kadar. Bunu gören burjuvalar köylülere kent kapılarını kapattı ve bağlaşıksız kalan köylüler tutsak edilip öldürüldüler. Burjuvaların bu ihanet gelenekleri ve Ulrich tarafından kullanılan oyalama politikaları, bize Paris Komünü’nün, Rosa Luxembourg’un ve birçok yerde devrimcilerin başına gelenleri hatırlatır. Zamana geri dönersek, köylü ayaklanmalarının gücünü kıran önemli faktörlerdendi bu politikalar.
Savaşan sadece köylüler değildi. 1523’te prensler karşısında bağımsızlıklarını yitiren soylular, Ulrich von Hutten’ın teorik önderliğinde, prensleri ortadan kaldırarak bir birleşik Almanya cumhuriyeti kurmak ve kilise mallarını laikleştirmek amacıyla onlara karşı ayaklandılar. Soyluluk köylülüğe haklarını vaad etseydi değerli bir müttefik kazanabilirdi, ancak von Hutten serflere ufak bir taviz vermemiştir. Sonucu tahmin etmek kolaydır, soylu orduları, yıllardır kendilerine karşı güç kazanan prenslerin karşısında yokolup gittiler. Kalanlar da prenslerin hizmetine girdiler. Soyluluk sınıf tavrını sergilemiş, köylülerini özgür görmektense, prenslerin çanağını yalayıp onlarla beraber köylüleri ezmeyi tercih etmişti.
Evet, Münzer büyük bir hatip, kitlenin nabzını iyi tutan devrimci bir önderdi; ancak ona miras kalan Alman direniş geleneğini unutmamak gerek…

Stolberg’li Thomas Münzer doğuyor.
1493’te Bundschuh kurulduğu yıl, Thomas Münzer, Stolberg’de doğdu. Babası, o çocukken yöre kontu tarafından idam ettirildi. Gençliğine ve erken dönem faaliyetine ait pek bir bilgimiz yok, ancak bir literatür eğitiminden geçtiğini sahip olduğu Doktor unvanından biliyoruz, ilkçağ filozoflarını, Aristo’yu, Plato’yu okuduğunu biliyoruz, bildirilerinde bunlardan bahseder. Bir rahip olmuştu, ancak isyancı yapısı bir görev yerinde uzunca kalmasını engelliyordu. 19 yaşındayken Halle’de öğretmen olarak çalıştığı yerde, Madgeburg başpiskoposuna karşı bir birlik kurmuştu. 1515’te kısa süre bir rahibe manastırında çalıştı. Birçok yer gezdikten sonra Martin Luther’in rızasıyla 1520’de Zwickau’ya vaiz olarak atandı. Burası onun geleceğini belirleyen yerlerden biridir, çünkü o zamanlar Roma kilisesine karşıt görüşleriyle ünlenmiş olan Luther’i ilk olarak burada tanıdı.
Münzer’in atandığı St.Catherine kilisesinin içinde gezgin dokumacılara ait bir sunak vardı ve bunlar sıkça buraya gelip toplantılar yaparlardı. Münzer’in burada onlarla konuşma fırsatı oluyordu; yeni görüşleri böylece şekilleniyor ve halk takımıyla bağlar kuruyordu. Ütopyacı komünist görüşleri yavaş yavaş şekilleniyordu. Bu görüşler, zenginlerin gittiği bir kilise olan St. Mary ile aralarını açtı ve iki kilise arasında dini bir çekişme başladı. Bu arada sonradan Storchistler adını alacak bir mezhebin kurulması için çalışmalar yapıyordu. Mezhebin başı -Storch adında bir dokumacı- Münzer’in desteği ile bir terzi dükkanında vaaz veriyordu. O zamana kadar Münzer zengin ruhbanlara karşı duran ateşli biri olarak biliniyordu (Luther gibi), o yüzden şehir halkı ve belediyenin tepkisini çekmemişti. Ancak 1521 ‘de etkisi altında bulunan Storchistler ve dokumacılar isyan edince dokumacılar hapse, Münzer de şehir dışına atıldı. (Taboritler, Beghardlar, Lollardlar gibi kimi Ütopyacı komünist görüşleri olan mezheplere yapılan işkenceler, kovuşturmalar, katliamlar ve hatta Papa Innocent lll’ün Albililere karşı düzenlediği Haçlı Seferi yanında, bu biraz hafif bir cezaydı gerçi.)
