Türkiye?de Bir İlk : Uluslararası Arapça Lehçeler Sempozyumunun Ardından? – Müslüm Kabadayı

Mardin Artuklu Üniversitesi tarafından, Avrupa?nın önde gelen üniversitelerinden Heidelberg (Almanya) ve Bergen (Norveç) üniversitelerinin işbirliği ile 17-19 Mayıs 2013 tarihleri arasında ?1. Uluslararası Türkiye?de Konuşulan Arapça Lehçeler ve Sözlü Edebiyatları Sempozyumu? düzenlendi. Mardin Artuklu?nun ev sahipliği yaptığı sempozyuma yurtiçinden ve Almanya, Avustralya, Avusturya, Estonya, Filistin, Gürcistan, Irak, İsveç, İsrail, Hollanda, Lübnan, Mısır, Norveç, Polonya, Romanya Rusya, Suriye, Ürdün?den Lehçebilim, Filoloji, Dilbilim gibi alanlarında uzman birçok akademisyen ve araştırmacı katıldı.

Mardin Artuklu Üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Kadri Yıldırım?ın başkanlığını yaptığı Sempozyum Düzenleme Kurulu?nda; Heidelberg Üniversitesi?nden Prof. Dr. Werner Arnold, Bergen Üniversitesi?nden Prof. Dr. Shabo Talay, Mardin Artuklu Üniversitesi?nden Prof. Dr. Brikha H.S.Nasoria ve Öğr. Gör. Ahmet Abdulhadioğlu, Ankara Üniversitesi?nden Arş.Gör. Mahmut Agbaht görev yaptı.
Sempozyumun amacını; ?Dünya genelinde konuşulan 7 bini aşkın dilin yarısına yakını yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Kuşkusuz her dil ölümü önemli bir kültür ve değer kaybıdır. Türkiye?de konuşulan 15?in üzerinde dilden biri olan Arapça farklı lehçeleri ve ağızlarıyla değişik inanç ve kültüre sahip birçok topluluk tarafından konuşulmaktadır. Konu bakımından ilk defa düzenlenecek bu sempozyum, olası dil/lehçe ölümünün önüne geçilmesi ve bir değer olarak çok kültürlülüğün, çok dilliliğin korunması ve geliştirilmesi gayesini taşımaktadır. Bu yönüyle de çok kültürlü, çok dilli dokuya sahip Mardin, Hatay, Şanlıurfa, Siirt ve diğer illerde yaşayan Arapların kültür hayatına katkı sunması amaçlanmaktadır.?? şeklinde ilan eden Düzenleme Kurulu bu bağlamda, sempozyumda Türkiye?de yaşayan Arapların sözlü edebiyatı, lehçeleri ve bu lehçelerin özellikleri, sözvarlığı, etimolojisi ve diğer dillerle etkileşimi, ikidillik-çokdillilik bağlamında dil durumları ve problemleri gibi dilbilim konularının ele alınacağını duyurmuştu.

Sempozyumda, bu konuları içeren yaklaşık elli bildiri on oturumda sunuldu. Bildiri sunan bilim insanları ve araştırmacılar: Prof. Dr. Otto Jastrow, Prof. Dr. Adnan Demircan, Prof. Dr. Adnan Khouja, Prof. Dr. Brikha H.S. Nasoria, Prof. Dr. M.Faruk Toprak, Prof. Dr. George Grigore, Prof. Dr. Guram Chikovani, Prof. Dr. Sergey Loesov, Prof. Dr. Shabo Talay, Prof. Dr. Werner Arnold, Doç. Dr. Kemal Tuzcu, Ass. Prof. Michael Abdalla, Doç. Dr. Muna Yüceol Özezen, Yrd. Doç. Dr. Abdulmutalip Arpa, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Aslan, Dr. Aharon Geva Kleinberger, Dr. Aziz Tezel, Dr. Hakan Mertcan, Dr. Issam Halayqa, Öğr. Gör. Ahmet Abdülhadioğlu, Öğr. Gör. Mohamad Zakaria al-Hamad, Arş. Gör. Ender Özbay, Arş. Gör. Mahmut Ağbaht, Arş. Gör. Hadra Kübra Erkınay, Ok. Alim Koray Cengiz, Faruk Akkuş, Meltem Halaceli, Zeliha Tuğuz, Mehmet Koşar, Tomas Çerme, Müslüm Kabadayı?

Bildiri ve Tartışmalarda Odaklanılan Konular
Sempozyumun ev sahibi Artuklu Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Serdar Bedii Omay?ın katılmadığı iki günlük oturumlara, gerek üniversite öğretim üyelerinden ve öğrencilerinden, gerekse Mardin halkından ilginin gösterilmediği dikkat çekti. Yaşayan Diller Enstitüsü başta olmak üzere ilgili kurum ve kişilerin, böylesine önemli bir sempozyuma ilginin eksikliği bakımından, katılımcılarca sorgulandığı sempozyumda sunulan bildiri ve tartışmalarda dikkat çeken önemli konular şunlar oldu:

* Günümüzde Türkiye?de konuşulan Arapçanın, Anadolu?da konuşulan kadim Arapçanın uzantısı olduğu belirtilerek, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Arapça lehçe ve ağızlarının özelliklerine dair çalışmalar sunuldu. Bu lehçelerin korunmasının büyük bir kültür, değer ve tarihin korunması anlamına geldiğine vurgu yapılarak, Arapça lehçe ve ağızların konuşucularının anadillleri olduğuna dikkat çekildi. Bu bağlamda, öncelikle bu lehçelerin ailelerin ve sivil toplumun bilinçlendirilerek çocuklara öğretilmesinin sağlanması ve akademilerde bu lehçelere ait sözlü kültür ürünlerinin sağlıklı yolla kayıt altına alınarak gelecek nesillere ulaşmasının temin edilmesi gerekir, denildi.

