Vatansız Gazeteci – Cilt 1 (Sürgün Öncesi) – Doğan Özgüden

Bu kitap, 12 Mart 1971 askerî faşist darbe döneminde vatandaşıktan çıkarılan Doğan Özgüden?in ?Vatansız Gazeteci? adlı anı kitabının ?Sürgün öncesi? alt başlıklı 1936-1971 yıllarını ele alıyor. ?Vatansız? Gazeteci, bir belgesel özelliği taşıyor. Tek parti dönemini, 2?inci Paylaşım Savaşı günlerini, Türkiye?nin NATO?ya girmesini, çok partili sisteme geçmesini, Menderes?i, DP hükümetlerini, Kore?ye asker gönderilmesini, 27 Mayıs’, TİP?i, 12 Mart?ı ve daha birçok tarihsel olayı ustalıkla gözler önüne seriyor.

Kürt meselesi ve 27 Mayıs darbesi – Ali Mert
(15.02.2013, http://haber.sol.org.tr)

Doğan Özgüden

Bu haftaki yazı, dallı budaklı değil de odaklı ve bilgilendirici olacak. Yazar için ? ne şans değil mi, bu ben oluyorum ? ?kolay? da. İlgi, merak ve de beğeniyle okumakta olduğum kitaptan birkaç anı/anekdot, daha doğrusu bilgi/belge paylaşacağım, hepsi o kadar.

Ama kitabı tanıtayım en başta. O da kısa olsun; ileride farklı vesilelerle uzun uzun yazmak ?zorundayım? nasılsa. Zamanında, soL dergisi aylık çıkarken, ?Didiklenmiş Kitaplar? adlı köşemizde didiklemeye çalıştığımız yapıtlar gibi bir kitap bu da. Çok zengin, her sayfasında yeni ufuklar açan, hatıra, tarih ve tanıklık kitaplarından.

Evet, neredeyse her sayfası ayrı bir hazine. İlk cildinin 557 sayfa olduğunu belirtmem, hazinenin niceliği konusunda bir fikir verir sanırım. Nitelik mi? Hem sol tarihimiz, hem daha genel anlamda siyasi tarihimiz hem de basın tarihi açısından muhakkak okunması, tartışılması gereken bir yapıt olduğunu söylemekle yetinelim.

Yok, yetinmeyelim: Solumuz, bugün seçimlerle gelebilecek somut mevzilerden bir hayli uzakken; 1963 yılında İzmir?in Gültepe mahallesi belediye seçimlerinde TİP?in desteklediği bağımsız aday Mehmet Günay?ın, AP?nin yüzde 47,78 oyuna karşılık yüzde 49,69 oy alarak Türkiye?nin ilk sosyalist belediye başkanı seçildiği süreci öğrenebilmek bile ? TİP?in sonraki başarıları; bunun nedenleri, kökenleri, gerilemesi ve bugün bir türlü tekrar edip gelişememesi gibi sorularla birlikte? bu ?nitel? ve ?nicel? konular üzerine akıl yormak açısından son derece önemli, onu belirtelim.

Neyse, kitabı ?kısaca? tanıtmaya devam edip, nitelikle niceliğin ?kesiştiği? bir noktada; kitabın satırlarının altını çizmekten, sayfa kenarlarına ve tüm boşluklara not düşmekten kurşun kalemimiz bitti de diyebiliriz. İşbu kenar notlarında, ünlemlerin yanında gülücük işaretleri de var; yazarın dilinde ve naklettiklerinde yer yer mizah yani. Ve çok aydınlatıcı ve bilgilendirici. Daha fazla uzatmayalım; bu kitap, Doğan Özgüden?in ?Vatansız Gazeteci? adlı anı kitabının ?Sürgün öncesi? alt başlıklı birinci cildi.

Yaşadıkları ve tanıklıklarının ışığında, Türkiye?nin yakın dönem siyasi tarihinden önemli bilgileri, alıntıları, ayrıntıları paylaşıyor Özgüden. Bunlardan bir tanesi, ?daha önceden hiç denk gelmediğim bir bilgi? olduğundan ve Kürt sorunuyla ilgili olarak ufkumu açtığından özellikle dikkatimi çekti. 27 Mayıs 1960 darbesinin hemen sonrasında, İzmir?de gazetecilik yaparken darbenin yönetimini üstlenen ve subaylardan oluşan Milli Birlik Komitesi (MBK) üyeleriyle de sık sık diyalog içerisine giren Özgüden?in (bana göre) şaşırtıcı bir tanıklığı. Aktaralım artık:

?13 Kasım 1960 günü, yine her şey allak bullak oldu. MBK?nin basın işlerinden sorumlu üyesi Ahmet Yıldız, basın mevzuatında yapmayı tasarladıkları değişiklikleri görüşmek üzere Ankara?da büyük bir toplantı organize etmişti. İzmir basınını temsil edecek olanlardan biri de bendim.

Aslında bu toplantı, MBK?nin Türkeş Grubu?na yakın bilinen üyelerinden Orhan Erkanlı, Orhan Kabibay, Numan Esin, Muzaffer Özdağ ve Ahmet Yıldız?ın bir süredir, İstanbul Gazeteciler Sendikası?nın eski ve yeni genel başkanları Abdi İpekçi ve Hasan Yılmaer?le birlikte basın reformu üzerine yaptıkları çalışmaların ürünüydü, reform önerileri Türkiye?nin dört bir yanından gelen basın temsilcilerinin tartışmasına açılacaktı.

Bir gün önce geç vakit Ankara?ya vardığımda doğrudan Rüzgarlı Sokak?taki Öncü Bürosu?na gittim. Muzaffer Aşkın gece sekreteri olarak çalışıyordu, yanında da bir nöbetçi muhabir vardı.

Son gelişmeler üzerinde tartışırken büronun kapısı açıldı. Karşımızda en mağrur haliyle MBK?nin en genç üyesi Yüzbaşı Muzaffer Özdağ vardı. Yanında da emir subayı görünümünde Mikail adlı genç bir teğmen.

Özdağ küçük dağları ben yarattım diyen Napolyon havasındaydı. Selam sabahtan sonra elindeki kırbacı koltuğunun altına kıstırmış salonun ortasında sert adımlarla volta atarken bir soru patlattı:

– Aydınlar, biz 27 Mayıs?ı neden yaptık biliyor musunuz?

Muzaffer Aşkın son derece sakin:

– Yüzbaşım, bugüne kadar bir sürü neden sayıldı. Acaba hangisi? diye karşı soruyla yanıtladı.

– Biz 27 Mayıs?ı Doğu Anadolu?da hazırlanan bir Kürt İsyanı?nı önlemek için yaptık. Yoksa vatan bölünecekti. Biliyor musunuz ki, DP liderlerinden önce biz Kürt ağalarını tutukladık.

Gerçekten de darbe olur olmaz doğuda 55 Kürt ağası tutuklanmış, bu olay Milli Birlik Komitesi?nin feodaliteye ilerici bir darbesi olarak sunulmuştu.