Storch ve havarileri Wittenberg’e kaçtı, ancak Münzer çalışmalarını Taboritler (Hussitler isyanının devrimci-demokrat-köylü kanadı) arasında devam ettirebilmek umuduyla Bohemya’ya gitti. Ancak buranın yöneticileri, işi burada çalışma yapılmasına imkan vermeyecek derecede azıya almışlardı. Taboritlerin çoğu ya yakılmış, ya kaçmıştı. Prag’a giden Münzer, 1522 Ocak’ında buradan da kovuldu.

Münzer Atlstetf te düşüncelerini sağlamlaştırıyor, “Dr.Lügner ise konumunu.
Münzer Saksonya üzerinden Allstett’e geçti; bu şehir zengin maden yataklarına sahipti ve buradaki madenciler Münzer’in ajitasyon yapacağı proleter topluluğu oluşturuyordu. Burası çalışma için rahat bir yerdi, hatta Münzer 1523’te bir rahibe ile evlendi. Ancak kişisel işleri onu çalışmasından uzak tutmadı. Reform teorisyenleri arasında, kilise hizmetlerinin Almanca verilmesine, ayinlerde Roma’nın emperyal isteklerine göre düzenlenmiş Yeni Ahit’ten daha demokratik olan Eski Ahit’in de okunmasına ilk değinen Münzer’dir. Ruhban’ın ayindeki tüm ayrıcalıklarını elinden alıyor, Papalık yöntemlerini dışlıyordu.
Çileci bir hayatı Hristiyan olmanın şartı olarak ortaya koyuyordu. İncil’in iç arınma olmaksızın anlamsız olduğunu ve bunun da sadece yalın bir yaşamla elde edilebileceğini düşünüyordu: “Görevlerinizi terketmeyin. İçkiliyken davamız hakkında muhabbet ediyor, ayılınca korkudan suspus oluyorsunuz. Aklınızı bunlardan arındırın, kardeşlerim. Yaşamın bu gibi rahatlıklarından uzak durun, etinizin isteklerine boyun eğmeyin!”
İlkçağ mistiklerine benzer görüşleri vardı, bunlar ateizme varan panteist bir biçim almıştı. (Panteizm varolan her şeyin temelinin Tanrı’ya dayandığını ve ona özdeş olduğunu söylenenler Hakk gibi.) Böylece ruhban’ın tüm önemini silip atıyordu. Şöyle diyordu: “İnsan bilmelidir ki, Tanrı millerce ötede değil, ama gökler ve yerler Tanrı’yla dolu. Baba içimizde Oğul’u tekrar yaratır ve Kutsal Ruh bizi sarar.”
Tüm bunlar dönemi için derinlikli ve önemli sözler, gerçi bunların benzerlerini daha önceden bazı Taboritler ve mezhep liderleri de söylemişlerdir. Ancak Münzer daha açıktan bir dinsel hoşgörü propagandası yapar; her ulusun dinini kendine göre düzenlemeye hakkı olduğunu söyler. “Türkler ve putperestler istedikleri gibi tapınsınlar, Romalı gerici dindaşlarımız istedikleri gibi ayin yapsınlar.” der Münzer; “Biz kendi ihtiyaçlarımıza göre dini işlerimizi düzenleyeceğiz, buna izin versinler yeter.” Gerçi ileriki dönemde Saksonya prenslerine karşı konuşma yaptığı sıra, mücadele kızışmıştır ve bu hoşgörüsü azalır: “Seçilmişler izin vermedikçe imansızların yaşam hakkı yoktur!” der Münzer, ruhban ve prensleri imansız olmakla itham ederken.