* Halkların kardeşliğini sağlamanın temelinde, dillerin kardeşliği yer almalıdır. Bu amaçla asimilasyon politikalarına son verilmeli ve dillerin ölümünün önüne geçilmelidir.

* Yer adları başta olmak üzere dillerin söz varlığını oluşturan temel unsurların yansıttığı kültür ortamının canlılığının sürmesi için önlemler alınmalıdır.

* Türkiye?de konuşulan Arapçanın, Türkçe ve Kürtçenin daha çok etkisinde kaldığı görülmektedir. Bunun yanında Turabdin bölgesinde yaşayan Süryani ve Ermenilerin, katliam ve göçler nedeniyle sayılarının çok azalmaları yanında, Süryanice ve Ermenice yer adlarının da tarihsel olarak Arapça, Kürtçe ve Türkçe sözcüklerle değiştirildiğine işaret edildir.

* Arapça lehçeler ve ağızlar üzerinde dilbilgisel, sözlükbilimsel ve anlambilimsel çalışmalar yanında toplumbilimsel ve halkbilimsel incelemelerin de yapılması gerektiği vurgulandı.

Sempozyumda akademik bildiri ve tartışmalar yanında çeşitli sosyal etkinliklere yer verildi. Bu kapsamda davet edilen Mardin Arap halk ozanı Riyad Tezcan ile Antakya Arap halk ozanı Nihat Çay?ın müzik dinletileri beğeni topladı. Yönetmenliğini Gökhan Evecen?in yaptığı ?Finnên? (Ozan) belgeselinin gösterimi yapıldı. Hatay?daki Arapça reddiye ve muvallardan (mevvel) örneklerin ozanlarca söylendiği belgesel de çok ilgi gördü. Özellikle Arap halk ozanlarının pamuk tarlalarında, sebze ve meyve bahçelerinde yaşanan sınıfsal çelişki ve çatışmaları konu edinen reddiyeleri toplumbilimsel araştırmacılar için oldukça zengin veri sunana belgeselin gösteriminin ardından filmin yönetmeni Evecen?le bir söyleşi gerçekleştirildi.
Doğrusu, Türkiye?de dilbilim çalışmaları bakımından bir başka ilkin gerçekleştirildiği bu sempozyum, gerek sunulan bildirilerin içeriği ve geliştirici tartışmalar nedeniyle, gerekse bilim insanları ve araştırmacıların geliştirdikleri dostluk ortamı bakımından umut vericiydi. Türkiye?de konuşulan Arapça lehçelerin taşıyıcılarının birbirlerini anlama çabaları ve geleceğe ilişkin çalışmalar yapmaları bakımından da, bundan sonra yapılacak bilimsel toplantılar için zengin bir olanak yaratılmış oldu.

Önümüzdeki dönemde Urfa, Antakya, Adana ve Mersin?de bu çerçevede toplantıların yapılması, ortaya çıkan verilerin kamuoyuyla paylaşılması önem kazanıyor

Kapanış Konuşmasından
Kapanış konuşmaları arasında Bergen Üniversitesi?nden Sempozyum Düzenleme ve Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Shabo Talay?ın ifadeleri önem arz ediyor. Talay, emeği geçenlere ve katılımcılara teşekkür ettikten sonra; ?Günümüzde Arapça dilbiliminde lehçe ve diyalektoloji araştımaları önemli bir yer tutmaktadır. Şimdiye kadar Türkiye´de Arap dili ile ilgilenen araştırmacılar bu konuya fazla ilgi duymuş de?iller. Buna karşın Anadolu topraklarında Arap dilbilimi için çok önemli lehçeler bulunmakta. Bunların tümü hala konuşulan lehçeler olmasına ra?men gelecekte çoğu kaybolma tehlikesi ile karşı karşıyadır.

İlk kez, bu konuyu Artuklu Üniversitesinin bir sempozyumda ele alması hem üniversite hem de üniversitenin bulunduğu bölge için çok önemliydi. Çünkü gündemleştirdiğimiz bu bilim dalının en önemli ve en eski lehçeleri günümüzde Anadolu´nun güneyinde ve doğusunda hala canlı yaşamaktadır. Biz de, Bergen/Norveç ve Heidelberg/Almanya üniversitelerini temsilen, bu sempozyumu Mardin?de organize etmede az da olsa katkımız olmasından gurur duyuyoruz.

Katılımcıların çalışmaları, Türkiye?de yaşayan Arapların kültür ve dillerine önemli bir katkı sunmuş ve gelecekte ölme tehlikesine karşı değerli bir adım atmış olmasını umuyoruz.?? ifadelerini kullandı.

HATAY?DAKİ YER ADLARIYLA İLGİLİ BİLDİRİ
Sempozyumda sunduğum ?Hatay?da Arapça Yer Adlarının Etimolojisi ve Türkçeleştirilmesi Süreci Üzerine Bir Değerlendirme? başlıklı bildiride, özetle şunların altını çizdim:

Dünya?nın birçok ülkesinde uygulanan ?yer adlarının değiştirilmesi politikası?nın tüm dayanakları hakkında bilgimiz olmamakla birlikte, bu değişime neden olan dönemler ya da olgular dikkate alındığında, şunlar dikkat çekiyor.

