Yabancılaşmaya Karşı Özgürlük – Nejdet Evren

Arzu etmek/istemek çeşitli nedenlere dayalı olabilir. Biyolojik nedenler ile sosyolojik nedenler arasında kapanmaz bir fark vardır. Her ikisinin de ortak noktası ise, varlığına ihtiyaç duyulan bir eksikliğin hissiyatıdır. Bu nedenle arzu edilen/istenen şey her daim eksikliği duyumsanan/hissedilen varlıktır. Eksikliğin kendine dair hissin bağlandığı arzu ise her ikisinden farklı olarak yoksunluk/doyamama hissine denk düşer; yeterli olana karşı yetersizlik hissi bu son durum için geçerli bir durumdur. Biyolojik arzular yaşamı sürdürme, biyolojik türün devamını sağlamaya yöneliktirler. Burada arzu edilen olgu hem bir nesne hem de bir özne olabilir. Sosyal arzular kendi içinde bir çok kategoriye ayrılabilir. Sosyal olma arzusu bunlardan en temel olanıdır. Sosyal olma insan için vazgeçilmez bir durumdur ve insan ancak sosyal doku içinde özneleşebilir. Bunun yanında statü, mevki, mal-mülk arzusu sosyal olma arzusu ile bir ve aynı sayılmaz; bunlar sosyal doku içinde bir yer edinmeye dayalı arzulardır. Tüm arzuların ortak diğer noktası ise tatmin edilmediklerinde bir
tepkiye neden olmalarıdır. Arzu edilen şey ve arzu edilmenin şiddeti gösterilen tepkinin şekil ve şiddetini de belirleyecektir. İnsana dair arzuların hepsinin yapıcı e yararlı oldukları asla söylenemez; öyle olsaydı, yapıcı ve yararlı olsalardı bin yıllardır süren talan, sömürü, savaşların bir açıklaması yapılamazdı. Sömürme, savaşarak el-koyma, talan gibi arzular sadece insan türüne ait yıkıcı arzular olarak ortaya çıkmışlardır. Elbette bu yıkıcı arzular salt birer arzu olarak belirmemiş, çeşitli ekonomik, politik nedenlere bağlı olarak gelişmiş, insanın has egosuna hitap ettiği için de varlık kazanmıştır. Sömürünün her türlüsünün arzu edilen/istenen bir olgu olması kadar uygarlaşma tarihini etkileyen başka bir olgu olmuş mudur? “üretim araçları” ndaki gelişme düzeyi “üretim ilişkileri”ni zorlamış, yaşanan çelişkiden yeni bir süreç sentezlenmiştir; lakin, bu çatışmayı sömürü düzeni lehine çözümleme arzusu/istenci tarihsel bir zorunluluk olarak ortaya çıkmamıştır; öyle olsaydı her aşamadaki sömürü düzeninin determinist olarak kaçınılmazlığı ileri sürülebilecek ve bu duruma bağlı olarak da yargılanması asla söz konusu olamayacaktı. İnsanın dahil olduğu hiçbir olgu, hiçbir süreç “kelebek etkisi” denilen olasılığın determinist bir zorunluluk olarak değerlendirilip gelişip, değişmesi söz konusu olamaz. Zira insan yapabileceği bilinçli tercihlerinin ürünü, öznesidir.

Bilinçli tercih yapabilme yetisi insana gökten zembille bahşedilmemiştir; milyonlarca yıl süren insanın sosyo-ekonomik-politik kimliğini geliştirebilmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmış, varlık kazanmıştır. Elbette tarihsel olaylar günden geriye gidilerek değiştirilemezler; lakin bu olay ve olgular doğru okunarak geleceğe dair arzu ve istençlerin doğru, yapıcı bir eğilim içinde cereyan etmeleri sağlanabilir, buna engel olan bir zorlama da olamaz ve fakat sömürü düzenlerinin on bin yıllık biriktirdikleri bu edimi hoş görmeyecek, bastırmaya çalışacaktır. Yapıcı arzular bir şekilde ortaya çıkmak için hiçbir zemini hazır bulmayacak, zemin kollamayacak ve her zeminde yeşerecektir.
Psikanaliz tanımlamaya göre ise; “Bir şeyi arzulamak, arzulamayı artık istememektir. Genellikle arzunun arzu edilen nesneden daha ileriyi gördüğü söylenir: Arzu edilen nesne her zaman bir sınırdır”. (1)