Özdağ şimdi gerçek nedeni açıklıyordu. Hemen ekledi:

– Bâbıâli basını tabii ki bunları yazmaz. İşte bunun için basın düzenini kökten değiştirmemiz gerekiyor. Yarınki toplantıda bunları da tartışacağız.? (*)

Dediğim gibi, bugüne kadar rastlamadığım bir belge/bilgi bu. (Benim cehaletimdir tabii. Lakin, başkaları da cahil kalmasın benim gibi). 27 Mayıs?a dair ?ilerici/ilerlemeci ezber?e dönük bir sorgulama da aynı zamanda. Elbette bu anlatılanlar, darbeninin ?sıcak günleri?nde söylenenler; sonrasındaki tasfiyeler ve ?demokratikleşme? dönemi farklı ?açılımlar? da getirmiş olabilir ancak amaçlar/niyetler/gerçekleşmeler açısından ve Kürt sorunuyla iç içe düşünüldüğünde, önemli bir ifşaat olduğu açık. ?Biz asıl şunun için yaptık? değil de, ?Biz şunun için de yaptık? diye daha doğru okunabildiğinde.

Ya da (birinci) Cumhuriyetin kurucu iradesinin ve sürdürücülerinin ve sağlı sollu milliyetçi temsilcilerinin, ulusalcılarının, Kürtleri inkâr ve yok etme üzerine kurulu strateji ve yaklaşımlarının bir diğer ?manifestosu? diyelim bu söylenenlere.

Birkaç on sayfa ileride başka türlü bir ?olağan şüpheli? olayı daha var üstelik, yine ?Kürt meselesi?ni önümüze koyan. Bu kez Talat Aydemir?in 21 Mayıs 1963 tarihli darbe girişiminin ardından ilan edilen sıkı yönetimle birlikte nezaretteyiz. Bu defa, Kürt ağaları değil de Kürt aydınları içerideler. Yine Doğan Özgüden?den:

?Balmumcu?da asker nezaretinde sorgu sıramı bekliyordum. Arada bir başka askerler de mahkeme salonunun bulunduğu kata çıkıyor, bana nezaret eden askerlerle aralarında Kürtçe konuşuyorlardı. Ne konuştuklarını anlamıyordum, ama konuşmada geçen bazı tanıdık isimler kulağıma takılıyordu: Musa Anter, Medet Serhat, Edip Karahan, Sait Elçi, Yaşar Kaya, Doğan Kılıç, Enver Aytekin?

Bunlar, her sıkıyönetim döneminde olduğu gibi, ilk ağızda tutuklanan Kürt aydınlarıydı.? (**)

20?lerden 60?lara bir kırk yol, 60?lardan günümüze bir elli yıl; ?olağan şüpheliler?in ve ?darbe yiyenlerin? hep sosyalistler ve Kürtler?den oluştuğu bir coğrafyada, bu ?yeni? bilgiler ? kader ve gelecek ortaklığı açısından ? size de önemli gelmedi mi?..

(*) Doğan Özgüden ?Vatansız Gazeteci?, Cilt 1 (Sürgün Öncesi), s. 242-44, Belge Yayınları, Aralık 2010 (Bu da dipnota not, ya da Belge Yayınları?na parantez içi notumuz olsun: Biliyorum, çok zor koşullarda devrimci yayıncılık yapılıyor; yalnız bir kitapta bu kadar çok düzelti olmaz, olmamalı… bize yakışmıyor?)

(**) a.g.e. sayfa 319

DOĞAN ÖZGÜDEN?İ TANIR MISINIZ
Günay Aslan, Politika Gazetesi?nde Doğan Özgüden?i anlattı.

İşte Aslan?ın Özgüden?i anlattığı yazısı:

Bir ayı aşkın bir zamandır elimde bir kitap oradan oraya dolaşıp duruyordum. Gittiğim her yere onu da götürüyor, her fırsatta açıp bir miktar okuyor, sonra ara veriyordum. Her koşulda ve ruhumun her halinde kitap okuyabilsem ve bazen günde bir kitabın hakkından rahatlıkla gelebilsem de bu kez yapamadım. Okumayı zamanında tamamlayamadım. Hep ağır çekim; sindire sindire okumaya çalıştığım için uzattıkça uzattım.

Bir ayı aşkın bir zamandır kendimle birlikte taşıdığım ve okuyup bitirmeye kıyamadığım kitabın adı ?Vatansız? Gazeteci. Yazarı ise gazeteci üstadımız ve varlığından onur duyduğumuz ağabeyimiz Doğan Özgüden.

Gerçek aşkına bağlı, mücadeleci gazetecilerin duayeni Özgüden, ?Vatansız? Gazeteci?nin birinci cildinde hayatının sürgün öncesi yıllarını yazmış. 560 sayfadan oluşan kitabı Belge Yayınları yayımlamış.

Kitapta ne yok ki? 1936 yılında Kalecik?e bağlı Irmak İstasyonu?nda, Balkan muhaciri bir emekçinin çocuğu olarak dünyaya gelen, çeşitli zorluklarla ve mücadeleyle geçen 35 yılın ardından sürgün edilen Doğan Ağabey, 1936-1971 arasına neler sığdırmamış ki?

İŞÇİLİKTEN GENEL YAYIN YÖNETMENLİĞİNE…

Koca bir 35 yılı soluk soluğa yaşamış. Son derece hızlı uçan doğan misali yolu uçarcasına yarılamış.

Babası aydın özellikleri olan bir demiryolu emekçisi. Doğan Ağabey, emekçi bir aileden geliyor olmanın zorluklarıyla daha çocuk yaştayken yüz yüze gelmiş. Ağır bir hastalık geçirmiş. Kardeşini kaybetmiş. Okuyabilmek içinse köyden köye, şehirden şehire gönderilmiş.

Yalnızlığa, yokluğa ve yoksulluğa çocuk yaşta göğüs germiş. Her koşulda mücadele etmiş. Sıradan bir işçi olarak girdiği basın alanında genel yayın yönetmenliğine kadar geldiği her yere de dişiyle tırnağıyla sökerek gelmiş.

Sorumluluk bilinci ve mücadeleci kişiliği onu kavganın göbeğine sürüklemiş. Bu sayede zaten genç yaşına rağmen hayatın içinde kendine saygın bir yer edinmiş. Bir ekol haline gelmiş. Elbette Doğan Ağabey?in sorumluluk bilinci, mücadeleci kişiliği kadar mesleki yeteneğinden de söz etmek gerekiyor. Genlerine işlemiş mesleki yetenek sayesindedir ki ticaret okurken işçi olarak girdiği kurumdan gazeteci olarak çıkıyor. ?Gazeteci olunmaz, gazeteci doğulur? sözünü doğrularcasına kısa sürede bir ekol, bir efsane haline geliyor.

?Vatansız? Gazeteci?de bunun öyküsüne yer veriyor ancak, oldukça mütevazi davranıyor. Kendisiyle ilgili özel gelişmelerden pek söz etmiyor. Ailesi, eşi ve kendisi üzerinden daha çok dönemin siyasal değerlendirmelerini yapıyor. Her dönemin aktörlerini ve önemli gelişmelerini anlatıyor. Güçlü hafızası ise hayranlık uyandırıyor.

Onun gibi sürgün olan Milan Kundera, ??memleketleriyle görüşmeyen insanlar kaçınılmaz olarak bellek yitimine uğrarlar; memleket hasreti yandıkça insan daha çok unutur?? diyor.

BELGESEL ÖZELLİĞİNİ TAŞIYAN BİR KİTAP

Ancak, Doğan Ağabey?in dipdiri hafızası gerçeğin bir başka yönüne işaret ediyor. Memleketi sürgünde yaşamak, uzaklığa ve koşullara aldırmadan memleket kavgasına katılmak belli ki belleği güçlü kılıyor.

Özgüden örneği bunu gösteriyor. O, yakın tarihi bütün boyutları ve canlılığıyla önümüze seriyor. Kitabı okurken okurun önünden bir tarih akıp geçiyor. ?Vatansız? Gazeteci, bu yanıyla bir belgesel özelliği taşıyor.