Münzer bu dönemde (1522-23) isyan etmiyor, otoriteye açıkça karşı gelmiyordu; ancak Luther’le tartışmaları kızışmıştı. Luther’in kişisel girişimleri Reform’u alevlendirecek güçte değildi; çoğu zaman olayların akışına kapılıyordu. O VVittenberg’de İncil’i çevirmekle meşgulken, Karlstadt öncülüğündeki dini muhalefet, kentte yaygın çalışma yapıyor, Roma’yı, özel ayinleri vs. yerden yere vuruyor, Luther de bunları onaylamakla yetiniyordu. Bundan bir yıl sonra, kendini Reform’un lideri olarak gören Luther; kutsal hizmetlerin Almanca yapılması konusundaki makaleleri Münzer ondan önce çıkarınca, dehasına yaraşır(!) bir oyun oynadı. İlk önce makaleyi bir güzel kopyaladı -bu arada Saksonya prensinden Münzer’in makalesinin basılmaması hususunda garanti aldı- ve sonra makaleyi kendi adıyla bastırttı. Luther, Münzer’in bu konudaki suçlamalarına hiç cevap vermedi, onu hep sözlü tartışmalara zorladı; ancak halk önünde konuşmaya hep hazır olan Münzer, Wittenberg Üniversitesi’nde dinbilimsel tartışmalarla zaman öldürmek istemiyordu.
*Münzer, Luther?e Almanca bir kelime oyunu yaparak Doktor Lügner derdi. (Lügner,yalancı)

Luther önce köylülere, sonra kendi partisine ihanet edip Prenslere yaranıyor.
Luther, 1517’de Reform’a henüz başlarken, yaptığı muhalefet, burjuva mezhep sapkınlıklarının hiçbirini dışlamıyordu, henüz olası müttefikleriydi bunlar. O zamanlar gayet ateşli bir reformcuydu. “Papalara, diyordu, kardinallere, psikoposlara, tüm Roma Sodom’u sürüsüne, bu uğursuz hayvan soyuna elimizdeki tüm silahlarla saldıralım, elimizi neden onların kanlarında yıkamıyoruz?” Luther bu devrimci ateşi ortaya attıktan sonra, halk takımı ve köylüler tüm baskının kalkacağını düşünerek, ılımlı burjuvalar ve hatta bazı prensler ise kilise mallarının zoralımı ve Roma’ya başkaldırı hayalleriyle hareketlendiler.Bu sırada Luther Saksonya prensinin koruması altında VVittenberg’ de profesörlük yapıyordu. Etrafı kendine bağlı burjuvalarla doluydu, bu maddi-manevi güç hoşuna gitmişti ve köylülüğü satmakta tereddüt etmedi. Roma’nın kökünü kazımak isteyen Luther pasif direnişi savunur olmuştu, “incil davasının zorla ve kanla kazanılmasından yana değilim” diyordu. Aslında o; 1522’de Zwickau’da Karlstadt ve ütopyacı komünistler güç kazanmaya başladığından bu yana, bu grubun ve temsil ettikleri halkın karşısında yer almaya kararlıydı.
Luther, ılıman reform partisinin etrafına burjuvaziyi, prenslerin çoğunu, küçük soyluları toplamıştı. Ancak köylülerin aşırı partisinin buna tahammülü yoktu, ve er-geç bu ikisi çatışacaktı. Öte yandan katolik reformasyon tehlikesi Luther’in üstünde Demokles’in kılıcı gibi asılıydı. Bu yüzden Luther’in lafları bulunduğu kabın şeklini alıyordu. Köylüler Savaşı çıktığında ilk önce halkın ve prenslik hükümetlerinin arabuluculuğunu yaptı, hatta hükümetlere korkusuzca saldırdı, onları sorumlu tuttu. Öte yandan ayaklananları dine aykırı buluyordu. Ama Münzer önderliğindeki savaş iyice yayılıp devrimci muhalefet kuvvetlenince Luther, halka karşı prensler, burjuvalar, soylular, hatta rahipler ve Papa ile birlik yaptı. “Kudurmuş köpekleri boğazlar gibi, açıktan açığa ve gizlice bunları parçalamak gerekir, diye bahsediyordu köylülerden, İşte bu sebeple aziz beyler, bunları parçalayın, boğun, gebertin! Köylülere acıma yok! Tanrının acımadıklarını bağışlamak yok!” Sonraları Luther, prenslerin iktidarını tanrısal hukuka dayandırarak, tinsel yetkelere başkaldırısını da sona erdirdi. Luther, burjuvaziye de ihanet etmiş, prensleri arkasına almıştı.