Evrim sürecindeki tüm canlılar iletişim kurabilmek için çeşitli yöntemleri denemiş, keşfetmiş, evrimleştirerek geliştirmiştir. İnsan türünün geliştirdiği en temel iletişim biçimi ise “dil” olmuştur. Bu nedenledir ki dil ile gerçekleştirilen iletişimin zenginliği diğer iletişim biçimlerinin hiç birinde görülememektedir. Mesela eylemsel bir iletişim ile gerçekleştirilmesi gereken bir iletişim biçiminde eylemsizlik durumu bir iletişim sağlayamazken, suskunluk bir dile olarak iletişim sağlayabilmektedir.
Doğuştan ve diğer faktörlere bağlı olarak bazı yetilerinden mahrum olan bireyler kapsam dışı tutularak söylenebilir ki, uzun süre sıvı gıda almayan canlıların yaşamaları nasıl mümkün değilse, uzun süre susarak bekleyen birey de adete yaşamdan kopmuş demektir. Nihayetinde “Sessizliği veya sessizlikleri sona erdiren şey dildir.” (2)

“Yazı” insan türünün geliştirdiği en geniş ve gelişmiş bir iletişim biçimi/aracı olarak yine dil üzerinden gerçekleşir. Uygarlaşma tarihinde yazısız dönemin uzunluğu yazılı dönemin uzunluğundan kat be kat fazladır. Tam tersine yazılı dönemdeki bilinenler önceki dönemden çok daha fazladır. İnsan mağara duvarlarına şekiller resmederken onun kalıcılığını keşfetmiş olmalılardır ki bu kalıcılığı yazıya aktarma fikrini edinmişlerdir. “söz gider yazı kalır” deyimi boşa söylenmemiştir. Uygarlaşmada ve belki de daha doğru bir tanımla insanlaşma sürecinde yazının keşfi diğer tüm keşiflerden daha fazla yer etmektedir. Zira aktarma, bilgi paylaşımı yazılı dönem ile daha kalıcı hale gelmiştir. Sözlü aktarımlarda her sonraki halkada uğrayan değişiklik yazılı dönem ile ortadan kalkmıştır. Bu aynı zamanda “…bir insanın şimdiyi, geçmişi ve geleceği her zaman hesaba katması gerektiği…”(3)ni, buna önem vermeyi kaçınılmaz kılmaktadır. Yazının kalıcı olması ona özen göstermeyi gerektirir.