Dünya?da Yer Adlarının Değiştirilme Nedenleri
Birincisi; savaş dönemlerinde ya da coğrafyaların işgallerinde, bunun devamı olarak da yeni bir siyasi haritanın, ülkenin ortaya çıkması durumunda bu değişikliğe gidilmesidir. En yaygın bilinen örneklerden biri olarak, 1917 Ekim Devrimi?nden sonra ?Petersburg?un ?Leningrad?a dönüştürülmesini not düşebiliriz. Yeni bir devletin kurulması sürecinde yeni kentlerin doğması nedeniyle, o kentin üzerinde yükseldiği eski yer adlarının terk edilerek yeni bir kent adının doğduğuna da tanık olunmaktadır. Buna, Amerika?da Hollandalıların önce ?Amsterdam? dedikleri, sonra ABD?nin ortaya çıkışına paralel olarak Newyork?un, yani ?Yenişehir?in doğmasını da örnek verebiliriz.

İkincisi, yer adlarından bazıları kaba, aşağılayıcı ya da konuma uygun düşmediği için değiştirilme yoluna gidiliyor. Buna Hatay?dan şu örneği vermek mümkün: Antakya?ya bağlı ve Arapça olan ?Ayncamus? (Mandagözü) köyünün adı önce ?Camusayna?ya, ardından ?Tosunpınar?a, halk tepki gösterince de ?Yeşilpınar?a dönüştürülmüştür.

Üçüncüsü, köylerin beldelere, beldelerin kentlere dönüştürülmesi ya da birden fazla yerleşim biriminin birleştirilmesi nedeniyle yer adlarının da değiştirildiğine tanık oluyoruz. Karadeniz bölgesinde Canik?in Samsun?a dönüştürülmesi, Hatay?da Nahırlı ve Akınyolu köylerinin Aknehir adıyla birleştirilmesi gibi.

Türkiye?de Yer Adlarını Değiştirme Politikası
Türkiye?de coğrafi yer adlarının değiştirilmesi fikrinin ilk kez 1910 yılında ortaya çıktığı, ancak resmi adımın, 13 Mayıs 1913’te çıkarılan ?İskân-ı Muhâcirin Nizamnamesi? ile atıldığı biliniyor. Türkçe olmayan isimlerin sistemli olarak değiştirilmesi doğrultusunda atılan adımlar, Birinci Paylaşım Savaşı?na girilmesiyle birlikte hızlanıyor. 5 Ocak 1915’te Enver Paşa tarafından askeri kıtalara gönderilen talimatnamede ‘savaş zamanının sunduğu olumlu imkândan yararlanılarak’ Osmanlı topraklarında Ermenice, Rumca ve Bulgarca dillerinden olan il, ilçe, köy, dağ ve nehir adlarının ‘Türkçeye tahvili’ isteniyor.”(1)

Kurtuluş Savaşı yıllarında yer isimlerinin ?’millileştirilmesi? konusundaki ilk teklif Aralık 1920’de yapılıyor. 1923’te İzmit ilinin adı Kocaeli’ne, 1924’te Kırkkilise’nin adı Kırklareli’ne, 1927’de de Bozok’un adı Yozgat’a çevriliyor.. 1925’te, Artvin ilinde büyük kısmı Gürcüce olan yerleşim adları değiştiriliyor. 1947’de Hatay ilindeki Türkçe olmayan yer adları değiştirilmeye başlanıyor.
İçişleri Bakanlığı’nın 1940 yılı sonlarında hazırladığı genelge ile resmileştiğini ve böylece “yabancı dil ve köklerden gelen ve kullanılmasında büyük karışıklığa yol açan yerleşme yerleri ile tabii yer adlarının Türkçe adlarla değiştirilmesi”nin başlatıldığı biliniyor. Bunu, 1949?da İl İdaresi Kanunu ile yasal bir dayanağa kavuşturulması, 1957 yılında kurulan ?Ad Değiştirme İhtisas Kurulu?nun 21 yılda 75 bin yerleşim adını inceleyip, 28 bin kadarının değiştirilmesi izliyor. Kurulun faaliyetleri “tarihi değeri olan yer adlarının da” değiştirildiği gerekçesiyle 1978 yılında son buluyor. 1981 sonrasında ismi değiştirilen köy sayısı ise 280 civarında. Özetle araştırmacı Doç. Dr. Harun Tunçel?in saptaması şöyle: “İsmi değiştirilen köy sayısı 12 binden fazla. Bir başka ifade ile kaba bir değerle ülkemizdeki köylerin yüzde 35 kadarının ismi değiştirilmiş durumda. İsmi değiştirilen köyler tüm ülke sathına yayılmış olsa da Karadeniz, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu Bölgeleri’nde, diğer bölgelere oranla bir yoğunlaşma olduğu hemen dikkati çekiyor.” Tunçel?in saptamasını, Hatay?da özellikle 1960?lı yıllarda hayata geçirilen yerleşim birimlerinin adlarının değiştirilmesinden örneklerle somutlamak mümkün.