İmparatorluk, ruhbanlar ve bazı prenslerden oluşan gerici-katolik klik zengin soylular tarafından temsil ediliyor; varlıklı burjuvaları, küçük soyluları ve fırsatçı prensleri içeren ılıman-burjuva reform partisi Luther’de kimlik buluyordu. Köylüler ve halk takımı ise, isteklerini dile getiren Münzer önderliğindeki devrimci partiyi oluşturuyordu.

Çekiçli Münzer güney Almanya’yı dolaşıyor, ayaklanmanın basına geçiyor.
Luther için Münzer’i altetmek kolay olmayacaktı. Münzer V/ittenberg’e gitmeyi reddedince, Saksonya Prensleri çevre yerleşimlerdeki isyanları bahane ederek Allstett’e geldiler. Popüler tarihçilerin söylediklerinin aksine, Münzer cesaretli bir adamdı ve devrimci görüşlerini gizlemek bir yana, prenslere propaganda bile yaptı. “İncil’e sapkınlık olarak bakan rahip ve keşişlerin hakkı ölümdür. Eğer prensler bu dinsizleri ortadan kaldırmayı reddederse, Tanrı onlardan kılıcı geri alır, çünkü kılıcın kudreti topluluğa aittir. Hırsızlığın ve tefeciliğin batağı beyler ve prensler, sudaki, toprakta ve havadaki her şeyi kendi mülkleri yapıyorlar. Sonra da yoksullara diyorlar ki, çalmayacaksın! Halbuki kendileri halkın iliğini sömürürler; ama bir yoksul neye karşı çıksa hemen asılır ve tüm bunlara doktor Lügner: Amin! der.” Bunları duyan Luther, Münzer’i şeytanın bir aleti olmakla suçladı ve prenslerden onu kovmalarını istedi. Seçici Prens, 1524 Ağustos’unda Münzer’in eliyle yazılmış demek mektuplarını ve silahlı ayaklanma çağrılarını bulunca onu teslim almak istedi. Bunu duyunca, kentten çıktı ve hareketlenmelerin olduğu Mülhausen’e gidip ‘Çekiçli Münzer’ adıyla bir bildiri bastırttı. Bu bildiri o çevrede çok etkili oldu. Ancak bu isyan çağrısı, şehir konseyinin onu kovmasına neden oldu.
Münzer, Luther’in reform partisinden kopalı zaten çok oluyordu. Böylece Ekim 1524’te beş ay sürecek olan güney Almanya gezisine başladı. Propaganda faaliyetleri başarıyla sürüyor, kendisine tüm Almanya’ya yayılmış Anabaptistlerden yardımcılar buluyordu. Bu çileci mezhebin müritleri, kaynaşan halk yığınlarına doğrudan ulaşıyordu ve onca işkence, idam ve kovuşturmaya rağmen ayakta kalmayı başarıyordu. Anabaptistler, Münzer’e alan hazırlıyor; o da istediği yere gidip isyan çıkarıyordu. Münzer Şubat 1525’te Mülhausen’e döndüğünde Stühlingen’de savaş çoktan başlamıştı. Ekim 1524’te Stühlingen köylüleri baronlarına ödedikleri tüm vergileri kesmişler, hükümetle kavgalı olan burjuvalarla işbirliği içinde bir dernek ve silahlı çeteler kurmuşlardı. Erekleri, şato ve manastırları yıkmak, feodal egemenliği kaldırmaktı. Ayaklanma hızla Suab bölgesine yayıldı, askerleri İtalya’da savaşta olan Suab soyluları, oyalama taktiğine giriştiler. Ancak 1500 kişilik soylu ordularına karşılık 4500 köylü vardı ve kısa bir süre silahlar bırakıldı. Tüm kış boyu, prensler Suab Soylu Birliği’nden yardım gelmesini bekledi. Şubat’ta yardım geldiğinde fırtına çoktan patlamıştı.
