Yaşamak, direnmektir kardeşim! – Öznur Özkaya

Yaşamak, sadece nefes almak değildir elbette. Yaş almaktır bazen durduk yere, bazen yaşlanmasıdır gözlerin inceden inceye. Savaşmak da değildir her zaman, çünkü kiminin savaşı başlayamadan biter, kimi zaten savaş nedir hiç bilmemiştir, kimi de her savaşta yenilmiştir. Yaşamak teslimiyettir biraz da. Özgür olmak kimi zaman eşsiz bir hayaldir. Çokça da öğrenmek, gözlemlemek, yanıtlar aramaktan ibarettir. Ne tam olarak sevebilir ne de nefret etmeyi becerebiliriz kendisinden. Hiçbirimiz tanrılar tarafından koca bir kayayı dağın zirvesine çıkarmaya mahkûm edilmiş Sisyphus değiliz nihayetinde ancak metafor olarak algılayabileceğimiz bu kaya gerçekte her daim tepemizde.

Yaşamak diyorum, bugün. Uzun kaydıraklı bir havuz gibi. Nasıl kayarsak kayalım havuza düşeceğimiz kesin lakin kayarken ne kadar keyif alıyoruz, hızımızı ve gücümüzü ne uğruna harcıyoruz, buna bakmak gerek. “Biliyorum, kolay değil yaşamak, / ama işte / hala bir ölünün yatağı sıcak / birinin saati işliyor kolunda/ yaşamak kolay değil ya kardeşler, /ölmek de değil; / kolay değil bu dünyadan ayrılmak”(1) Belki de bu yüzden “Bizim en güzel öldüğümüzdür bu: Yaşamak.”(2)

Burun akıntısı, ses kısıklığı, berbat bir halsizlik… Güneş çağırıyor, hafif bir imbat esiyor. Kalkıp dışarı çıkacak dermanım yok. Haftalar önce okuduğum “Hikâyesi Olan Ölüler” i elime alıp yeniden karıştırmaya başlıyorum. Yaşamak üzerine düşünüp duruyorum. Ne çok cümlenin altını çizmişim. Türü ne olursa olsun bir kitapta her konuya değinen yazarlardan pek keyif almam, onu da anlatayım, şundan da bahsedeyim, güncel birkaç malzeme de kullanırsam okunur, satar düşüncesi metaya dönüştürebilir eseri. Hal böyle olunca da kitabın hacmi gereksiz yere büyür, okuyup bitirdiğinizde zihninizde uçuşan parçacıklardan başka bir şey kalmaz. Baştan söyleyeyim, bu öyle bir kitap değil, bu gerçekten derdi olan bir kitap.

Her ne kadar Plath, Woolf, Marmara, vb. sayesinde ölüme yapılan güzellemeleri sevsem de hastalıktan mıdır nedir, ürküyorum biraz. Fakat ölümle başlayıp ölümle biten Üstüngel Arı’nın bu ilk romanı kurgusuyla, öyküyü oluşturma ve tamamlama yetkinliğiyle son derece olgun bir kitap, öyle kuru kuruya öldüm, bittim değil mevzu. Bolca kullanılan argo, sokak kültürü öğeleri, transparan cinselliği, popüler kültür göndermeleri ilk etapta yazarın yaşıyla bağıntılı gibi görünse de, yazar Cem Karaca’dan, Turgut Uyar’a, Kafka’dan Roth’a bizi sürükleyip birbirinden farklı tonlarda ustalıkla yoğuruyor kalemi. Biraz Kadıköy, biraz Beyoğlu el ele verip yaşamak denen olguda bir fon kuruyor bizlere. Paranın, hırsın peşinde koşturmayan, sistemin çarkından kaçınmak için uğraşan, çocukluğunu resimli kitaplarla değil klasiklerle taçlandırıp Rus edebiyatının sakallılarıyla dişlilerden kurtulan, takım elbisesiz Bilen; okuru Cem’le, Kolsuz’la, Ofelya’yla, Anuva’yla, vb. tanıştırırken, Diyarbakır Cezaevi’ne, işkencecilere, darbe sonrasına, gezi parkına yaslanarak politik olmasa da belirgin bir muhalif söylem öne çıkarıyor.

“Hepimizi öldürüyordu yaşamak, sadece birçoğumuz bunun farkında değildik. Farkında olanlar içindeki cesaretliler, kendilerine steril intiharlar hediye ediyordu. Cesaretsizlerse söyleniyordu son nefeslerine kadar, yaşamın boktanlığı ve sonunda hiçbir şey elde edemeyecekleri üzerine. Edebiyatçı oluyordu genelde cesur olmayanlar, heykeltıraş oluyordu, ressam ya da şair…” (s. 55) diye başlayan yazar, “Çalışınca değil kısaca, alışınca oluyordu bu ülkede her şey. Alışınca bir şeyler mümkün olabiliyordu. Çünkü alışınca daha kolaydı devam etmek. (…) Gazeteleri okuyup akli dengemizi hala koruyor, haberleri izleyip en yakın bıçakla bileklerimizi kesmiyor oluşumuzun tek nedeni alışıyor oluşumuzdu. (…) Hepsine devam ediyorduk – yani yaşamaya. Çünkü biliyorduk, bu ülkede işler çalışınca değil, alışınca yürüyordu. Adalet yerini bulunca değil, adaletsizliğe alışınca temize çıkıyordu ayakkabı kutularında milyonlar saklayan alınlar ve zerre kadar utanmadan yapılıyordu alnı aklanmışlar tarafından balkonlarda konuşmalar.” (s. 98-99) cümlelerini hikâyenin sonunda kırbaç gibi indiriyor.

Şimdi, kaydırağı, havuzu, Sisyphus’u falan boş verin. Çünkü yaşamak gerek! Cem, Bilen, Ofelya, Kolsuz ve Anuva için. Berkin için. Ali İsmail, Ethem ve… ismini sayamadığım gözleri mahsun bütün çocuklar için. Biz alışkanlıklarımızı yaşarken yitirdiğimiz bütün karanfiller için. Yaşamak denilen sancı, bana Haziran’ın bu güzel yüzlü çocuklarını, yarınları için ayağa kalkan gençleri, ölü annesinin memesinden süt içmeye çabalayan Ruandalı bebeği, ‘I can’t breathe’ diye haykıran Eric Garner’ı anımsatıyorsa hâlâ, öldürse de zaman zaman yaşamak, esas direnmektir, kardeşim!

KÜNYE: Hikâyesi Olan Ölüler, Üstüngel Arı, Esen Kitap, Ekim 2014, 148 sayfa.

1. Orhan Veli
2. Edip Cansever

(18-01-2015 http://ilerihaber.org/)

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Hrant Dink: “Ölüm hiçbir şeydir, eğer ölene kadar dimdik ayakta durabildiysen…” – Canan Koçak

Ölüm hiçbir şeydir, eğer ölene kadar dimdik ayakta durabildiysen…Hrant Dink(1) “Tarih, 19 Ocak 2007…Yere yüz üstü kapaklanmış, sağ ayakkabısının altı...

Kapat