“Yaşamak güzel şey be kardeşim” – Nazım Hikmet “Baskıya, acıya, sefalete rağmen inandıkları düşünceler adına boyun eğmeden savaşan insanların öyküsü.

“Nazım Hikmet, Türkçe’de yazılmış en güzel şiirlerin yazarı… Bu coğrafyada yaşayan insanların büyük bir kısmı ondan hiç değilse bir kaç dize okumuştur. Ama Nazım’ın romanlarını pek azımız biliriz. Ölümünden sonra basılan “Kan Konuşmaz”(1965) ve “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” (1967) romanları, -o dönemde- şiirlerinin yanında göze çarpmamış, bugünlerde ise bütünüyle unutulmuş durumda. Şiirleri tekrar tekrar basılan yazarın romanlarının yeni baskılarına pek rastlanmıyor.

Nâzım Hikmet ‘in 1962 yılında yazdığı “Yaşamak güzel şey be kardeşim”, adlı son eseri Fransa ve SSCB’de, belki içeriği ile daha uyumlu olduğundan, “Romantikler” adıyla yayınlanmıştı. Anlatılan, 1920’lerden 1950’lere dek geçen sürede, bir dolu baskıya, acıya, sefalete rağmen inandıkları düşünceler adına boyun eğmeden savaşan genç insanların öyküsüdür. Öyle bir öykü ki, Kurtuluş savaşı yılları Anadolu’sundan, Ekim devrimi sonrası Moskova’sına, oradan II. Paylaşım savaşı günlerindeki Cumhuriyet Türkiye’sine gidip gelirken, yansıttığı atmosfer ve toplumsal eğilimlerle, edebiyatın ötesine geçiyor, tarihin canlı bir tanığı oluyor.
Romanın otobiyografik niteliği çok açık. Ana karakter Ahmet, Nazım’ın kendisidir. Kerim, İsmail, Neriman, Si-ya-u, Anuşka gibi diğer önemli karakterler de, yine yaşadığını bildiğimiz insanlar. Yazar, yaşanmışlıkları edebi bir dille aktarırken, bir anlamda, kendi yaşamının muhasebesini yapıyor. TKP’nin inşasını, başlangıçtaki hedeflerini, parti üyelerinin gördükleri baskıları, dönemin hakim düşünce tarzını, Moskova?da, değişik ülkelerden, ırklardan oluşan üniversiteli gençleri, -didaktik bir tarzda değil- insani ilişkiler çevresinde ele almış. Nazım?ın şiirlerinden tanıdığımız Çin?li komunist Si-Ya-U ile Ahmet?in, aynı kadına, Anuşka?ya olan tutkuları çevresinde kurdukları dostluk, İsmail ve karısı Neriman?ın zor koşullar altında yaşadıkları aşk, M.Suphi ve arkadaşlarının katledişinin yarattığı duygular, Sansar Han?daki çıldırtıcı işkenceler, bir köpek tarafından ısırılan Ahmet?in, kudurmayı bekler durumdaki bilincinden kopuk kopuk dökülür.
Romanın asıl önemi bu zaman algısında yatıyor. Ahmet?in düşünce akışının başladığı yıl 1924. Oradan 1940?lara sıçrıyor öykü, sonra daha gerilere dönüyor. Bu atlamalar arasındaki bağlantıyı, İzmir?deki evde, hapishanede, Rusya?daki Daça?da, yani her dönemde başka bir amaca yönelik gün saymak için atılan çentikler sağlıyor. Alıştığımız doğrusal zaman algısını kırıyor Nazım Hikmet; insan bilincinde dün, bugün ve yarının eş zamanlı yaşandığını ortaya çıkarıveriyor. Son bölümde, farklı tarihlerde karşılaştığı, ona ?yaşamak güzel şey be kardeşim? dedirten bütün sevdikleri, aynı anda aynı mekânda toplanıyorlar; ?konuklarım kocamamış. Onları son görüşümde kaç yaşındaysalar o yaştalar, ama ben altmışın içindeyim. Beş yıl daha yaşayabilsem? diyerek bitiriyor romanını Nazım Hikmet, ne yazık ki, aynı yıl yaşama ve sevdiklerine veda edeceğini bilmeyerek. *A. Ömer Türkeş