Söylendiği gibi söz geri alınamaz olsa da yazı hiç geri alınamaz. Sağlıklı ve doğru bir iletişimin sağlanabilmesi için sözcüklerin doğru seçilerek ve yerinde kullanılması ile mümkündür. Bu durum söz ve yazı için birlikte geçerli olan bir kuraldır. Öyle değil midir ki; “ Yazmak kesinlikle en güzel keşif, çünkü insanın hatırlamasını, olup bitenleri bir düzen içinde ortaya koymasını ve özellikle de, ortalıkta olmasalar bile, başkalarıyla iletişim kurmayı sağlar.” (4) Yazmak diyalog kurmak için atılan ilk adımdır. Bu durum hem zamanlı ve farklı zamanlı kişileri kapsayan bir diyalog teklifini içerir. Her diyalog isteği/arzusu mutlak surette bir muhatap gerektirir ve bunu ister; muhatabın hem zamanlı olması şart değildir; lakin, her hal ve durumda bir muhataplıklık olmazsa olmazdır. Muhatap özlemi olmayan, boşluğa hitap eden bir yazımın ne kıymeti harbiyesi olabilir ki? “Yazmak, okunma isteğidir.
Aynı zamanda anlaşılma isteğidir. Dolayısıyla, yazma eylemi içerisinde çaba barındırır; karmaşa ve belirsizlik ile savaşılır, bunlar aşılır. Bulanık hayallere hapsolmak değildir yazmak.” (5)
Öfke, nefret, kin, düşmanlık ve sevgi, hoşgörü, barışık olma olguları bir diğerinden özde çok farklı olsalar da hepsi aynı ağacın ortak gövdesinden beslenen dallar gibi özne ile özdeşleşirler.
Öfke anlıktır, nefret ve kin zamana yayılır, sevgi emek ister, hoşgörme empati yapmayı gerektirir.
Barışık olmak ise, önce insanın kendisiyle yapacağı en güçlü savaşı kazanması, kendini tanıması ve daha sonrada toplumsal barışıklılığı temel alan bir zihniyet devrimini gerçekleştirmesi ile mümkündür. Öfkeleniriz, zira öznel yapımızla örtüşmeyen bir edimle karşılaştığımızda, haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüzde öfkeleniriz; bunun kadar doğal bir edim olamaz…. Neo-liberalizmin zirve yaptığı günümüz sosyo-ekonomik-politiğinde burjuva hukuk düzeninin getirdiği burjuva hak ve özgürlüklerin dahi askıya alındığı, otokratik yönetim biçimlerine öfke duymamak için kemiksiz olmak gerek!..”Birine öfkelenmek, o kişiyle aramızda hiçbir ortak nokta olmadığını saptamaktır. Biriyle benzer hisleri paylaşmak, bu hislerin bir şey karşısında paylaşılacağı anlamına gelir.” (6)
“Bir araya gelmeye ve temas kurmaya olanak tanıyan her şey iyidir.” (7) Neredeyse yarım yüz yıl önde söylenmiş bu sözün bugün için bu denli elzem olabileceğini kim hayal edebilirdi ki?!…Covid-19 virüsünün doğal ya da yapay olmasına yönelik tartışmalar bir yana, bu salgın nedeniyle kendi burjuva hukukunu bile tanımayan, keyfi kararlar ile evrensel kabul gören normatif değerleri, hak ve özgürlükleri çiğneyebilen bir yönetim biçimi ile karşı karşıya kalındığı gerçeği ile yüz yüze gelinmiştir.

Doğrusu kapitalist-emperyalist yayılmacılığın kendi normları ile ilanihaye bağlı kalacağına, sür-git devam edeceğine dair beklentilerin bir yanılgı olduğunu öğrenmek için mikro düzeydeki bir mikroba gereksinim olmamalıydı…Hak ve özgürlüklerin korunması adına kurulmuş kurumlar da hak ve özgürlükleri korumada yeterli olamamaktadırlar. Ne ki, öyle ya da böyle çürüme her şey için kaçınılmaz bir olgu/süreç ve gerçekliktir. ““Her kurum sürekli olarak bozulma tehlikesiyle karşı karşıya değil midir?…Kurum eğer gelişme kaydetmiyor ve temel görevini, yani üyeleri arasındaki kesintisiz diyalogları ihmal ediyorsa, “kolektif monoloğa” izin veriyorsa, son olarak üyelerini sorumluluk almaya teşvik etmiyorsa, o kurum için durma zamanı gelmiş demektir.”” (8) Ve daha kötüsü kapitalist-emperyalist yayılmacılığın insan hakları adına kurumsallaştırıp sözleşmeye bağladığı tüm değerleri korumanın aynı güç ekseninden belenmesi kadar umudun saptırılması olamaz!

