Ünsal Oskay’ın mirası

Yabancılaşma, insanın metalaşması, kültürün endüstrileşmesi… Ünsal Oskay bu karmaşık konuları en eğlenceli şekilde anlatırken, örnekleri arasına Türkan Şoray da bir manken de girebilirdi. Oskay’ın kitapları yeniden yayımlandı.

1982’de, Marks’ın, “m”sinin dahi telaffuz edilmekten korkulduğu, umutsuzluk ve yılgınlığın hakim olduğu o darbe günlerinde, SBF Basın Yayın Yüksek Okulu’nda Marks’ın iktisat ve önemli yabancılaşma teorisini anlatacak kadar bilgisinden emin ve cesurdu Ünsal Oskay. O günlerin, her şeyi anlamsız hale getiren karanlığını bilginin ışığıyla silmeye çalışıyordu.

Henüz ne Pasajlar (1993) ne Aydınlanmanın Diyalektiği (1995 ) çevrilmişti ne de Frankfurt Okulu’na dair bir kitap vardı. Kitle iletişim araçları üzerine olan dersi, McLuhan’ın iletişim araçlarındaki gelişmeyi “yanıltıcı bir iyimserlikle” anlattığı teorisini ve televizyonun kitle üzerindeki etkilerine ilişkin araştırmaları anlatmakla geçirebilirdi. Ama o, herkesin tek tip olmaya zorlandığı darbe günlerinde bize aykırı olmanın kıymetini öğretti; kendisi, aykırılığın bilgiyle birleştiğinde bilge olunabileceğinin örneğiydi.

Yabancılaşma, insanın metalaşması, kültürün endüstrileşmesi… Bu karmaşık konuları en eğlenceli şekilde anlatırken, örnekleri arasına, kendisinin de hocası bir başka hocamız Prof. Nermin Abadan Unat da, Türkan Şoray da bir manken de girebilirdi.

Derdi; kuru teoriyi anlatmak değil, insanı ve toplumsal yaşamı anlamamızı sağlamak üzere bizlere, Marks, Adorno ve Benjamin aracılığıyla bulduğu o çok güçlü anahtarı kullanmayı öğretmekti. Bu öylesine güçlü bir anahtardı ki, popüler kültürü anlamlandırırken de, Melville’in Moby Dick’ini, başka bir romanı ya da Baudlaire’in şiirlerini okurken de, Paris bulvarlarına bakarken de, film izlerken de kimsenin görmediği ayrıntıları görmenizi, çağın şifrelerini deşifre etmenizi, arkasındaki koskoca dünyayı anlamanızı sağlayabilirdi. Toplum içindeki insanı anlamayı hedeflediği için olmalı, sağ-sol ayrımsız her kesimden ilgi gördü.

Yıldız Savaşları, sadece bir bilimkurgu filmi değildi, içine serpiştirilmiş Gobbels’in “heroic” görüşleriyle benzerlikler taşıyan, erkekler için yapılmış, “bilime karşı”, aklı dışlayan, bir modern kovboy veya Tarzan filmiydi aslında..

King Kong, Dracula, Frankenstein gibi korku filmleri ile bilimkurgu filmleri, 19. yüzyıldan itibaren sanayileşme ve bilinç endüstrisinin karşısında insanın yılgınlığının, çaresizliğinin, korkusunun, bütünü kavrama imkânından daha fazla uzaklaşmasının bir yansımasıydı.

Hitler Almanyası’ndan kaçmak zorunda kalan Adorno ve Horkheimer’ın kültür kazılarıyla, teknoloji ve bilimdeki bunca ilerlemeye rağmen, neden toplumlarda en ilkel siyasi eğilimlerin güç kazanabildiğini, ırkçılığın, fanatizmin geniş kitlelerde neden yankı bulabildiğini anlamamız mümkün olabilirdi. “Açık ve tam bir enformasyon seli ile şatafatlı, düzenli eğlencelerin insanları bir yandan akıllandırırken öte yandan aptallaştırdığını” öğrenmiştik.