Ayaklanma Kara Orman’a ve güney bölgelerine, Tuna ve Ren’e kadar yayılmıştı. Toprakları ellerinden alınmış bazı soylular da köylü ordularıyla beraber savaşıyordu. Mart başında 6 ordugaha bölünmüş, silahlı 30-40 bin kadar köylü ayaklanmıştı. Eğer Suab Birliği’ne karşı yürüselerdi, tüm güney Almanya köylülerin olurdu.

Memmingen’in 12 Maddesi Münzer’in devrimci partisinin programı oluyor.
Bu sırada güney Almanya’nın Memmingen şehrinde, Şubat 1525’te halk takımı, feodal prenslerin ve kilisenin keyfi egemenliklerini ortadan kaldıran 12 maddelik bir bildiri yayınladı. Bu bildiri kısa sürede tüm bölgede elden ele dolaşır oldu. Maddelerden biri, her komünün kendi papazını seçebilme hakkı ile ilgiliydi, ancak diğerleri iktisadi adaletle ilgilidir her ne kadar İncil adaleti kisvesi altında olsa da-. Buna göre sığırlar ve buğday üstündeki ağır vergiler kalkacak, şimdiye kadar soyluların kullanma hakkını gaspettiği çayırlar, göller ve av hayvanları komünün ortak kullanımına açık olacaktı. Bir köylü ölünce tüm mirasının lord tarafından yağmalanması demek olan ölüm vergisi kalkacaktı. Yargılanma olmadan ceza verilmeyecekti. Kısacası bu bildiri serfliği, bilindik şekliyle ortadan kaldırıyordu. Zamanı için ilerici ve devrimci müjdeler veriyordu.
7 Mart’ta bu bildiriyi tüm güney Almanya köylüleri kabul ettiler ve uygulamaya başladılar. 12 Madde’den başka, Münzer’in tüm köylü topluluklarına gönderdiği mektup-makale de vardı. Bunun içeriği de şuydu; köylü topluluklarından derneğe katılmayanların komünle ilişkisinin kesileceği belirtiliyor; tüm şato ve manastırlara el konulacağı; soylu, rahip ve keşişlerin ise bunları bırakıp sıradan evlerde oturmazlarsa aforoz edilecekleri söyleniyordu.
Şunu görmek gerek, Münzer zamanı için oldukça ileri fikirlere sahipti; dönemin koşulları onun aşırı politikaları için yeterince olgun değildi. Dolayısıyla köylü orduları içinde ancak bir azınlığı temsil ediyordu. Köylüler içerisinde hala reformcu Luther partisinin etkisinde olanlar vardı, dolayısıyla soylular uzlaşma talep edince 12 Madde’den vazgeçildi. Bu sözde uzlaşma köylülere ileride pahalıya patlayacaktı.

Münzer köylülerinin başına geçiyor, ama sonunda yeniliyor.