Tek parti dönemini, 2?inci Paylaşım Savaşı günlerini, Türkiye?nin NATO?ya girmesini, çok partili sisteme geçmesini, Menderes?i, DP hükümetlerini, Kore?ye asker gönderilmesini, 27 Mayıs darbesini, TİP?i, 12 Mart?ı ve daha birçok tarihsel olayı ustalıkla gözler önüne seriyor.

İsmet İnönü, Adnan Menderes, Cemal Gürsel, Bülent Ecevit, M. Ali Aybar, Behice Boran, Çetin Altan, Abdi İpekçi, İlhan Selçuk gibi, Doğan Ağabey, hayatının kesiştiği tarihsel şahsiyetleri kuyumcu titizliğiyle ele alıp anlatıyor.

ÖZGÜR DÜŞÜNCEYE BİR ÜS: ANT

Birçok gazetede temsilcilik, muhabirlik, yazı işleri müdürlüğü gibi görevlerde bulunan, dönemin tek solcu gazetesi olan Akşam?da genel yayın yönetmenliği yapan, TİP?in yöneticilerinden olan Özgüden?in hayatında ANT dergisi ve yayınlarının apayrı bir yeri olduğunu söylemem gerekiyor.

Yuvasını uçurum kenarına yapan doğan misali karargahını ANT?a kuruyor. Kimsenin Kürd?e Kürt diyemediği, militarizme adam gibi laf edemeği koyukaranlık yıllarda, o ve sevgili eşi İnci Tuğsavul, ANT?ı özgür düşüncenin merkezi haline getiriyor.

Söylenmesi gereken ne varsa ANT özgürce söylüyor.

Kürt Tarihi?ni ilk ANT basıyor. Kitabın mizanpajını İnci Abla?nın kendisi yapıyor. Dünyanın çeşitli ülkelerindeki gerilla mücadelelerini anlatan kitapları ilk onlar yayımlıyor. Türk ordusunun kapitalist özelliğini ilk onlar teşhir ediyor.

Bu yüzden de militarist sistemin hedefi haline geliyorlar. Ülke onlara dar ediliyor. Davalar açılıyor, kumpaslar kuruluyor, tehditler, şantajlar yapılıyor. Sistem onlara mapus damında çüremek veya faili meçhul bir cinayete kurban gitmek dışında bir seçenek (!) sunmuyor.

YOLDAŞI İLE 40 YILDIR SÜRGÜNDE

Bu yüzden dostları onları sürgüne gönderiyor. Doğan Özgüden ile İnci Tuğsavul o gün bugündür; 40 yıldır sürgünde yaşıyor.

Doğan Ağabey ile ?kara sevdası?; aşkı ve yoldaşı İnci Abla 40 yıldır el ele, yürek yüreğe mücadeleye sürgünde devam ediyor. Militarist sistem 40 yıl önce onları susturmak istemişti ancak, başaramadı. Aksine onlar daha çok konuştular; daha çok koşturdular. Sürgünde demokratik platformlar, kurumlar, inisiyatifler oluşturdular ve Türkiye ile Kürdistan halklarının sesini bütün dünyaya duyurdular.

Bu yüzden vatandaşlıktan çıkarıldılar. ?Avrupa?nın Başkenti?nde linç kampanyalarına ve saldırılara maruz kaldılar. Ancak, yılmadılar. Hayatlarını özgürlük, sosyalizm ve barış mücadelesini adamış olan Türkiye halklarının onuru Doğan Özgüden?le İnci Tuğsavul birer insanlık savaşçısı olarak adlarını insanlık tarihine altın harflerle yazdırdılar.

ARAM?IN PENABER?İNİ ARMAĞAN…

Onları susturmaya çalışanlar, sürgüne zorlayanlar, onlara baskı yapanlar, linç etmeye çalışanlar ise tarihin çöplüğünü boyladılar.

Rengi, dili, dini, mezhebi, cinsiyeti ve düşüncesi ne olursan olsun haksızlığa uğramış her insanla dayanışma içinde olan ve her koşulda insan olmanın onurunu koruyan Doğan Özgüden ile aşkı ve yoldaşı İnci Tuğsavul Mayıs ayında sürgündeki 40?ıncı yıllarını kutlayacaklar.

Onların mücadeleci kişilikleri önünde saygıyla eğiliyorum. Sürgün yüreklerimize gömdüğümüz Aram Tîgran?ın Penaber parçasını da onlara armağan ediyorum…
(odatv.com,13.02.2011)

Doğan Özgüden?in ?Vatansız? Gazeteci Kitabı Üzerine – Sırrı Öztürk
Doğan Özgüden (D.Ö.) anılarını ?Vatansız? Gazeteci, Cilt: I, (Sürgün Öncesi) adıyla Belge Yayınları, Aralık 2010 tarihinde yayımladı. Bize de göndermek inceliğini gösterdiği kitabını ayrıntılı ve özenle okuduk. Kendisini ve mücadelesini zaten yakından tanıyorduk.

D.Ö. 12 Mart 1971 askerî faşist darbe döneminde TC tarafından vatandaşlıktan çıkarılan insanlarımızdan biridir. 38 yıllık sürgün hayatını eşi İnci ile birlikte Belçika?da oluşturduğu ajans aracılığıyla sürdürmektedir. Kızılbaş geleneğine göre söylenecekse; ?Kalemleri düzgün çizilmiş eşler? olarak düşünce-davranışlarına uygun olan bir hayatı bilinçle seçmiş ve sürdüregelmiş nadir insanlarımızdandırlar.

D.Ö.?i I. TİP?in örgütlendiği 1962 yıllarından beri tanımaktayız. Anılarında gazeteciliğe nasıl başladığını, hangi ilkesel amaçlarla bu mesleği sürdürdüğünü oldukça objektif biçimde anlatmıştır. İlerici, demokrat, devrimci, sosyalist ve Marksist kadrolar da onları bazı eleştirel katkılarıyla böyle tanımaktadır.

D.Ö. nasıl bir aileden geldiğini, düşünsel, ideolojik, politik, örgütsel bilincini hazırlayan aile kökenlerini, onların serüvenlerini, sosyal sınıf aidiyetlerini de oldukça doğru biçimde anlatmıştır. Anılarını okudukça, ?İşte D.Ö.?i hazırlayan süreç ve maddî zemin budur.? ifadesini rahatlıkla kullanabilirsiniz.

1960-1971 dönemlerinde ilerici kimlik ve kişiliğinle Babı-ı Ali?de gazetecilik, yazı işleri müdürlüğü ve yönetmenliği gibi bir görevi yapmanın hangi manaya geldiğini herkes anlayamaz. Günümüzdeki basın-yayın faaliyetleri genellikle tekelci sermayenin baskısı ve sömürüsü altındadır. Bu türden bir tekelci kuşatılmışlık ortamında D.Ö. cinsinden yüzde yüz bağımsız, yüzde yüz emekten ve emekçilerin sosyal-evrensel kurtuluşundan yana bir gazeteci tipolojisine rastlamak oldukça zordur. Hatta yoktur da diyebiliriz.

D.Ö. bağımsızlığına kıskançlıkla bağlı oluşu, kendi gündemini oluşturmadaki özenli çabaları, o günkü bilinci ve gazeteci kimliği ile ?İlerici-devrimci harekete nasıl yararlı olabilirim? kaygısıyla hareket ettiğini, ekmeğini kazanırken eğilip bükülmediğini, kalemini sermaye sınıfına satmış ya da kiralamış olan gazeteciler elbette anlamazlar. Anlayıp anlamayışları konusunun tartışılması bir yana, çoğunlukla da anlamazlıktan gelirler.