Dedektif öykü ve romanlarının doğuşu da kendiliğinden olmamıştı. Benjamin’in, günümüzdeki birçok gelişmenin kavşak noktası 19. yüzyıl Parisi’ni irdelerken, “O zamanlar, büyük kent ne kadar tekin değilse, içinde yaşayabilmek için o ölçüde insan sarrafı olmak gerekir diye düşünülmekteydi” dediği ortam, dedektif romanlarının gelişini haber veriyordu. Birdenbire büyüyen kent, korkuyu da karmaşayı da kaçışı da beraberinde getirmişti. Benjamin, “Dedektif öyküsünün başlangıçtaki toplumsal içeriği, bireyin izlerinin büyük kentin kalabalığında silinmesidir” demişti.

Baudelaire, sadece bir şair değildi; Benjamin’in 19.yüzyıl sonunda başlayan ve dalgalar halinde günümüze ulaşan o büyük tarihi dönüşümün Paris’teki izlerini bulup çıkardığı bir kaynaktı. Paris, “19.yüzyılın başkenti” idi. O günün AVM’leri “pasajlar”, demirin mimariye girişiyle orada inşa edilmiş, üretimin kitleselleşmesinin bayramı denilebilecek “dünya fuarları” düzenlenmiş; artan üretimle birlikte kitleye ulaşması istenen mallar için de ilk kez “vitrinler” mağazalarda yerini almış; kitlelerin vitrinleri izleyebilmesi için de kaldırımlar yapılmaya başlamıştı.

Benjamin’in, “Baudelaire’in, nefret ettiği Brüksel’de bulduğu sayısız kusurlardan biri, şairi özellikle öfkelendirir: ‘Hiç vitrin yok burada. İmgelemi bulunan ulusların sevdiği bir şey olan flaneur’lük yapmak, Brüksel’de olanaksız. Görülebilecek hiçbir şey yok, caddelerden yararlanabilmek de sözkonusu değil.’ Baudelaire, yalnızlığı severdi; ama istediği, kalabalığın ortasında yalnız kalmaktı” dediğini de öğrenecektik.

Paris’in bulvarlarının genişliğinin nedeni, 1848’deki ayaklanmada, barikatlarla sokakları işgal eden işçileri hem kent merkezinden uzaklaştırmak hem de barikat kurmalarını önlemekti. Paris Belediye Başkanı Haussmann, Paris’i tümden yıkıp yeniden inşa ederken bunu da dikkate almıştı. Kent mimarisi, insanlarıyla birlikte yöneticilerin de bir yansımasıydı.

Paris kafelerinin işlevi, gazete okumayı kolaylaştırmaktı. Yıllık abonman ücreti olarak gazetelere 80 frank veremeyen geniş kesim, kafelerde tek gazetenin başında toplanıp okurdu. 1824 yılında Paris’te 47 bin gazete alıcısı vardı; bu sayı 1836’da 70 bine, 1846’da 200 bine çıkacaktı. Abonman ücreti 40 franka düştüğü zaman ise tefrika romanlar başlayacak ve en büyük geliri elde edenlerden biri Dumas olacaktı. 1845 yılında Dumas’nın iki gazete ile yaptığı sözleşme, yılda en az on sekiz ciltlik bir üretim karşılığında beş yıl süreyle en az 63 bin franklık bir yıllık gelir öngörmüştü. Eugene Sue’ye 100 bin franklık bir avans ödenmişti. Lamartine’ın 1838-1851 yılları arasında aldığı ücretler, toplam 5 milyon franktı. Dumas’nın evinin bodrum katında bir sürü yoksul yazarı çalıştırdığı söylentisi epey yaygındı. Tefrika romanlara yüksek ücret ödenmesi ve sürümlerinin yüksek olması, bu romanların yazarlarının halk arasında büyük ün kazanmalarına yol açacaktı. Buna karşılık Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri, 353 adet satmış ve yayıncısını iflasa sürüklemişti!..