Romandan bir bölüm
Hayır, İsmail, öyle değil iş. Üstten aldığı yok kızın. Aklıma her şey geldi de, numara yaptığı gelmedi, numaranın zerresi olsa anlardım. Hemen anlardım. Hem ne diye tavlayacak beni? Üniversitenin delikanlıları pervane etrafında. Ama bir Sİ-YA-U’yla senli benli. Ötekilerle de şakalaşıyor, gülüşüyor, dans ediyor, dolaşıyor, ama o kadar. Daha ötesine gitmek zaten kimsenin aklından geçmiyor ki… Belki de geçiyor, ama herkes birbirinden çekiniyor, aklımdan geçenler anlaşılacak da rezil olacağım diye. Yani daha ötesini akıldan geçirmek afyonkeşlik dalgası gibi bir şey. Bunun ne biçim bir dalga olduğunu bilmiyoruz, belki böyle bir dalganın adını bile duymamışız. Ama bilsek, afyon yutup dalgaya düşsek, sonra ayılsak, etraf bizi bir temiz alaya alır, değil mi? İşte öyle…

O akşam Çinliler, devrim hareketlerindeki şanlı bir olayın yıldönümünü kutluyordu. Sİ-YA-U, Üniversite Kulübü’nün tiyatro salonuna, kapıların açılmasından az önce, soktu Ahmet’i. Sahnenin dış çerçevesinde hevenk hevenk çiçek asılı.
— Bu kadar çiçeği nerden buldunuz bu kışta kıyamette?
Çiçekler kâğıttandı. Sİ-YA-U, bir kaysı gülünün yaprağını Ahmet’in avucuna yatırdı : yaprağın üstünde ak benekli, kırmızı bir böcek. Kâğıttan.
— Kim görecek bu böceği, Sİ-YA-U?
— Meraklısı… Hem biz ustalığımızı kendi kendimize de ispatlamak istedik…
Duvarlarda yukardan aşağı inen kırmızı bezlerde Çince yazılar. Ben adımın Çince resmini çizebilirim.
Öğrenciler, konuklar, itişe kakışa, bağıra çağıra girdiler salona. Göze en çok Çinlilerle Japonlar, hatta Zenciler değil de, Kafkasyalılarla Orta Asyalılar çarpıyor. Kılık kıyafet meselesi galiba. Şehirde de, milli kıyafetleriyle, tabancaları ve hançerleriyle dolaşıyorlar. Orta Asyalıların delikanlıları kızlarından yakışıklı. Sahnede, prezidyumun başı üstünde, Marks’ın, Engels’in, Lenin’in, Bolşevik Partisi büyüklerinin resimleri. Marks’la Engels en yukarda, çerçeveleri de çiçekli. Dünya komünist hareketi liderlerinden yirmi kadar yoldaşı, alkışlar arasında, prezidyuma, fahri üye seçtik.
Petrosyan sözü Li’ye verdi. Dağ gibi bir delikanlı. Çince bilmeyenler de, yani çoğunluk, Çinlilere bakıp, az bir duralamadan sonra, alkışlarla kesiyor ikide bir Li’nin sözünü. Zincirlerle sarılı yeryüzü yuvarlağını görüyorum. Yuvarlaktan en az üç kere büyük bir işçi, balyozunu zincirlere indiriyor. Paslı, ağır halkaların birbirinden kopup havaya savrulurken çıkardığı şamatayı duyuyorum. Solda, önde Anuşka’yı gördüm. Komintern’de çalışan yaşlı bir İngilizle Hintli bir öğrencinin arasında oturuyor. Li’nin söylevini Rusçaya çevirdiler. Li’nin söylediklerinin hepsine inanıyorum. Kapitali görüyorum. Fabrika dumanlarıyla örülmüş ağının ortasında, domuz kafalı kocaman bir örümcek. Pırlanta yüzüklerle yüklü küt parmaklarını önündeki altın para yığınına daldırmış. Anuşka başını çevirdi arkaya, göz göze geldik. Etli dudaklarının kıyısıyla gülümsedi. Anuşka’nın kulakları kendinden genç, on dördünde var yok. Sahnede Ukraynalı bir kız Ukraynaca konuşuyor. Anuşka ensesindeki saçları kabarttı sol eliyle. Ukraynalı kızın adını öğrendim : Lena. Soyadı : Yurçenko. Yurçenko kumral. Konuşurken iki yanağı da çukurlaşıyor, Anuşka’nınki gibi yalnız sağ yanağı değil. Bizim İstanbul kızlarına benzer bir yeri var. Bacağın bu kadar biçimlisini ilk görüyorum. Ukraynalı kızın söylediklerini anlıyorum. Bir duvara bir el III. Enternasyonal yazdı. Duvarın dibine Kapital, korku içinde, devrildi, silindir şapkası bir yana, göbeği bir yana… Hep bir ağızdan Enternasyonal Marşını söyledik, herkes kendi dilince, yalnız enternasyonal sözünü her millet “enternasyonal” diye söylüyor, aynı zamanda söylüyor, bir Çinliler Çince.
Fuayede sordum Anuşka’ya :
— Konsere kalacak mısın?
— Hayır. Gidiyorum.
— Seni evine kadar geçirebilir miyim?
Gece karanlıktı. Karların aydınlığıyla ağaramıyordu. Hava soğuk değil, bulvarlardan Moskova Irmağı’na doğru gidiyoruz. Anuşka :