D.Ö. anılarında; gazeteci patronların kimlik ve kişiliklerini, varsa yeteneklerini, siyasal-ekonomik çıkar ilişkilerini, çeşitli bağlantılarını ve hırslarını oldukça doğru tasvir etmiştir. Onların portrelerini maharetle çizerken kendileriyle mesleği gereği bazı ilişkileri ve diyalogları olan gazeteci, yazar, çizerlerden; Rıfat Ilgaz, Çetin Altan, Yaşar-Tilda Kemal, Aziz Nesin, İhsan Ada, İlhan-Turhan Selçuk, İlhami Soysal, Mahir Kaynak gibi kişiliklerin Bab-ı Ali?deki tavırları, onların düşünce-davranışları, kişilik zaafları, kırgınlıkları vb. hakkında da oldukça önemli ve yararlı ipuçları verilmektedir.

D.Ö. anıları bu türden örnekleriyle de yakın tarihimizdeki basın-yayın faaliyetlerinde kimi rol ve sorumluluklar alanların tüm konumlarını öne çıkarıyor. Sergiliyor. Kitabının ayrıntılı okunmasını, üzerinde yoğunlaşmayı, incelemeyi ve dönemin özelliklerini kavramayı, ilerici-devrimci geçinenlerin kişisel ve düşünsel zaaflarını öğrenmeyi sağlıyor.

D.Ö. kendi gazetecilik algısına göre ve çok zarif biçimlerde bu kişilikleri okura tanıtıyor. Birilerini incitmemeye özel bir özen gösteriyor. Bizler gibi birilerinin ilericilik, solculuk iddialarını sorgulamayı, hesaplaşmayı, açığa vurmayı öne çıkarmıyor. D. Ö. kitabı elbette bir kavga kitabı değil.

D.Ö. kendisinin de rol ve sorumluluk üstlendiği, 13 Şubat 1962 tarihinde kurulan I. TİP içindeki aydın kavgalarının, tartışmaların odağına girmeyerek bağımsız bir duruş sergilemiştir. TİP içindeki Aybar, Boran, Aren, Sargın hizipleşmelerinin yanında ya da karşısında değil, TİP?i TİP yapma kaygılarıyla hareket etmiştir.

Yayımladığı ANT dergisinde de kendi meşrebine uygun bir tarz-ı siyaseti izlemiştir. TİP?de asla bilimsel olmayan SD ve MDD tartışmalarında da taraf olmamıştır. Öğrenci gençliğin başını çektiği ve kuruluş sırasıyla; TİİKP, THKO, THKP-C, TKP/ML, DDKO türünden örgütlemeler hakkında da gazeteciliğinde gözettiği ?nesnel gerçekliği? yansıtma ölçüsünü kullanmayı yeğlemiş / denemiştir.

Sınıf mücadelesinin belirleyiciliğinin farkında olarak işçi sınıfı hareketinin yeni nitelikler kazanmasını arzulamıştır. İşçi sınıfının sendikal birliğini gerçekleştirmeye aday DİSK?in sendika bürokratları ile yakın ilişkilere girmiş, dönemin ses getiren grev, direniş, yürüyüş, fabrika işgali gibi eylemleri gücünce desteklemiştir.

D.Ö.?in Bab-ı Ali semti dışındaki Proleter Devrimci Kadrolarla yakın bir ilişkisi olmamıştır. Onun etrafında daha çok ANT dergisinde rol ve sorumluluk alan üniversiteli öğrenci gençliğinin, öğretim üyelerinin, avukatların bulunduğunu biliyoruz.

D.Ö. ile en büyük çelişkimiz ANT dergisinde yer ve sorumluluk alan 30 kişilik yayın kurulu üyelerinin seçimine ve onlarla kurulan ilişkilerine ilişkindir. Sosyalizmden haberli pek çok aydın gibi D. Ö. de tek başına binbir sorunla boğuştuğu, sokaklarında ?lağımların açıktan aktığı? Bab-ı Ali tuzağında Modern Proletarya ile buluşmayı, proletaryanın en militan ve en ileri unsurlarıyla organik ilişkilere geçmeyi akıl edememiştir. Proletarya da D. Ö. türünden aydınlara ulaşmayı, onu etkilemeyi düşünememiştir.

D.Ö. ve eşi İnci, aydın kimlik ve kişiliklerinin yanı sıra kurdukları yayınevinin her işine el uzatan emekçileriydi de aynı zamanda. Kardeşi Çiğdem de aynı durumdaydı.

ANT dergisinin 30 kişilik yayın kurulu üyeleri arasında biri hariç (Av. Müşür Kaya Canpolat) tamamını çeşitli vesilelerle, TİP içinde, DİSK?te, üniversitelerde ve cezaevlerinde yeterince tanımış ve devrimciliklerini sorgulayıp sınamıştık. İdeolojik, politik ve örgütsel seçimimize uygun biçimlerde söyleyecek isek; D.Ö.?in ANT dergisi yayın kurulunda (bir ikisi hariç) özel hayatı, işi, üretimi, ideolojik-sınıfsal aidiyeti ve eylemiyle, ayrıca, varsa polis-işkence-cezaevi deneyimi ile tutarlı olan, işçi sınıfı hareketine, sosyalist harekete ve siyasi birlik konusuna katkı yapmış, tartışmaya değer tezleri ve tahlilleriyle öne çıkmış bir tek kişi dahi bulunmamaktadır.

Şimdi köprülerin altından pek çok suyun aktığı bir zamandan ve de insanların binbir kılığa girip çıkmasından sonra, burada, Osman Saffet Arolat, Faruk Pekin, Tektaş Ağaoğlu, Ragıp Zarakolu, Aydın Engin, Oya Baydar, Harun Karadeniz, Nurer Uğurlu, Sıtkı Coşkun, Fahri Aral, Nabi Yağcı, Nebil Varuy, Enis Coşkun, Yücel Yaman, Hüseyin Baş, Çetin Özek, İdris Küçükömer, İsmet Sungurbey, Fethi Naci, Süleyman Üstün, Şinasi Kaya, Orhan Suda, Muzaffer Sencer, Asaf Savaş Akad, Yalçın Yusufoğlu, Nihat Behram vbg. kişilerin adlarını anıp, siyasî ?vukuatlarını? sayıp dökerek D. Ö.?in anılarında özellikle vurgulayıp andığı kimseleri anmak dahi istemeyiz. Üç Ciltlik 12 Mart 1971?den Portreler ile 15/16 Haziran kitaplarımızda sosyalizm adına yola çıkıp da tekleyenlerin, geri adım atanların ya da davadan dönenlerin konumunu teşhis etmek, mümkünse tedavi etmek, değilse tecrit ve teşhir etmek, hesaplaşmak, kavga etmek amacıyla zaten belgelemiş ve açığa vurmuş bulunuyoruz. Bu nedenlerle burada tekrar kalemimizi kirletmeye gerek görmüyoruz.

D.Ö.?in ANT dergisinde rol alanlardan 30 kişilik yayın kurulu üyeleri arasından Av. Müşür Kaya Canpolat?ı hariç tutuşumuzun sebeplerini de şöyle açıklamalıyız: Adanalı Müşür gözümüzde ?Çağdaş bir Karacaoğlan?dır, her şeyden önce. Onunla da (Şart değil, ama) aynı şeyleri söylemiyoruz. Asla!.. Fakat o hiç olmazsa TİP ve DİSK içinde üstlendiği rolleri açıkça (yetmez ama) ve lafzen de olsa, özellikle de dost meclislerinde, mizahla karışık biçimlerde dile getirmektedir. Sosyal olay, olgu, süreç ve verileri nesnel gerçekliğinde eleştirerek ?terazisini? oldukça düzgün tutmaya özen göstermektedir.