Asimilasyoncu Osmanlı?ya Bir Örnek
Örneklere geçerken ilk önce önemli bir gerçeğe dikkat çekmek gerekiyor. Son yıllarda Türkiye egemen sınıflarının siyasal tercihleriyle gündeme getirilen ?Yeni Osmanlıcılık? politikasının temelden reddedilmesi gereken yayılmacılık eğilimi bir yana yer adlarının değiştirilmesi konusunda da Osmanlı?nın sicilinin bozuk olduğunu görüyoruz. Örneğin Hatay?ın Yayladağı ilçesinin 1526 tarihli Tahrir Defteri?ndeki adı ?Cebel-i Akra? iken, 1780?de Yavuz Selim?in Mısır seferine istinaden ordusunu kışladığı yer olarak ?Ordu?ya dönüştürüldüğünü biliyoruz. Bu örnek ve 1957?de Osmanlıcı-dinsel eğilimi öne çıkan Demokrat Parti tarafından kurulan ?Ad Değiştirme İhtisas Kurulu?nun yaptığı asimilasyon uygulaması dikkate alındığında, ?Yeni Osmanlıcılar?ın BOP?un eşbaşkanlığına niçin soyundukları ve bugün Suriye?nin işgaline neden yöneldikleri daha net biçimde anlaşılmaktadır.

Yer Adlarının Anlamı ve Kültürel Boyutlarına Birkaç Örnek
Hatay?daki yer adlarının eski örneklerine Hatti-Hitit dillerinde rastlıyoruz. Türklerin Keldağ, Arapların Cebel-i Akra dedikleri dağın mitolojilerde geçen en eski adı Cacius?tur. ?Kasiyus? diye adlandırılan bu sözcüğün Hatti-Hazzi dil ve kültürüyle ilgili olduğunu iddia edenler vardır. Hatta Şam?ın kuzeyindeki Cebel-i Kasiyun adının da bununla ilgili olduğu belirtilmektedir. Fenike, Arami, Süryani, Rum, Arap, Kürt, Türk halklarının tarihin akışı içinde kendi dillerinde yer adları verdikleri Hatay?da Amanos Dağı, ?Küçük İskenderiye? anlamında Aleksandretta (İskenderun), Seleukia Pierra (Samandağ), Selevkos?un babası Antiokhos adına kurdurduğu Antiokheia (Antakya) gibi bugün de ses ve biçim değişmeleriyle Yunan-Roma dillerinin sözcükleri de yaşamaktadır. Bu kentlerin kurulduğu M.Ö 300?lü yıllarda önemli yerleşim birimlerinden bir olarak Selevkos?un annesi adına Laodikeia inşa edilir. Bugünkü Ladkiye/Lazkiye kentinden başkası değildir.

Altınözü?ne, bölge olarak halk arasında ?Kuseyir? dendiği, eskiden o bölgede Antakya zenginlerinin ?kasr?larının bulunduğu, eski kuşağın bilgisi dahilindedir. Bu ilçemizin en büyük yerleşim birimlerinden birinin adı ?Karbeyaz?dır ve değiştirilen ?Yiğityolu? adını bilenlerin sayısı fazla değildir. 1967?de ?Yolağzı? olarak değiştirilen ?Mukabrus? köyünün adı, ?Makam-ı Butros?tan gelmektedir; yani ?Petrus?un makamı?ndan? Araplar ?p? sesini ?b?ye dönüştürdükleri için ?Petrus/Piyer? adını ?Butros? olarak söylemektedirler.

?Samandağ? adının çağrışımıyla, bu ilçemizin adını aldığı ?Cebel-i Seman? arasında hiçbir ilgi kurmak mümkün değildir. Türkçeleştirilirken, yer adlarının eski anlamlarına ve bu anlamın tarihsel-kültürel-coğrafi çağrışımına da özen gösterilmediğini somutlamak bakımından çarpıcı örnektir ?Samandağ? adı. Çünkü, ?Cebel-i Seman?, ?Duyandağ? demektir ve bu dağdaki Saint Simon Manastırı?nda bir dikitin üzerinden insanların dertlerini, sorunlarını dinleyen Simon?la ilgisi vardır. Aynı adlı manastır, Suriye?de (Halep?in 60 km kuzeybatısında) ve Lübnan?da da bulunmaktadır. Ayrıca 1940?a kadar Samandağ?a, Arapçada iki dağ arası karanlık yer anlamına gelen ?Süveydiye? dendiği bilinmektedir. Gerçekten de antik dönemde Cacius denilen Keldağ ile Musadağı arasında Asi nehrinin beslediği alüvyonlu topraklarda liman kenti olarak kurulan Selevkia de Pierra?nın daha sonra Süveydiye adıyla kayıtlara geçtiği ortadadır.

Köy Adlarının Türkçeleştirilmesi Politikası
Türkiye?de 2000 yılı verileri çerçevesinde İllere Göre Adı Değiştirilen Köy Sayısı 12111 iken, Hatay?da 117 köyün adı değiştirilmiştir. İçişleri Bakanlığı?nın son verilerine göre Hatay?ın, 12 ilçe, 64 belde ve 362 köyden meydana gelen bir idari yapılanması vardır. Değiştirilen köy adlarından bazılarını, ilçeler bazında konuşulan dil ve kültür farklılıklarını dikkate alarak örneklemek gerekiyor.
Köy adlarına geçmezden önce önemli bir ad değiştirme örneğine değinmek istiyorum. Osmanlı döneminde ve Fransız işgal yıllarında ?Bdeyvi?, yani ?Bedeviler? denilen yer, 1939?da sonra Antakya?nın bir semti olmuş ve adı ?Sümerler? olarak değiştirilmiştir. Bu; yer adlarının değiştirilme politikasında, devletin Anadolu ve Mezopotamya?daki eski uygarlıkları sahiplenme eğilimini yansıtması bakımından önemlidir.