İnkilap Kitabevi tarafından yayımlanan altı kitap, aslında Ünsal Oskay’ın miras bıraktığı define sandığının açılıp, içindeki mücevheratın yeniden parıltılı ışıklar saçmaya başlaması demek. Öğrencisi olanlar için, bu sandıktakiler aslında onun gerçek ışığının küçük bir bölümü olsa da… Artık geleceğe umutla bakmak için neden var: Ufukta ışık bir kez daha göründü…

Ünsal Oskay’ın kitapları İnkilap Kitabevi tarafından yeniden yayımlandı:
Roman ve Etik, 128 s.
Yıkanmak İstemeyen Çocuklar Olalım, 376 s.
Çağdaş Fantazya, 312 s.
Kitle İletişiminin Kültürel İşlevleri, 560 s.
İletişimin ABC’si, 136 s.
Tek Kişilik Haçlı Seferleri, 528 s.

Roman sanatının ahlaki ikilemlerini anlamak için
ORHAN PAMUK

(…) Oskay’ın bu kitapla ve diğer eserleriyle ima ettiği yol, romancının ve okurun (eleştirel okurun) hem anlatılan âlemin içine bir diğer âlemin ipuçlarını yerleştirmesi ve bulması hem de bazan hayal gücünü açıkça bu ikinci âlemi kurmak için çalıştırmasıdır. 1970’ler ve 80’lerde Türkiye’de ve pek çok üçüncü dünya ülkesinde babadan kalma katı kuralcı Marksist eleştirmenler için fantezi, düş, bilimkurgu, alegori kötü kelimelerdi. Bu kitapta ise edebiyatın dönüştürücü, aydınlatıcı, özgürleştirici işlevini görebilmesi için gerekli anahtar kavramlardır bunlar. Oskay’ın Melville (Moby Dick ve Kâtip Bartleby) ve Garcia Márquez (Stefan’ın Köyü) için kaleme aldığı yazılar, edebiyatın özel olarak da kurmacanın (hikâye-roman) okuru nasıl dönüştürebileceğini de sezdirir: Hikâye-roman yazarı gerçekliğin yalın bir kopyasıyla “gerçekçilikle” yapılmış bir tasviriyle yetinmemelidir. Hayatın ve dünyanın, Oskay’ın deyişiyle “estetize edilmiş replika”sını değil, hayal gücüyle dönüştürülmüş bir yorumunu araştırmalıdır romancı. Romancının ahlakı işte bu dönüştürmenin edebi-estetik sorunları içinde belirginleşir. Flaubert veya Tolstoy’un ahlakı, kadın kahramanlarının kocalarını aldatmalarını ayıplamaları ya da ayıplamamaları ile ilgili değil; romanlarının merkezini bu ayıplama ayıplamama sorunsalından başka bir yere yerleştirmeleriyle başlar.

Edebiyatın işlevi yalnızca kaçış değilse eğer (kaçış edebiyatı Oskay’ın diğer kitaplarında da eleştirel olarak ilgilendiği bir konudur), roman ve ahlak her romanseveri heyecanlandıracak bir konudur. Sorun en sonunda dünyayı ve kahramanları olduğu gibi, bütün renkleriyle görürken, henüz var olmayan diğer âlemleri de sezdirebilme hüneridir.

Kırk yıldır roman yazan ve mesleğinin kuramsal sorunlarıyla da ilgilenen bir romancı olarak, roman ve ahlak konusunun bir de edebi teknik ve yöntemlerle ilgili bir yanı olduğunu okura hatırlatmak isterim. Okura inandırıcı, ikna edici kahramanlar sunmak isteyen yazar, dikkatini, heyecanını ve duygusal gücünü kahramanlarıyla özdeşleşmeye vermek ister. Bu özdeşleşme için ve kahramanlarının hakikiliği için ne kadar çok uğraşır, sanatının geliştirdiği teknikleri ne kadar çok seferber ederse, romancı kitabının ahlakının, kahramanlarının ahlakıyla sınırlı kalmakta olduğunu da sezmeye başlar. Roman ve ahlak aynı zamanda edebi teknik sorunudur. Bu kitap roman sanatının ahlaki ikilemlerini yeniden düşünmeye başlamak için iyi bir başlangıç.

Roman ve Etik kitabının sunuş yazısından.

AYLA GANİ
31.10.2014 http://kitap.radikal.com.tr/

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Cervantes burada nefes alıp verdi

Heyecandan geçtiğim sokakların isimlerinin ne kadar tanıdık olduğunu fark edemeyecek haldeyim. Dün akşam, haritam yokken buralarda dolanmışım oysa. Bu şehre...

Kapat