Proleter Devrimci ölçülerimize göre ve ?düzgün insan? profili bahsinde, ANT?ın yayımladığı kitaplara sahiplenen, yayınevinin tüm işlerini üstlenen fukara ve emektar Osman Çobanoğlu?nu burada anmalıyız. Çobanoğlu, ürettiği kitapların bedelini fazlasıyla ödemiş, hapis yatmış, kitapları toplatılmış biridir. Halen tüm baskı ve kuşatmalara rağmen ANT yayınevinde öğrendiği basın-yayın faaliyetini YAR Yayınları aracılığıyla sürdürmektedir.

D.Ö. Bab-ı Ali üzerine söz ederken, ilerici yayın faaliyetinin çilesini çeken, kendisinden daha çok bedel ödeyen, kitabevi bombalanıp yağmalanan, kitapları Selimiye Kışlasında yakılan, her sıkıyönetimde tutuklanan, kardeşim, Öncü Kitabevi sahibi Zeki Öztürk?ten de söz etmemiştir anılarında.

D.Ö. anılarında; 15/16 Haziran sürecine, Direnişin hazırlanışına, eylemdeki direngenliğe, Modern Proletaryanın polis, işkence deneyimlerine, mahkemelerde direnişin tarihsel ve sosyal haklılığını nasıl savunduklarını, sosyalizmin onurlu sesini nasıl haykırdıklarını, sendika bürokrasisine karşı verdikleri mücadeleyi, dergisinde en azından üniversiteli öğrenci gençliğine, Latin Amerika ve Orta Doğu?daki devrimci kalkışmalarına verdiği yer kadar bir göndermede dahi bulunmamaktadır.

D.Ö. anılarında, s. 503?de benim ?sendikacı? olduğumu ve DİSK ve T. Maden-İş Sendikası yöneticilerini ?pasifizm? olarak eleştirdiğimizi söylemektedir. Bağımsızlığına titizlikle düşkün donanımlı bir gazetecinin benim kimileri gibi profesyonel sendikacılık yapmadığımı bilmesi gerekirdi. O dönem (1962-1970) T. Maden-İş Sendikası Genel Yönetim Kurulu üyeliği ve Kocaeli?nde Türkkablo Fabrikasındaki ilk sendikalaşma döneminde İşyeri Baştemsilciliği yapmıştım. Hayatımda hiçbir dönem ücretli sendikacılık yapmadım. Bu yolda yapılan önerileri reddettim (Bu konudaki tavrımı şimdi de beğeniyorum. İyi ki reddetmişim?). İdeolojik ve politik seçimime uygun biçimde tezgah başında ve işçi sınıfı içinde kalmayı yeğledim. Sendika bürokrasisini ?aktivist? ya da ?pasifist? gibi sıfat ve nitelemelerle değil, parlamentarizme ve ekonomizme bağlılıkları gibi ideolojik ve sınıfsal aidiyetlerine uygun konumlarıyla daima karşıya alıp eleştirdim. Bununlada yetinmeyim mücadelesini verdim. Bu konu tüm açıklığıyla kitaplarımızla da belgelidir. Ayrıca bu kitaplarımız D.Ö.?ye de iletilmiştir.

12 Mart 1971 askerî faşist darbe sürecinde kapatılan ve yargılandığımız Kocaeli Devrimci İşçi-Köylü Birliği (KDİKB) örgütümüzün bürosunda yapılan aramalarda bizlerin ?illegal? bir çalışma içinde olduğumuzun ?delili? olarak İŞÇİ-KÖYLÜ, KURTULUŞ, SOSYALİST ve ANT dergilerinin abone makbuzları da bulunuyordu?

Yani o günkü bilincimizle dahi ilerici-devrimci yayın organlarını birbirinden ayırmıyor, okuyor ve okutuyorduk; onlarla dayanışma içinde oluşumuzun bir ifadesi olarak da dergilere abone kaydediyor, kitlesel satışlarında rol üstleniyor ve sektirmeden ederini bürolarına iletiyorduk.

D.Ö.?nin anılarında çok fazla haşir-neşir olduğu üniversiteli öğrenci gençlik, üniversite öğretim üyeleri ve sendika bürokratlarına önemli bir yer verildiği görülmektedir.

D.Ö. anıları hakkında ilkin Cumhuriyet Kitap Ekinde Faruk Pekin?in bir yazısıyla karşılaştık. Bu imza yerine nesnel gerçekliği yansıtacağından kuşku duymadığımız birinin, örneklersek; Müşür Kaya Canpolat yazmalıydı diye düşünüyoruz. Ama ne yazık o da bu türden kritikler yazmaktan oldukça uzak durmayı tercih etmektedir.

Devrimci ve Marksist cenahımızın kitap kritiği, eleştirisi ya da tanıtımı gibi konulardaki ?vukuatını? yakından biliyoruz. Bu durumu asla da yadırgamıyoruz. Burjuva ve küçükburjuva ?sol? yaklaşımların, sansasyon ve magazinleşmenin yaygın olduğu bir süreçte çok önemli ham malzeme bırakan D.Ö. anılarının tartışılmasına henüz başlanılmamıştır.

Kendisinin ?Sürgün Öncesi? ismini verdiği anılarından sonra yazdıklarına bakarak yurtdışındaki serüvenini de aynı yöntemle ilkeli ve dürüst bir biçimde kaleme alacağına inanıyoruz. Onun Belçika?daki hayatını ve mücadelesini ayrıntılı bilmiyoruz. Birlikteliklerini ilkeli biçimlerde götürdükleri anlaşılan değerli eşi İnci ile birlikte, hayat kavgasında ve iddialarının arkasında durduklarını biliyoruz.

D.Ö. gerek işçi sınıfı hareketine, gerekse demiryolu misali ebediyete kadar paralel gitmeyecek olan sosyalist harekete, bu arada ?Millî Mesele? ile ?Milliyetler Meselesi?ne nasıl baktığını da yakinen biliyoruz. Marksist-Leninist bakış açısıyla söylenecekse; D.Ö. şoven ve sosyalşoven bir çizgiye de düşmemiştir. Laz İsmailgillerin ilerlemeci Harici Büro ?TKP? idealizasyon ve mistifikasyonlarına da bulaşmamıştır. Yurtdışındaki her ilerici-devrimci birime yardımcı olmaya çalışmıştır. Onun ?Ulusların kendi kaderini tayin, tespit ve ayrılma hakkı? ilkeselliğine düzgün baktığını da biliyoruz. Siyasî parti deneyimi olarak I. TİP içinde gözünü açtığını, ?aydın? tartışmalarıyla Aybar oportünizminin partiye verdiği zararları meşrebince anılarında anlatmaktadır. ?Gençliğin Yolu İşçi Sınıfının Yoludur? sloganını zikretmese de, asla birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir Komünist Parti ya da İşçi Sınıfı Partisi (İSP) olmayan, belli ölçülerde Marksizm?den esinlenen, arkasında yeraltı faaliyetinden gelen KP ya da İSP?nin güvencesinden yoksun bulunan legal TİP?in ilerici-devrimci gençliğin dinamizmini bünyesine alamadığını ve de günümüzde birer ?örgütler anarşisi? hastalığına dönüşen ve genellikle öğrenci gençlik kaynağından beslenen örgüt anlayışlarını onaylamadığını da doğru teşhisleriyle aktarmaktadır.