17 Mart’ta Münzer Mülhausen’de yönetimi eşraf konseyinin elinden almış, komünist bir teokrasi kurmuştu. Kent yönetimi Münzer’in başkanı olduğu bir ‘ölümsüz konsey’e verilmişti. Münzer, Luther gibi kararsız ve korkak davranmadı, malların eşit paylaşımı konusundaki eski vaazlarına sadık kaldı ve şehirde bunu uyguladı. Ayrıca her türlü yetkeyi de kaldırdı. Bu sırada ajitasyon çalışmaları ve Mülhausen örneği etkisini gösterdi. 2 Nisan’da genel ayaklanma ilan edildi. Florian Geyer, Jacob VVehe ve Jacklein Rohrbach gibi isimler önderliğinde köylüler Almanya’nın üçte ikisinde ayaklanmıştı. Birkaç hafta içinde yüzlerce şato ve manastır ateşe verildi. Birçok kent ayaklanmaya katıldı, diğerlerinde burjuvalar ve eşraf, zarar görmemek için kentlerini teslim ettiler. Fakirleşmiş şövalyeler, ganimet hayalleriyle köylü ordularına katıldılar. Ancak Mayıs ortalarında işler yolunda gitmemeye başladı. Başlardaki sersemliklerinden kurtulan soylular, askerlerinin İtalya’daki savaştan dönmesiyle birlikte tekrar ordularını kurdular. İmparator’un artık para veremediği deneyimli paralı asker birlikleri de soylu ordularına katıldılar. Suab Birliği köylülerin karşısında yerini almıştı.
Kısa bir süre iki taraf dengede kaldı; ancak köylü ordularının zaafları, sonlarını getirdi. Birincisi orduların büyük kısmı lümpen proletaryadan oluşuyordu. Bu serserileri kontrol etmek kolay değildi, ganimet peşi- l ne ana birlik- , ten ayrılıp soylulara kolay yem oluyorlardı; prenslerin en ufak vaadine kanıp hemen dağılıyorlardı; bazen taraf değiştirdikleri bile oldu. Sadakat bakımından, orduya katılan şövalyeler de farksızdı, ancak bunlar taraf değiştirdiğinde sonuç daha vahim oluyordu, çünkü köylüler topları kullanacak deneyimli adamlardan yoksun kalıyorlardı. Moralleriköylüler savaşmayı bilmiyor değillerdi; ancak karşılarında iyi eğitimli askerler vardı ve köylüler her yerde yenilmeye başladılar. Güneyde Suab ve Frankonya’da Georg Truchsess liderliğinde soylular, köylü hareketlerini Mayıs sonunda hemen tümden bitirmiştir.
Kuzeyde, Thüringen’de ise Hessen Landgravı Philipp, birkaç seri atakla ülkesinde egemenliği ele geçirip, Saksonya prensleriyle beraber Mülhausen’e; Münzer’e doğru yürüyüşe geçti. Münzer birkaç top ve 8000 kişiden oluşan ordusunu Frankenhausen’e sürdü. Prensler silahları karşılıklı bırakmak üzere yemin ettiler, ama daha silahlar bırakılmadan saldırıya geçtiler. Münzer’in askeri bilgisi zaten yoktu ve soylu ordular kısa sürede, bir tepe üzerinde kurduğu savunmayı yardılar. Kaçışmaya başlayan köylülerin 5000’den fazlası öldürüldü. Münzer saklandığı bir evde yakalandı, Saksonya prensleri Münzer’e huzurlarında işkence edilişini zevkle izlediler. Kafası kesilerek öldürüldü.
Haziran 1526’ya dek; Avusturya Alpleri ve Alsas’ta ayaklanmalar devam etti, bu ayaklanmalar da Fransız, İspanyol, Macar paralı askerleri kullanılarak kanlı bir biçimde bastırıldı. Savaş bittiğinde halk takımından ve köylülerden 60-70 bin kişi ölmüştü. Prensler ve landgravlar, kutsal(!) adaletleriyle, onbinlerce insanı işkenceden geçirip sakat bıraktı. Bazı bölgelerde vergiler ve angaryalar, eskiden olduğundan çok daha ağır şartlara bağlandılar, köylülerin durumu daha da kötüleştirilemeyecek kadar sefilleşti.