Antakya?daki Değiştirmeler
1940?ta Antakya Merkez Bucağa bağlı ?Dursunlu Beldesi?nin eski adı ?Dersuniye?dir. 1526 tarihli Osmanlı Tahrir Defteri?nden 1935 tarihli Sancak kayıtlarına kadar bu ad kayıtlarda mevcuttur. Adını, bu köye ilk yerleşenlerden Şeyh Ali Dersuni?den aldığı söylenmektedir. Arap Alevi (Nusayri) kökenli olan bu kişinin çevresinde toplanan ailelerle köyün nüfusunun çoğaldığı anlatılmaktadır. Ancak, buradaki tarihi kalıntıların çok eskilere dayandığı görülmektedir. ?Sonya? adında bir azize adına burada bir manastırın varlığından söz edilmektedir. Arapların ?Deyrsonya? dedikleri bu yerleşim biriminin adı, zamanla ?Dersuniye?ye dönüşmüş olabilir.

Üzümdalı köyünün 1935 Sancak kayıtlarındaki adı ?Sabuhiye?, 1946?da ise ?Sabunluk?tur. Ancak, halk arasındaki yaygın bilinen ve bugünde söylenmeye devam eden adı ?Subha?dır. Bu sözcüğünde Arapça ?sabah?tan geldiği bilinmektedir. 1935?te ?Cisrihadid? ve 1960?ta ?Aksuvatlı? olarak kayıtlarda geçen köyün adı ?Demirköprü? olarak değiştirilmiştir. Türkçeleştirilirken Arapça anlamına sadık kalınan birkaç köyden biri de burasıdır.

1935?te ?Tellhabeş? olarak Sancak kayıtlarında geçen köyün adı 1940?ta ?Habeştüylü? olarak değiştirilmiştir. Oysa ?Tüleylihabeş? olarak da söylenen köyün adının ?Habeştepesi? anlamına geldiği bilinmektedir; ?tüy?le bir ilgisinin olmadığı açıktır. 1960?tan sonra ?Açıkdere? yapılmıştır. Merkez Bucağa bağlı köylerden birinin adı 1935 kayıtlarında ?Kürd Mirmiran? yani ?Beylerbeyi? olarak geçiyor. 1940?ta ?Suvatlı?ya dönüştürülmüştür. Arapların buraya ?Cuadiye? dedikleri bilinmektedir. ?Arap Mirmiran? olarak bilinen köyün adı da ?Melekli?ye dönüştürülmüştür. Bu köyde yaşayanların hem Arapça hem de Kürtçe konuştuklarını yaşlılar söylemektedir.

2012?de büyükşehir yapılan Antakya?ya bağlı ?Defne Belediyesi? olarak değiştirilen Harbiye Belediyesi?nin, 1551 Tahrir Defteri?nde adı ?Beytülmâ?, yani ?su evi?dir. 1935 Sancak kayıtlarında ?Harbiye? olarak geçmektedir. Bugüne kadar da bu adla anılmaktadır. Antik dönemde su kaynakları, şelale ve kutsal Apollan koruluğunun bulunduğu ?Daphne? olarak kayıtlarda geçmektedir ve bu adın da ?Defne? mitolojisine dayandığı iddia edilmektedir. Balıklıdere köyünün 1935 Sancak kayıtlarındaki adı ?Aynsummak?tır. 1946?da ?Sumakayna?ya dönüştürüldüğü görülmektedir. ?Ayncamus?un Türkçeye uydurulmak için ?Camusayna?ya dönüştürülmesine benzemektedir. Sevan Nişanyan, ?kızılpınar? anlamına geldiğini belirtmektedir. Ancak, ?sumak? bitkisinin çok yetiştiği bir alan olduğu dikkate alındığında böyle bir anlam çıkartmak mümkün görünmüyor. Yine komik bir değiştirme örneği olarak, 1998-2001 arasında Türkçe Öğretmenliği yaptığım ?Subaşı?nı verebilirim. Eski kaynaklarda ?Suseli? adıyla geçen, halk arasında ?Sûsî? olarak söylenen ve ?Meyankökü? anlamına gelen bu köyün adının veriliş nedeniyle ?Subaşı?nın ne ilgisi var diye sormadan geçemiyor insan.
Antakya?ya bağlı ?Serinyol Beldesi?nin eski adının evrimi de ilginçtir. 1935 Sancak kayıtlarında ?Batrakeyn? olarak geçen adı, 1940?ta ?Batırga? olmuştur. 1968?e kadar ?Bedirge? olarak kayıtlarda geçen ?Serinyol?un eski adının Arapça ?batriqeyn?, yani “iki patrikli?” anlamındaki sözcükten geldiği belirtilmektedir. Arapçada ?p? sesi olmadığı için ?p?yle başlayan yer adlarının ?b?ye dönüştürüldüğü görülmektedir. ?-eyn? ekinin de ?ikili? anlamı kattığı bilinmektedir.