D.Ö. anılarında, yaşadığımız coğrafyadan 38 yıllık gaybubetinin getirdiği bazı yanılgılarla sıkıntılar da bulunmaktadır. Keşke memleketini, buradaki sınıf mücadelesini, emekçi halk hareketlerini, sosyalist hareketi daha yakından izlemiş olsaydı, keşke ve özellikle de 30 kişilik yayın kurulu üyelerinin bu süreçteki evrimlerini, polis, mahkeme, cezaevi deneyimlerini ayrıntılı araştırıp inceleyebilseydi, keşke buradan edindiği bilgilerin ışığında bir özeleştiri yapsaydı, böylelikle genç nesillerin yararlanacağı bir anı bırakabilirdi demekten de kendimizi alamıyoruz. 38 yıllık gaybubetinde bilmediği, yeterince ilgi duyup araştırmadığı yüzlerce konu ve sorunlar da vardır. Böyle oluşu da doğaldır. Onu bu türden eksikliğinden dolayı asla suçlayamıyoruz.

Bunlardan birini aktarmak istiyoruz: E-posta yoluyla bize iletmiş olduğu mesajından da anlaşılacağı üzere; kardeşim Öncü Kitabevi sahibi Zeki?nin başından geçenleri bilmediği anlaşılıyor. Ağabeyim Avni Memedoğlu?na selam gönderiyor! Oysa onu tam 11 yıl önce doğaya teslim etmiştik. Bilim-Politika-Sanat-Estetik-Etik bütünselliğinin kavgasının verildiği ve donanımlı adam sıkıntısının çekildiği bir memlekette yaşamaktayız. Bu türden konuları içeren ?Politika, Sanat, Estetik Yolunda ?Emeğin Ressamı? Avni Memedoğlu? isimli kitabımızı ve ayrıca, okumasını-incelemesini istediğimiz diğer yayımlanmış telif eserlerimizi, dergi, gazete ve broşürlerimizi de kendisine iletmiştik. Böylelikle yeniden tanışmamızı sağlamak, memleketten ayrıldığı 38 yıllık eksikliğini nispeten giderip diyalogumuzu anlamlı kılıp kolaylaştırmak istemiştik. Demek ki, D.Ö. bu materyallerimizi incelemeye zaman ayıramamış?

D.Ö. ve eşi İnci anılan kitaplarıyla faydalı bir çalışmayı gerçekleştirmişlerdir. Özlemini duyduğu memleketlerine geri geleceklerini, 38 yıllık bir hasreti gidereceklerini, hayatı ve mücadeleyi kucaklamaya aday, sınıf mücadelesi temelindeki yeniden bir oluşuma deneyimleri ışığında katkı sunacaklarını kendilerinden umuyor ve bekliyoruz. Zira memlekette onların niteliklerinize sahip gazeteci kalmadı.
(Sanat Cephesi 7,http://www.sanatcephesi.org)