Savaştan en çok din adamları zarar gördü, manastırları yerle bir edildi, mülk ve eşyaları yağmalandı. Sağlam kalan kilise malları da, halkın ruhbanlara karşı nefretini bahane eden laik prensler tarafından ele geçirildi. Rahip prensler, ayrıcalıklarını ve mülklerini, laik prenslere sudan ucuza satıyorlardı. Soylu şatoları da yıkımdan payını aldı, soylular artık ancak prenslere hizmet ederek yaşayabilecek duruma gelmişlerdi. Eskiden imparatorluğa bağlı soylular, şimdi prenslerin gücüne güç katıyorlardı; bu durum zaten merkezi otoritesi olmayan Almanya’yı iyiden iyiye bölünmüş hale soktu. Kentler de prenslerin açgözlü sömürüsüne hedef oldu, vergileri arttırıldı, yeni savaş vergileri konuldu, eşraf sınıfı hariç ayrıcalıklarına el konuldu.
Savaştan yarar sağlayan tek zümre prensler olmuştu. Tüm diğer sınıfların büyük kazançlarına el koydular, zenginleştikçe önemli güç odakları haline gelip Almanya’nın ulus haline gelmesini geciktirdiler.
KAYNAKLAR
**http://members.ei-sa.com/~ec086636/german_peasants_war.htm
“http://www.marxists.org/archive/kautsky/worb/l 890s/europe/ch04.htm
“http://www.uni-mannheim.de/ma-teo/camenaref/cmh/cmh206.html#l 86
“Engels, Friedrich ……………………… Köylüler Savaşı
“Huhnerfeld, Paul ………………………. Bir Filozof Bir Alman

——————————————
“Thomas Münzer”in felsefî ve tanrıbilimsel (theologique) öğretisi yalnızca Katolikliğin değil, tüm Hıristiyanlığın temel ilkelerini hedef alıyordu. Hıristiyanlık adı altında, kimi zaman tanrıtanımazlığa dek yaklaşan tümtanrıcı (pantheiste) görüşler öne sürüyordu Münzer. (…) Kutsal Kitab?la usun birbirine karşıt gösterilmesinin yanlış olduğunu savunuyor, Kutsal-Ruh?u usun ta kendisi olarak tanımlıyordu. İnanç, insanoğlunda cisimleşen ustan başka bir şey değildi ona göre. (…) İşte bu nedenle cenneti öbür dünyada değil, içinde yaşadığımız gerçek dünyada aramak gerekiyordu. İnanç sahibi kişilerin başlıca görevi, gönüllerine doğan Tanrı çağrısına uyup cenneti yeryüzünde gerçekleştirmek olmalıydı. Öbür dünyada ne cennet vardı, ne de cehennem. Şeytansa insanların içindeki kötülüklerden, onların doymak bilmez isteklerinden başka bir şey değildi. […) Münzer?in politik öğretisi bu devrimci din anlayışına tıpatıp uyuyordu. Tanrıbilimsel görüşleri gibi, içinde oluştuğu toplumsal koşulları aşan politik öğretisi de yaşadığı çağın çok ilersindeydi. Din felsefesi nasıl tanrıtanımazlığa dek varıyorsa, öngördüğü politik program da komünizme yaklaşıyordu. (…) Münzer?e göre cennet her türlü özel mülkiyet ve sınıf ayrımının ortadan kalktığı, toplum üyelerine yabancılaşmış özerk devlet iktidarının bulunmadığı bir toplumdan başka bir şey değildi. Devrime katılmayan her türlü yetkenin varlığına son verilmeli, mallar ortak kullanılmalı, herkes emeğini ortaya koymalı ve toplumda tam bir eşitlik sağlanmalıydı. (DUKAS: Histoire de Constantinople, VIII. Cilt, St. Genevieve Kitaplığı, Paris. ENGELS, Frederich : La Guerre des Paysans En Allemagne, Editions Sociales, 1974 s. 79)

Thomas Münzer ve Köylüler Savaşı
Yazar: Maurice Pianzola
Yayınevi: Evrensel Basım Yayın
Çeviren: Jale Reyhan İdemen
Sayfa Sayısı: 204 sayfa
Baskı Tarihi: Ekim 2005

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme, Politika
Roman Kuramı – Georg Lukacs

"Roman Kuramı bir edebi tür olarak roman üzerine yapılmış ilk büyük sistematik çalışmadır. Lukács burada biçimsel ve estetik kategorilerin tarihsel-mantıksal...

Kapat