Harbiye?den sonra Yayladağı ilçesine doğru önemli nahiyelerden biri de Şenköy?dür. 1935 Sancak kayıtlarında ?Şeyxköy? olarak geçmektedir. Halk ağzında ?Şıhköyü? denmektedir. 1549?da bu köyde öldüğü bilinen ve türbesi bulunan Şeyh Ahmed bin Abdurrahman Kuseyri?ye atfen ?Şıhköyü? dendiği halk arasında anlatılmaktadır. Buraya bağlı 1935 Sancak kayıtlarında ?Kersenboy? olan köyün adı 1940?ta ?Karsanbey? olmuştur. Köyde yaşayan Araplar, ?Kırsballı? demektedir. Bunun da ?Ballıbörek? anlamına geldiği belirtilmektedir. 1960?larda ?Çatbaşı?na dönüştürülmüştür.
Bölgede Kürtlerin tek yerleşim birimi olan Hanyolu?nun 1935 Sancak kayıtlarındaki adı ?Hayni?dir. Halk arasında ?Hayno? da denmektedir. Halk arasında, ?han köyü? ve ?hayınlık yapan? anlamına geldiği gibi söylentiler olmakla birlikte sözcüğün kökeniyle ilgili kesin bilgi mevcut değildir.

Halkının eski inancının İsmaili, konuştuğu dilin Arapça olduğu ve Antakya?ya bağlı uzak bir köy olan Yoncakaya?nın eski adının 1772 tarihli Tahrir Defteri?nde ?Cidaliye?, 1935?te Sancak kayıtlarında ?Cendeliye? ve 1946?da ?Cindarlı? olduğu biliniyor.

Altınözü?ne Bağlı Köy Adları
Altınözü Merkez Bucağı?na bağlı köy olan 1994?te Altınkaya Belediyesi yapılan köy önemlidir. Osmanlı döneminde ?Bus-i Lika? adlı köye Türklerin yerleşmesiyle birlikte ?Baslıka? dendiği, bunun da 1960?lı yıllarda ?Paslıkaya?ya ve 1990?lı yıllarda ?Altınkaya?ya dönüştürüldüğü görülmektedir. Oysa, bu köye ?Bus-i Lika?, yani ?Lika?nın Öpücüğü? denmesinin bir öyküsü vardır; Tepehan olarak adı değiştirilen ?Ermence? köyünün yakışıklı delikanlısı olan ?Ermenç?, ?Lika? adlı güzel kızı orada öpmüştür ve bu ad oraya verilmiştir.

Altınözü Merkez Bucağı?na bağlı köylerden Yunushan köyünün 1935 Sancak kayıtlarında adı ?Mıshano? olarak geçmektedir. 1940?ta ?Yumuşhanı? ve 1946?da da ?Yümüşhan? olan köyün adı 1960?larda ?Yunushanı? olarak değiştirilir. 1960?larda ?Tokdemir?e dönüştürülen köyün 1935?teki adı ?Filincer? iken 1960 DİE kaydında ?Bilinger? olarak geçmektedir. Köyün eski adının halk arasındaki söylenişi ?Firincar/Filincar?dır. 1960?lara kadar ?Beverde? olarak bilinen köyün adı da ?Toprakhisar?a dönüştürülmüştür. Yine 1935 Sancak kayıtlarında ?Farzala?, 1940?ta ?Ferzeli? olarak geçen köyün adı 1960?larda serbest benzeştirme yoluyla ?Yarseli?ne dönüştürülmüştür.

İskenderun
İskenderun?a bağlı bir belde iken 1987?de ilçeye dönüştürülen Belen, aynı zamanda Osmanlı?nın son döneminde Antakya?dan sonra 1885?te belediyelik olan bir yerleşim birimidir. Bu ilçeye bağlı eski yerleşimlerden biri de ?Ötençay?dır. Haçlılar dönemine kadar adı ?Pagrai? ve ?Pagras? olarak geçen bir kalenin 1946?da ?Bakras? olarak kayıtlarda geçmesidir. 1935 Sancak kayıtlarında Türkçe ?Soğukoluk? olarak adı geçen köyün adı 1983?te ?Güzelyayla?ya dönüştürülmüştür. 1940?ta kayıtlara ?Sekerek? olarak geçen köyün adı 1960?larda ?Karapelit? olarak değiştirilmiştir. ?Kıcı? köyünün adı da 1530?daki Tahrir Defteri?nde ?Kıcına?dır.

İskenderun?a bağlı adları değiştirilen köyler arasında ?Arsuz? tarihi bir yerleşim birimidir. Büyük İskender döneminde kaydına rastlanan ?Rosos? adı, Araplar tarafından ?Ar-Rusus? biçimine dönüştürülmüştür. 1530 tarihli Osmanlı Tahrir Defteri?nde ve 1935?teki sancak kayıtlarında ?Arsuz? olarak geçmektedir. 1960?a kadar ?Kabevli? olarak da anılan ?Arsuz?un adı ?Uluçınar? olarak değiştirilmiştir.