DOĞAN ÖZGÜDEN İLE RÖPORTAJ – Volkan ALICI
“Büyük Medya Kirli Hesaplara Hiç Bu Denli Alet Olmamıştı”
(24 Ocak 2011, http://bianet.org)
Gazeteci Doğan Özgüden, 1960’lı yılların büyük gazetelerinden Akşam’ı, emek ve demokrasi hareketinin yayın organına dönüştürmüş efsanevi genel yayın yönetmeni. Birçok ilk’i hayata geçirmiş Ant dergisinin ve Ant Yayınları’nın kurucusu… Kürt sorunundan Kemalizme, pek çok netameli konuda aydın tavrını (hem de 70’li yıllardan başlayarak) ödünsüzce sürdürmüş bir gazeteci… 60 yıllık gazetecilik ve mücadele serüveninde davaları, sürgünlüğü, tehditleri göğüslemiş; yok sayılmayı, suskuya terk edilmeyi, değerbilmezliği de yaşamış bir eylem adamı..
İşte bu hareketli yaşamı (dostlarının ve eşi İnci Hanım’ın ısrarı üzerine) kaleme almış Özgüden; çocukluğundan 1971 yılında başlayan sürgünlüğe kadar yaşadıklarını, ‘Vatansız’ Gazeteci* adıyla kitaplaştırmış.
Türkiye basın ve siyaset tarihinin önemli dönemeçlerinin tanıklığının da ortaya konduğu kitap, ne yazık ki henüz yeterince ilgi görmemiş. Kitap bize vesile olsun dedik, Özgüden’le bianet için konuştuk. Söyleşiye geçmeden önce biraz ‘Özgüdenler tarihi’: Doğan Özgüden, eşi İnci Özgüden Tuğsavul ile 1967’de haftalık sosyalist dergi Ant’ı ve Ant Yayınları’nı kurdu; dergi, 1971’de Sıkıyönetimce kapatıldı. Özgüdenler hakkında yazdıkları ve yayımladıkları yazılar nedeniyle 50’den fazla dava açıldı, 300 yılı aşkın hapis istemiyle yargılandılar. 1971 yılında, Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldılar; artık mücadele yurtdışında sürecekti. Gerek 12 Mart, gerekse 12 Eylül cuntalarına karşı yurtdışında örgütledikleri kampanyalar, her iki dönemin cunta şeflerini ve Özal gibi ‘darbe başbakanları’nı çok kızdırdı. 200’e yakın rejim karşıtıyla birlikte 1982 yılında Türk vatandaşlığından çıkartıldılar. Bu karar on yıl sonra iptal edildiyse de, Dışişleri Bakanlığı kendilerine, Türkiye’ye döndükleri takdirde tutuklanmayacakları ve yargılanmayacakları konusunda herhangi bir yazılı güvence vermeyi reddetti. Özgüdenlerin sürgünlüğü Belçika’da devam ediyor. Gazeteciliği de burada sürdürüyorlar. Özgüden çifti, 1974’den beri çeşitli dillerde yayın yapan Info-Turk Ajansı (http://www.info-turk.be) ile çokuluslu göçmen eğitim merkezi Güneş Atölyeleri ‘nin(http://www.ateliersdusoleil.be) yöneticiliğini yapıyor.
Doğan Özgüden, 2008 yılında, aldığı tehditlerle de gündeme gelmişti. Bianet’in 12 Aralık 2008 tarihli haberinden özetlersek; “Özgüden, Brüksel’deki Türkiye Büyükelçiliği’ndeki bir tören sırasında Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün Rumların ve Ermenilerin Türkiye’den tehcir edilmesi politikasını övdüğünü İnfo-Türk’te duyurmuştu. Site, aynı törende Büyükelçi Fuat Tanlay’ın da, Türk bayrağını öven ve ‘Sana benim gözümle bakmayanın mezarını kazacağım. Seni selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozacağım’ ifadesinin geçtiği bir şiir okuduğunu bildirmişti. Söz konusu kişilere yönelik eleştiriler üzerine Beltürk başta olmak üzere hükümet yanlısı birçok sitede, İnfo-Türk’e karşı, Doğan Özgüden’in linç edilmesini teşvike kadar varan bir kampanya” yürütülmüştü.
Doğan Özgüden Türkiye’de Gazeteciler Sendikası, Gazeteciler Cemiyeti, Basın Şeref Divani ve Basın İlan Kurumu yönetim kurullarında, Türkiye İsçi Partisi Merkez Komitesi’nde bulundu. Halen Belçika Gazeteciler Cemiyeti, Belçika İnsan Hakları Derneği, Brüksel Kültürlerarası Etkinlikler Merkezi (CBAI) ile Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığıyla Mücadele Hareketi’nde (MRAX) çalışmalarını sürdürüyor.
Hakkınızda açılan 50’den fazla dava, 300 yıla yakın hapis istemi… Vatandaşlıktan çıkarılma… Ne yaptınız da devleti bu kadar kızdırdınız?
Demokrasiden ve insan haklarından asla nasibini alamamış bir devlete kızgın olan her kişinin yapması gerekeni yaptığım için…
Sürgünlük süreci nasıl başladı? Bu kararı vermek kolay olmasa gerek?
İnci’ye ve bana karşı açılan davaların ciddi boyutlara ulaşmasına rağmen, sarı basın kartlı gazeteciler olarak kolaylıkla pasaport alabileceğimiz halde, “Ne olur ne olmaz, bir gün lazım olabilir” diye düşünüp de zamanında pasaport dahi almamıştık. Bir yıl önce, 15-16 Haziran direnişinden sonra “Kapitalistleşen subaylar işçi sınıfını yargılayamaz” diye yazdığım için zaten askerlerin tehdidi altındaydım. Sıkıyönetimin Ant’ı kapatıp bildirilerle ve “insan avı” afişleriyle beni aramaya başlaması üzerine, yazı kurulundaki arkadaşlar, ne pahasına olursa olsun Türkiye’yi terk ederek Avrupa’da cunta yönetimine karşı mücadele yürütmemizde ısrar ettiler. Bunun üzerine bir yakınımızın aile pasaportunu tahrif ederek Türkiye’den çıktık.
71 darbesinden 30 yıl sonra da, cuntacı generalleri eleştiren bir yazınızdan dolayı hakkınızda bir dava açıldı; mahkeme, Türkiye’ye girer girmez tutuklanmanız için sınır kapılarına bildirimde bulundu. Bunu öğrenince neler hissettiniz?
Üzerimizdeki baskılar Avrupa’daki 40 yıllık sürgün yaşamında da hiçbir zaman kesilmedi. Bir an önce Türkiye’ye dönmeyi düşündüğümüz için iki yıl sahte pasaportla illegalde mücadele sürdürdük. Ne ki Demokratik Direniş adına yürüttüğümüz mücadele Cunta’yı rahatsız eder hale gelince, askerin mutemet adamı Turhan Feyzioğlu, Avrupa Konseyi’ne hakkımızda ihbarda bulundu. Bunun üzerine Hollanda’da legale çıkmak zorunda kaldık. Çalışmalarımızı Avrupa Birliği’nin başkenti Brüksel’de yürütmek istiyorduk. Ancak TC Büyükelçiliği, Birleşmiş Milletler himayesinde mülteci olduğumuz halde, Brüksel’e yerleşmemizi tam üç yıl engelledi. Genel aftan yararlanarak 70’li yılların sonunda Türkiye’ye kesin dönüş yapmaya karar vermiştik ki, bu kez de militarizm üzerine çevirdiğim bir kitabın Türkiye’de yayınlanması üzerine İstanbul Donanma Askeri Savcılığı hakkımda dava açtı, dönüşümüzü ileri bir tarihe erteledik. Ancak 12 Eylül Darbesi’nden sonra diğer rejim muhalifleri gibi vatandaşlıktan atılmamız dönüşü tamamen olanaksız kıldı. 71 Darbesi’nin otuzuncu yıldönümünde yazdığım yazıdan dolayı hakkımda dava açılması, Türkiye’ye dönersem sınır kapılarında tutuklanmama karar verilmesi hiç de şaşırtıcı olmadı. Dava, Türkiye’de düşüncelerini özgürce ifade etmeyi görev bilen herkesin başında Damokles’i kılıcı gibi sallanan 159. (şimdiki 301.) Madde’den açılmıştı. Yani orduya hakaret… 21. yüzyılda böyle bir maddenin yürürlükte olması Türkiye’yi yönetenler için tam bir yüzkarasıdır.
İki yıl önce de ciddi tehditler aldınız. Şu anki durum nedir? Yeni bir gelişme var mı?
Tehditler, hakaretler Belçika’da hiç eksik olmadı. Ama iki yıl önce tehditler o zamanki Büyükelçi Fuat Tanlay’ın Türk medyası aracılığıyla yaptığı kışkırtmalar sonucunda ciddi bir boyut almıştı. Bunun üzerine Belçika Hükümeti beni ve yönettiğim kurumları koruma altına almak zorunda kaldı. Büyük ölçüde bu tedbirlerin alınmasından, bir ölçüde de Tanlay’ın Başbakan Erdoğan’ın ‘Dışilişkiler Başdanışmanlığı’na atanarak Brüksel’den uzaklaşmasından sonra saldırılar yoğunluğunu yitirdi. Ama hâlâ sürekli temkinli olmak zorundayım.
Sizin yönetiminizde Akşam, büyük bir sol gazeteye dönüşmüştü. Ardından yine kurucusu olduğunuz Ant dergisi, en başarılı sol dergilerden biri oldu. Derken Ant Yayınları ile yayıncılık serüveni… İlk Che kitapları, ilk Filistin, ilk Kürt tarihi kitapları, gerilla hareketlerinin deneyimlerine dair Türkçedeki ilk ürünler… Tüm bunlar yayıncılık ve gazetecilik alanında hâlâ anımsanan deneyimler. Motivasyon kaynağınız neydi?