— Babamı gözümün önünde öldürdüler, dedi.
— Kolçak kurşuna dizdirmiş, değil mi?
— Kapımızı çaldılar. Annem açtı. Babamın odasına girdiler. Ben de ordaydım. İki subay. Birisi, sarışını, çok iri mavi gözlüsü, tabancasını çıkardı, ateş etti babamın başına. Üç el…
“Peki size sonra ne yaptılar, Sibirya’dan buraya nasıl gelebildiniz? Annen nerde öldü tifüsten?” diye sormadım.
— Ben resim yaparım, yani ressamım…
— Biliyorum. Gördüm. Sizin odada…
— Ne zaman geldin bizim odaya?
— Resimlerinizden birisi hoşuma gitti, birisi çok… ikisi şöyle böyle… ama birçoğunu hiç sevmedim…
Sİ-YA-U ne diye sakladı benden Anuşka’nın geldiğini? Ne zaman gelmiş olabilir? Ne yaptılar? Yüreğim dalından kopuyor sandım. Sonra dehşetli utandım gözümün önüne gelenden. Ama şu Sİ-YA-U da hergele ya…
— Niye konuşmuyorsunuz?
— Sİ-YA-U senin heykelciğini yapıyor, değil mi, fildişinden?
— Haberim yok… “Bana bir kedi yap,” diye rica ettimdi. Kedilere bayılırım. Ama beceremiyor bir türlü. Kedi yapmasını bilmiyor.
— Kedini bana getir, yağlı boyasını yapayım…
— Kedim yok ki…
— Öyleyse aklımdan yaparım. Koskoca bir Ankara kedisi…
Moskova Irmağı’na bakan Hıram Spasitel Kilisesi’nin bahçesine girdik. Anuşka :
— Buraya kışın, geceleyin ilk gelişim, dedi.
Bahçenin karlı sık fundalıkları arasındaki sıralar boş değil. Biz uzakta, açıklıktaki bir sıraya oturduk.
— Beni pek mi münasebetsiz, pek mi kaba bir herif sanıyorsun, Anuşka?
— Hayır, ama dedenizin paşalığını unutturmak için, kimi kere, kabalığınızı mübalağa etmeseniz daha iyi olacak.
— Bizim Türklerden mi duydun paşa torunluğumu? Kim söyledi, biliyorum…
— Kimse söylemedi, ben anketinizde okudum…
— Sen bütün öğrenci anketlerini okur musun böyle?
— Hayır… Sizinkini okudum.
“Niçin?” diye sormadım. Akla uygun bir karşılık verecekti. Oysa en akla gelmez karşılığı ben vermiştim, onun yerine kendime.
Birdenbire fır fır düdükler öttü, milis düdükleri. Çığlıklar, koşuşmalar.
— İki kişi de burda…
Ahmet’le Anuşka’ya, daha neye uğradıklarını anlamaya vakit bırakmadan, pos bıyıklı bir milis :
— Yürüyün, dedi.
Ahmet bahçeden çıkarılan kadınlı erkekli küçük kalabalığı gördü. Başına ilk geliyordu, ama arkadaşlarından duymuştu. Olan biteni hemen anladı. Anuşka’nun koluna yapışmış pos bıyıklı milise :
— Çek elini kızın kolundan, dedi. Biz üniversite öğrencisiyiz.
— Ben öğrenci değilim, ben daktiloyum üniversitede…
— Ne olduğunuzu karakolda anlatırsınız!..

OTOBİYOGRAFİ
1902´de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep´te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova´da komünist Üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova´da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir

otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ´dan Havana´ya

Lenin´i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924´de
961´de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim

951´de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52´de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo´ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın

içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söyledim

bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21´den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falıma baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye´mde Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan filân olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin´de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir.
Nazım Hikmet

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Chuck Palahniuk’un yeni romanı: “Anlat Bakalım”

Chuck Palahniuk yeni kitabı “Anlat Bakalım”da bizi film setlerinin hemen arkasındaki gerçeklere; ışıltılı dünyanın gerisindeki sahteliklere götürüyor. Palahniuk’un başrol ve...

Kapat