Hammurabi Kanunları’nın yazılmasından bu zamana kadar çok şey değişti. İnsanlık bu zaman diliminde oldukça fazla yol katetti. Köle oldu, Site dışında ise birey olarak kabul edilmedi, serf oldu, özgür-köle/işçi oldu lakin egemen-efendi kılık değiştirse de hep aynı kaldı. Sömürü düzenleri öyle bir hal aldılar ki sanki kadim bir biçime, değişmezliğe büründüler; uysa umut zincirinin en zayıf halkasından tutunanlar her daim bunun böyle olmadığını gösterdiler ve toplumsal tüm devrimleri de onlar yarattı. Çok değil bundan iki yüz yıl önce bir ütopya olarak görülen sosyalizm 20 yy da gerçeğe dönüştü, ete-kemiğe büründü. Tersinden doğumun tüm sonuçları dünya halkları için bir yıkım olsa da burjuvazinin palazlandığı son 250 yıllık zaman diliminde insanlar kısa olsa da soluklandılar, umutları tazelendi. Filozofun dediği gibi hata bir kereye mahsustur, ikincisi aptallık olur. “Zira en büyük hata, girişilen işin bir anlığına terk edilse bile dokunulmadan kalacağına inanmaktır.” (9)
Uygarlaşma ile insanlaşmanın örtüşmediğini, birinin diğerini sönümlendirebileceğini söylemek abartı olmasa gerek. Fersah fersah uzaklıktaki insansız araçları yönetebilme bilgisi ve birikimi yanında dünya genelindeki sefalet, savaşlar, kırımlar birlikte değerlendirildiğinde sınıflı toplumların yıkıcılığı ve sınıflar arasında giderek artan uçurum net bir şekilde görülebilecektir. Sınıflı toplumların gelişim yasalarını belirlemeye çalışan Karl Marx “ilkel komünal toplum” tanımı yapan ilk filozoftur. Gerçekte yaşanmış mıdır? Günümüzde dahi uygarlığın ulaşmadığı, uygarlık aletlerinden uzak yaşayan kabilelerin varlığı bunu, yaşandığını doğrulamaktadır. Sınıflı toplumsal yapıya/”üretim tarzı”na geçişle başlayan uygarlaşma sürecinde insan önce maskelenmiştir. Avlayacağı avın postuna bürünen insan bu maskenin sağladığı kolaylığı zamanla diğer topluluk bireylerine karşı kullanmayı da ihmal etmeyecektir. Sosyallik gerektiren yalanın tarihi de maskelenme tarihi kadar geriye gider. “Çünkü kimse tek başına yalan söyleyemez. Gerçeğe her saldırıda bir suç ortaklığı vardır.” (10)
Hayatı yeniden kurgulamak ve varsa yanlışları düzeltebilmek için umut etmeden önce hayal kurmak gerekir. Düşünce eylemden önce gelse de aslında o, geçmiş eylemlerin bir toplamından ibarettir. Bu nedenle eylem ve düşünceyi kesin çizgilerle ayırmak zordur. Lakin her ne olursa olsun kurulacak hayalin realitede bir karşılığının olması gerekir. Değilse, en zayıf halkaya değil olmayan halkaya tutunmaktan başka bir şey ifade etmez. Realiteden uzaklaşan umut, “..artık geleceğe açılan kapı değil, gerçeklikten örgütlü bir şekilde kopan öznel bir tutumun mantıksızca sürdürülmesi…”(11) ne dönüşür. Bu nedenle gerçeğin peşinden koşmak, gözlem ve deneye dayalı somut olguları ele alarak durum değerlendirmesini doğru yapmak gerekir. “Hayali bilinç kesinlikle bilinçdışıdır, ama somut dünyada beslenir. Hayaller, hayal dünyası, yalnızca gerçek bize ait olduğu ölçüde mümkündür.” (12)
Endişe etmek ve coşku sadece insana ait duygulanmalar değildirler. Ne ki, diğer canlıların hiç birinde yalana dayalı bir coşku görülmez; coşkuları gerçekle birebir örtüşür. Oysa insan söz konusu olduğunu bunu söylemek o denli kolay görünmüyor; zira, insan sahte davranışlar sergileyebilmekte, gerçekle örtüşmediği halde coşkulu görünebilmektedir. Maskelenmenin doğal sonuçlarından bir tanesi de bu durum olsa gerek. Gerçekler yün yüzünde olduğu halde üç maymunu oynayabilmesinin temelinde bu ikircikliği, sahtekarlığı yatmaktadır. “Gerçeklik günbegün insanın yalanlarıyla, aşağılamalarıyla, korkaklıklarıyla örülüyorsa, insanın coşkusunun ve endişesinin ne önemi vardır.”
(13)