Dörtyol
Dörtyol ilçesine bağlı ?Karakese?nin 1940?a kadar adı ?Karakise? olarak geçmektedir. Sevan Nişanyan bunun da ?Karakilise?den geldiğini belirtmektedir. Osmanlı döneminde Ermenilerin yaşadığı bir yöre olduğu dikkate alındığında, böyle olması muhtemeldir. 1960?larda ?Konaklı?ya dönüştürülen köyün 1928?de ve 1946?da saptanan adı ?Rabat?tır. Arapça ?rabât? sözcüğünün anlamı ?han, tekke?dir. 1960?larda ?Altınçağ? olarak değiştirilen köyün 1928 kayıtlarındaki adı ?İcadiye?dir. Halk arasında bu biçimiyle devam etmektedir kullanımı.
Hassa
Yer adlarının verilişinde Kürtçe sözcüklerle de karşılaşılan Hassa ilçesinde değiştirilen yerleşim alanlarından bazıları şöyledir: Bir Kürt aşiretinin adından gelen ?Adamanlı? köyünün adı ?Bintaş?a dönüştürülmüştür. Kürtçe ?adaman/atmanik?in ?aş? anlamına geldiği bilinmektedir. 1946 kayıtlarında ?Arapuşağı? olarak geçen köyün adı ?Arpalıuşağı?na dönüştürülmüştür. Türkçe olduğu halde içinde ?kızıl? sözcüğü geçtiği için değiştirilen ?Kızıllar? köyünün yeni adı bir ara ?Kavtaktepe? olarak değiştirilmiş, sonra da ?Bademli? olmuştur. Kürtlerin yerleştiği bir köy olan ?Şarklı?, 1960?larda ?Zeytinoba? olarak değiştirilmiştir.1960?larda ?Çınarbaşı?na dönüştürülen köyün eski adı ?Avdil?dir. Günümüzde ?Sapanözü? denilen köyün eski adı ise ?Cömherbanisi?dir. 1946?da ?Gıraçbanısı?na dönüştürülmüştür.
Kırıkhan
Kırıkhan?da günümüzde Türklerin yaşadığı ?Alaybeyli? köyünün tarihçesi ve eski adları da üzerinde durulmaya değerdir. 1935 Sancak kayıtlarında ?Alabeyli? olarak geçen bilinen en eski adı, köyde bulunan kaleden kaynaklı olan ?Darb-ı Sak?tır. 1084?te ?Darbısak/ Dirbesek? olarak kayıtlara geçtiği belirtilmektedir. Ermenice ?Saraycık? anlamına gelen ?Tarbısag?la ilişkisi olabileceğini Sevan Nişanyan ileri sürmektedir. Yörede Arapça ?darb-ı sak?ın ?dağyolu anlamına geldiği de söylenmektedir.
Kumlu
1987?de ilçe olan Kumlu, daha önce Reyhanlı ilçesine bağlı bir bucaktır. Kumlu?nun 1935 Sancak kaydında adı ?Killik? olarak geçmektedir. Buraya bağlı yer adlarından ?Hamam?ın eski adı kayıtlarda ?Çurçurun? olarak geçmektedir. Arapça ?cırın?ın ?çukur? anlamına geldiği dikkate alındığında buradan çıkan doğal sıcak suların bulunduğu yer anlamında kullanıldığı düşünülebilir. 1935 Sancak kayıtlarında ?Hamam-ı Arab? adıyla geçtiği görülmektedir. Yine bu ilçeye bağlı ?Kaletepe? köyünün eski adının 1935 Sancak kaydında ?Kafrkale? olduğu anlaşılmaktadır. Arapça/Süryanicede ?Kaleköy? anlamına geldiğini Seven Nişanyan belirtmektedir.
Reyhanlı
Bizim çocukluğumuzda ?Rîhânî? ya da ?Reyhaniye? olarak adlandırılan (1845 ve 1940 kayıtlarında ?Reyhaniye? olarak geçmektedir.) ?Reyhanlı? ilçesinin eski adı ise ?Artah?tır. 1869 kayıtlarında ?Değirmenkaşı? olarak da karşımıza çıkan Reyhanlı ilçesinde de adı değiştirilen onlarca köy bulunmaktadır. İlçenin içinde kalan ?Yenişehir?in Arapça adı ?El-Birke?dir. Türkçede ?havuz, gölcük? anlamına gelmektedir. Gerçekte de burada bugün de bir göl olduğu gerçeği, bu bilgiyi teyit etmektedir. Yine Reyhanlı?nın bir mahallesi haline gelen ve halen Çerkezlerin yaşadığı ?Bayır?ın eski adı ?Elfnir?dir. Arapçada ?binçift? anlamına gelmektedir.
1935 Sancak kayıtlarında ?Hamda? olarak geçen Arap köyünün adı ?Beşarslan? olarak değiştirilmiştir. Bu köyün bir diğer adı da ?Amanda?dır. Adige?lerin 19.yüzyılın sonunda yerleştikleri bilinen ?Kavacık? köyünün eski adı ?Karham? ve ?Havran? olarak geçmektedir. Bilindiği üzere ?Havran?, Suriye?nin güneyindeki bir ovanın adıdır aynı zamanda
Samandağ
1526 Osmanlı Tahrir Defteri?nde ve 1935 Sancak kayıtlarında adı ?Mişrakiye? olarak geçen köyün adı 1940?da ?Mızraklı? olmuştur. ?Mışrakiye?nin Arapça ?doğu? anlamındaki ?şark? sözcüğünden geldiği açıktır. Dolayısıyla eski adının anlamıyla ilgisi olmayan ama ses benzeşmesiyle ?Mızraklı? olarak değiştirildiği anlaşılmaktadır. Samandağ?a bağlı Koyunoğlu Beldesi?nin 1935 Sancak kayıtlarındaki adı ?Vadicereb?dir. Arapça ?vadi?l-cereb? yani ?uyuzderesi? anlamındadır. 1940?ta ?Cerepderesi? yapılmıştır. Arapça adıyla ?Koyunoğlu? sözcüğünün bir anlam ilişkisi olmadığı gibi burada yaşayan halkı aşağılayan bir yanının olduğu da aşikârdır. Buraya bitişik Kuşalanı Beldesi?nin 1940?taki adı ?Mutayran?dır. Arapçadaki anlamına uygun bir değiştirme yapıldığı ender köy adlarından biridir.