Hani Babıâli’de çok tekrarlanan bir söz vardır. “Gazeteci olunmaz, gazeteci doğulur”… Galiba bundan ben de nasiplenmişim. Kitabımda ayrıntılı anlattığım hareketli çocukluk ve ilk gençlik yıllarım bende mücadeleci gazeteciliğin ön koşullarını yaratmış olmalı. Gazeteci olmak için değil sırf yükseköğrenimde aileme yük olmamak için çalışmaya başladığım basın dünyasında gerek yurt, gerekse dünya olaylarını sadece iş olsun diye değil, belli bir sorumluluk duygusu içinde değerlendirme kararlılığım, benim sadece medyada değil, aynı zamanda sendikacılık alanında ve siyasal mücadelede de çizgimi belirledi.
Ant dergisi, o yıllarda; Mahirlere, Denizlere, 1971 direniş çizgisine destek veren tek legal sol yayın organıydı sanırım. Bu süreçten kısaca söz eder misiniz? Bu süreçte ne tür baskılarla karşılaştınız?
Mahir’ler, Deniz’ler, Kaypakkaya’lar, Türkiye’de 60’lı yılların başında örgütlenmeye başlayan sosyalist hareketin en genç ve en sağlıklı filizleriydi. Benden sonraki kuşaktandılar. Benim gibi onlar da TİP deneyinden geçtiler ve orada büyük hayal kırıklıklarına uğradılar. Kitapta anlatıyorum. Daha onların adları birinci planda duyulmaya başlamadan önce, 1964’te yapılan 1. Büyük Kongre’de TİP, sol gençlikle bağlarını büyük ölçüde koparttı. Bu tavra muhalefetimden dolayı partiden ihraç edilinceye kadar TİP içinde, daha sonra yönettiğim Akşam’da ve Ant’ta devrimci gençliğe hep destek oldum. Pratikteki yanlışları ne olursa olsun, ki bunları da Ant’ta eleştiriyorduk, onlar gerçekten yaşamlarını, kişisel mutluluklarını sosyalizm için feda etmiş gözü pek, yürekli devrimcilerdi. 12 Mart’tan sonra sağıyla soluyla her yandan saldırıya uğrayan bu gençlere destek olmak, onları savunmak bir görevdi, biz bu görevi yerine getirdik.
1964-66 yılları arasında Akşam’ın, 1967-71 arasında da Ant dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaptınız… Türkiye basın tarihinin özellikle 71’e kadarki sürecinin en yakın tanıklarından birisiniz. Bu bilgi ve deneyimle, bugünün yazılı medya ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir de gazetesi, dergisi, internet sayfalarıyla bir sol/muhalif medya damarı var. Türkiye’de bu alandaki çalışmaları, yayınları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biz Türkiye’deyken büyük medya, büyük sermayenin, siyasal iktidarların kirli hesaplarına bu denli alet olmamıştı, bunlarla bu denli iç içe geçmemişti. Teknolojik gelişme, görsel medyadaki ve sanal iletişimdeki inanılmaz yenilikler dikkate alındığında benim dönemimle kıyaslama yapmak çok zor, çünkü veriler çok farklı. Benim için önemli olan sorunuzun ikinci bölümünde sözünü ettiğiniz sol/muhalif medya damarı… Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada geleceği belirleyici olan bu damar. Golyat’a kafa tutan Davut’lardır bunlar.
Gazetecilik çalışmalarınız sürgünde de devam etti. İnfo-Türk web sayfası, kitaplar, broşürler… Gazeteciliği sürgünde sürdürmenin zorlukları neler?
Sürgündeki gazetecilik çalışmamız aslında Ant’ın bir başka coğrafyada, farklı dillerde, farklı bir okur kitlesine seslenen yeni bir versiyonudur. Hep yukarıda sözünü ettiğimiz damardan beslendik, o damarı besledik. Özellikle Türkiye’de yayın yasaklarının sürdüğü dönemlerde Türkçe yayınlar da yaptık, Türkiye’ye soktuk, ama özellikle sanal ortama geçildiğinden beri daha çok dünya kamuoyuna seslenen çalışmalar yürütüyoruz. En büyük zorluk tabii ki dil sorunundan kaynaklanıyor. Ana dil dışındaki dillerde yayın hazırlamak çok dikkat ve özen gerektiriyor.
İnci Hanım’la birlikte, Avrupa’daki diğer muhalif sürgünlerle birlikte Demokratik Direniş Hareketi’ni kurarak cunta rejimine karşı kampanya yürüttünüz. 1980 darbesinden sonra da bu kez Evren cuntasına karşı Avrupa’da kurulan Demokrasi İçin Birlik (DİB) hareketinin örgütleyicilerinden oldunuz. Belleğinizde o mücadele yıllarından bugüne kalan en diri görüntüler, anılar neler?
Demokratik Direniş Hareketi… O yıllarda Avrupa özelinde İspanya, Portekiz ve Yunanistan da Türkiye gibi faşist diktatörlüklerin pençesindeydi. Vietnam Savaşı, Latin Amerika, Afrika ve Asya’da ulusal kurtuluş hareketleri… Tüm bu ülkelerin direnişçileriyle gerçek bir kardeşlik ve yoldaşlık yaşadık. Demokrasi İçin Birlik Hareketi’ni başlattığımızda Türkiye halklarının direnişçileri oldukça yalnızdı, direniş örgütlemek daha zordu. 12 Eylül Cuntası’na karşı AB’nin başkentinde düzenlediğimiz ilk büyük protesto gösterisini unutmam mümkün değil… Ancak bu direnişi örgütleyen bir avuç devrimcinin, daha sonra onların sağladığı olanaklarla Avrupa’ya intikal edip bir nevi hazıra konan “siyasal önderler” tarafından kendi siyasal pazarlıklarına engel görülerek tasfiye edilmesi acılı bir anıdır.
Şu anda mesleğe köşe yazarı olarak devam eden isimler de dahil, birçok ünlü isimle Akşam döneminde birlikteliğiniz, çalışma arkadaşlığınız oldu. Gazete ve dergi serüveni bittikten sonra, özellikle sürgünlük sürecinde de ilişkinizin sürdüğü isimler oldu mu? Şunu da soruya eklemek istiyorum: Eski dostlukları düşündüğünüzde uzun sürgünlük yıllarında neler yaşadınız?
Avrupa’ya yolları düştüğünde arayıp soranlar, arada bir telefon ya da e-mail’le haberleşenler olsa da, çok az… Devlet terörünün hakkımızdaki baskı ve soyutlama kampanyasından ötürü bu durumu, içim burkulsa da, anlıyorum. Gazetecilik hayatımda birlikte çalıştığım arkadaşları, zaman zaman aramızda çıkan görüş ayrılıklarına rağmen hep sevgiyle anıyorum. Çetin Altan ve Yaşar Kemal, o kuşaktan hayatta kalan ve hâlâ aynı üretkenlikle yazmaya, eser vermeye devam eden Türkiye’nin en güçlü kalemleri… Akşam’ı yönetmeye başladıktan sonra açtığım forum sayfasına, “Düşünceye Saygı” genel başlığını koymuştum. Bugün karşı görüşte de olsam kendilerinin düşüncelerine saygı duyuyorum, yeter ki onlar da benim düşüncelerime saygı duysunlar…
70’lerden beri Kürt sorununa önem veriyorsunuz. Bugün de Avrupa Barış Meclisi üyesi olduğunuzu biliyoruz. Kürt sorunu etrafında yapılan tartışmaları ve sorunun çözümü konusunda Kürt özgürlük hareketi ile Türkiye sosyalist hareketinin çabalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tıpkı gençlik konusunda olduğu gibi, Kürt sorununda da Türkiye sosyalist hareketi üstüne düşen görevleri, en azından benim Türkiye’de bulunduğum yıllarda yeterince yerine getiremedi. Ama öncesi de var… Sol bu konuda cumhuriyetin ilk on yıllarında da Kemalizm’in dümen suyunda sürüklenmişti… Bugün Kürt ulusal hareketi sadece Türkiye değil, Ortadoğu siyasetinde, hatta Avrupa siyasetinde etkin ve belirleyici bir güçtür. Halkların ve azınlıkların özgürlükleri konusunda Türk Devleti’nin karşısında muhataptır. Türkiye sosyalist hareketi ona destek olmak zorundadır.
Son sorumuz: Türkiye’de en çok neyi özlediniz? Yarın çıkıp gelme olanağınız olsaydı, burada yapmak istediğiniz ilk ne olurdu?
Türkiye’ye dönüş birçok koşullara bağlı ve de zor… Google Map çıktı çıkalı en sevdiğim şeylerden biri, günlük çalışmadan yoruldukça; çocukluğumdan itibaren yaşadığım köyleri, büyük kentlerde yaşadığım, çalıştığım mahalleleri, sokakları arayıp bulmak, uydu fotoğraflarına bakmak. Ne yazık ki artık çoğunun yerinde yeller esiyor ya da beton yapılar yükseliyor. Olsun, yine de ilk fırsatta oralara gidip binbir acı ve sevinçle dolu geçmişimi bu dünyadan kopup gitmeden bir daha yaşamış olurum…

Kitabın Künyesi
Vatansız Gazeteci – Cilt 1
(Sürgün Öncesi)
Doğan Özgüden
Belge Yayınları / Yaşam ve Anılar Dizisi
İstanbul 1. basım 2010
557 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Mektup
Metin Altıok’tan Zeynep’e Mektuplar – Metin Altıok

?Sevgili kızım, biriciğim;  Uzun bir süredir sana mektup yazamadım. Nedenleri vardı. Aramızdaki kopukluk duygusal değil, bir iletişim kopukluğuydu. Senin için...

Kapat