En küçüğünden en büyüğüne kadar tüm tüm topluluklar, toplumlar bir çok üyeyi içinde barındırmaktadırlar. Bu nedenle her toplumun bir iç hukuku vardır. Doğal hukukun yerini yazılı kanunlar aldığında hukuk bir erk/güç kazanır ve doğallığını yitirir. Elias Canetti ilk doğal yasanın “paylaşım yasası” olduğunu söyler. Paylaşmak ilk bakışta çok kolay bir edim gibi görünse de özünde en zor edimlerden biridir. Önemli olan ise yokluğu paylaşabilmektir. Her toplum üyeleri arasındaki ilişkiyi güvenceye almak zorundadır. Bunu gerçekleştirebilmesi için hiyerarşik, bir iktidar yapılanmasına gereksinimi yoktur. İktidar ve güç ilişkisi birlikte varlık kazanırlar.; hiçbir iktidar güç kullanmadan varlığını sürdüremez. Sosyal bir güvence ve doğal bir ilişki için iktidara gereksinim olmamalıdır; zira, “Üyelerini umutsuz çözümlere zorlayan bir toplum sürdürülemez bir toplumdur, değiştirilmesi gereken bir toplumdur. Bunu söylemek yurttaşlık görevidir. Hiçbir mesleki ahlak, hiçbir sınıf dayanışması, hiçbir saklama, gizleme çabası burada egemen olamaz. Düşünme gerekliliği karşısında sözde ulusal hiçbir aldatmaca kabul edilemez.” (14)

Başta İngiltere ve Hollanda olmak üzere, Portekiz, Belçika, Fransa ve bir çok Avrupa ülkelerinin son yüz yılın ortalarına kadar doğrudan sömürgeleri altındaki ülkeler bulunmaktaydı. 20 yy ın ilk çeyreğinde kapitalist-emperyalist yayılmacılığa karşı ilk darbeyi vuran Ekim Devrimi aynı yüz yılda bir çok sömürgeleştirilen ulusların bağımsızlıklarını kazanmalarına ön ayak olmuştur. “” Ezilen için ezenlerin “kalbine” hitap etmek faydasız bir girişimdir; Tarihte, ezilenlerin yakarışına – bunlar ne kadar tesirli ya da makul görünse de – kulak veren bir tahakküm gücü örneği hiç yoktur; maddi çıkarlar karşısında hislerin ve sağduyunun esamesi bile okunmaz.”” (15) Önce İtalya ve daha sonra Almanya’da baş gösteren faşizmin temellerinden birinin de özellikle Almanya’nın doğrudan sömürgeleştirdikleri başka ülkeler olmayışından kaynaklandığı söylenmektedir. Aimê Cêsaire der ki;
“Avrupalıların Hitler karşıtı olma sebebinin Avrupalıların sömürgeleştirdikleri halklara uyguladıklarını, Hitler’in Avrupalılara uygulamayı denemesinden ileri geldiğini söyler.” (16) Tüm bunlara rağmen hala oryantalist Avrupa merkezli düşünce kalıplarının varlığını sürdürüyor olması endişe vericidir.
Son söz yerine, Frantz Fanon der ki; “Faşizm ve sömürgecilik özünde birbirine bağlıdır;…”(17)

Nejdet Evren
Nisan/Mayıs, 2021

Esin Kitabın Künyesi:
Frantz Fanon, Yabancılaşma ve Özgürlük Üzerine Yazılar, Sel Yayıncılık, Birinci Baskı, 2020 ,
Derleyen: Jean Khalfa ve Robert J.C. Young, Türkçesi: Kahraman Çayırlı, 360 sayfa
(1) Age, S: 51
(2) Age, S: 51
(3) Age, S: 53
(4) Age, S: 65
(5) Age, S: 75
(6) Age, S: 52
(7) Age, S: 76
(8) Age, S: 84-85
(9) Age, S: 86
(10) Age, S: 91
(11) Age, S: 176
(12) Age, S: 173
(13) Age, S: 176
(14) Age,S: 176
(15)Age,S: 326
(16)Age,S: 240
(17)Age,S: 301

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here