Samandağı?na bağlı 7 köyde 1938?e kadar Ermenilerin yaşadığı, 6 köyün göç edip sadece Vakıflı köyünde bu halkın varlığını devam ettirdiği bir gerçektir. Bu Ermeni köylerinin birinin adına Ermeniler ?Budros? demektedir. yöredeki Araplar ve Türkler arasında ?Bityes/Bityas? biçiminde söylenmektedir. 1935 Sancak kayıtlarında ?Bitiyas? olarak geçmektedir. 1940?ta ?Batıayaz?a, 1960?ta da ?Teknepınarı?na dönüştürülmüştür. 2005?te köy halkının isteği üzerine ?Batıayaz? adı iade edilmiştir. Sevan Nişanyan, Yunanca ?düzyer, ova? anlamına gelen ?Pedias?tan gelmiş olabileceğini iddia etmektedir. Ancak, ?Batıayaz?ın bulunduğu yer dağın eteğindedir. ?Pedias? ise klasik kaynaklarda Seleukia Pieria ovasına verilen addır.
Ve Yayladağı
Türkiye?nin en güneyinde bulunan Yayladağı ilçesinde de birçok yer adı değiştirilmiştir. Doğduğu ?Asarcık? köyünün adı ?Hisarcık?a dönüştürülen şair Ali Yüce?nin ?Mürselekli Kadınlar? şiirinde ?tütüncü kadınları?nı anlattığı ?Mürselek? köyünün adının ?Denizgören?e dönüştürüldüğü ama halkın hâlâ orayı ?Mürselek? olarak adlandırdığı bir gerçek.
Bazı Türk köylerinin eski adının da Arapçadan geldiği görülmektedir. ?Aşağı ve Yukarıpulluyazı? köylerinin eski adı 1935 Sancak kayıtlarında ?Tenzir-i Tahtani?, 1946?da ise Aşağıtıngır? olarak geçmektedir. ?Tenzir? sözcüğünün Arapçada ?manzara yeri, bakanak? anlamına geldiği belirtilmektedir. Doğal konumu da bu anlamı vermektedir. Ayrıca halk arasında ?Tinziri? olarak söylendiği için, ?Meryemi İnciri?nin yetiştiği bu köyün adının, ?İncir?le ilgili olduğunu belirtenler de vardır. ?Şumra? bitkisinin çokça bulunması nedeniyle ?Şumracık? olan köyün adı 1960?tan sonra ?Ayışığı? olarak değiştirilmiştir.
Antakya, halkın ?Anteke?sidir
Hatay?da yer adlarının değiştirilmesine yüzlerce örnek verilebilir. Şimdi bir de ?Büyükşehir? meselesi gündemde. Antakyalıları bir süredir çok ciddi biçimde rahatsız eden ve Yayladağı Kışlaklı olmama karşın hep ?Anteke? olarak söyleyegeldiğimiz bu güzel kentimizin adı bir süredir ?Merkez?e dönüştürülmüş durumda. Yani, Selevkos?un babasının adı Antikhos?a istinaden Antakya olarak kurulan 2300 yıllık tarihi kentin adı yok sayılıyor. Sahi bu ?ileri zekalı ad değiştirme uzmanları?, bu yetkiyi kimden alıyorlar? Uzmanlıkları kendilerinden menkul bu kişiler ya da ?yetkili kurullar?ın, bu halka ve tarihe hiç mi saygıları yok?
2313 yıldır ?Antakya? olarak bilinen bu kentimizi, değerbilir halkımız kendi dilinde ?Anteke?ye dönüştürmüş. Bu halk ağzındaki sözcüğü, yaşayan ve hep yaşayacak olan bir ?Antika? kent olarak değerlendirebiliriz. Güneş balçıkla sıvanmaz; Antakya barışın ve bolluğun kenti olarak geleceğe ışık tutmaya devam edecektir.
Sonsöz ve Bir Öneri
Son ve özlü söz olarak şunu söylemek isterim: Sürekli ad değiştiren, adsız kalır. Köksüz olur. Kültürün tarihsel ve toplumsal gelişiminin odaklandığı önemli noktalardan biri olarak yer adlarının yaşatılması gerçeğine kimse kulak tıkayamaz, göz yumamaz. Dolayısıyla halkın günlük yaşamında kullanmaya devam ettiği tüm eski yer adları, yeni adlarının yanında hem giriş levhalarında hem de nüfus kayıtları başta olmak üzere tüm yazışmalarda belirtilmelidir.

Notlar:
(1) Harun Tunçel, ?Türkiye?de İsmi Değiştirilen Köyler?, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C: 10, S: 2, s. 23-34

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Alice Harikalar Diyarında ve Aynadan İçeri: Masal mı Kara Mizah mı? – Zerrin Yılmaz

Masalların, inatçı çocukları, tatlı rüyalarına uğurlamaktan fazla bir şey olduğunu Alice ile yeniden tanışınca anladım. Aynı zamanda, nihayetinde bir yetişkin...

Kapat