Yedinci Gün?e dair bir eleştiri – Akın Art

İhsan Oktay Anar?ın altıncı kitabı olan ?Yedinci Gün? yazarın önceki kitapları gibi İletişim Yayınlan tarafından yayımlandı. Yayınevi tarafından önce Eylül ayında yayımlanacağı duyurulan kitabın yayın tarihi, daha sonra 25 Ağustos?a çekildi. Yoğun reklam fâaliyetlerinin yanı sıra, bu tarz pazarlama taktiklerinin de gölgesinde çıkan Yedinci Gün?ü, bu fâaliyetlerden kopuk bir metin analiziyle incelemek yetersiz olacaktır. Günümüz edebiyat ortamında yayımlanan kitapların pazarlama ve halkla ilişkiler fâaliyetleri en az metnin kendisi kadar kitabın ?başarısında? etkili hale gelmiş durumda. Bu yüzden bu yazı, kitabın metin analiziyle yetinmeyip, metni tüm bu ilişkiler çerçevesinde inceleme gayretinde olacak. ?Yedinci Gün?ün ne yana düştüğünün ancak bu şekilde anlaşılabileceğini düşünüyorum.

?ANAR?IN YENİ DÜŞÜ?
Baba, Oğul ve Hayalet isimli üç bölümden oluşan kitap, içinde birçok tip/karakter barındırsa da, önemli ölçüde İhsan Sait isimli kahramanın etrafında gelişen olaylar üzerine kurulu. İsimler doğrudan verilmese de çeşitli ipuçları sayesinde kitabın ikinci Abdülhamit döneminden başladığım, oradan 2. Dünya Savaşı?nın eşiğine ya da savaşın kendisine kadar uzandığım tah¬min edebiliyoruz. Bu ilerleyiş esnasında 1908 Devrimi?nden, 1. Dünya Savaşı?na birçok tarihsel olay, hikâyeye arka plan oluşturuyor. Titiz bir araştırma sonucunda yazıldığım belli eden kitap bu yönüyle bizlere bu tarihsel kesitlere içkin ayrıntılarının yanı sıra, çoğunlukla fantastik bir atmosferle örülü halde, dönemin İstanbul?undaki gündelik yaşamı da yansıtıyor:

İhsan Oktay Anar?ın önceki kitaplarından alışkın olduğumuz dili bu kitapta da karşımıza çıkıyor. Osmanlıca sözcüklere sık başvuran Anar?ın önemli meziyetlerinden biri, bu dili arkaik bir görüntü vermeden metinlerinde kullanabilmesi. Aksine metne çok iyi yedirilmiş olan bu dil, zaten il¬ginç maceralar ve fântastik öğeler üzerine kurulu kitabı, İngilizce adıyla bir ?Page Tumer? haline getiriyor; Kitap bu maceraları anlatırken insanlık tarihinin önemli olaylarına, kimi filozofların düşüncelerine göndermeler yaparak tek boyutlu bir fantastik macera kitabı görüntüsü çizmekten uzaklaşır gibi görünüyor. Bu özellik kitabı tekrar okuduğumuzda yeni ayrıntılar keşfetme olanağı da sağlıyor bizlere. Fakat Anar?ın önceki kitaplarında da rastladığımız kurgusu, yani metnin büyük bir akıcılıkla ilerledikten sonra neyin düş, neyin gerçek olduğunun yazar tarafından silikleştirilmesi, hatta kitabın ana- kahramanının kitabın sonunda yazarın kendisi gibi görünmesi bu kitapta da karşımıza çıkıyor. Postmodernizmin edebi anlatılan da belirlemeye başlamasıyla birlikte sıklıkla karşımıza çıkan edebi metnin oyun alanı haline getirilmesi ve metinde yazarın rolü üzerinden spekülasyonlar yaratılması vakası Anar?ın kitaplarında da sık sık karşımıza çıkıyor. Ustalıkla kullanıldığında ilginç metinler ortaya çıkarma olasılığı da olan bu anlatım biçimi, bir anlatı aracına değil de metnin amacına dönüşmeye başladığı noktada sıkıcı olmaya başlıyor. Ayrıca daha önce defalarca kullanılan bu taktik klişeleşmeye başladığı için bir ?özgünlük? içermekten oldukça uzak. Bu iddiaların kitaptan alıntılarla desteklenmediği sürece havada kalması kaçınılmaz. Fakat bu, daha uzun bir yazının konusu olabilir.

DERSİMİZ PAZARLAMA
Kitabın yoğun bir pazarlama kampanyasının, ardından yayımlandığım belirtmiştik. Kitap yayımlanmadan önce, yapılan küçük alıntılar aracılığıyla okurda beklenti yaratmaya çalışan İletişim Yayınlan, bu beklenti belli bir aşamaya geldikten sonra kitabın tarihim erkene çekerek yarattığı talebin meyvelerini toplamaya çalıştı. Bu süreç boyunca birçok gazete tarafından ?efsanevi yazar? vb. sıfatlarla tanımlanan Anar, çok fazla röportaj vermeyen, sağda solda görünmeyen bir yazar olarak biliniyor. Ancak yazarların metinleri kadar biyografilerini de satmaya meraklı olan kültür endüstrisi, Anar?ın bu durumunu da bir avantaja çevirerek, zaten romanlarında mistik konulara sık sık değinen Anar?ı mistik bir kahraman haline getirmeye çalıştı. Bu durumun ne kadarının yazarın tercihi olduğu, ne kadarının medyanın ve yayınevinin suistimali olduğu sorusu akla geliyor şüphesiz. Bunu bir karşılaştırmayla daha iyi kavrayabiliriz. Kitapları aynı yayınevi tarafından basılan Barış Bıçakçı, hiçbir yerde röportajına veya fotoğrafına rastlayamayacağımız, biyografisine dair temel bilgiler hariç hiçbir bilgiye sahip olmadığımız, ödüllere katılmayan, etrafta görünmeyen isimlerden biri. Bu tavrım tutarlı bir şekilde sürdüren Bıçakçı, böylelikle inzivasının ve biyografisinin piyasa tarafından suistimal edilmesini, metninin önüne herhangi bir etiketin geçmesini engelleyebiliyor. Anar ise, kitap yayımlandıktan soma HâberTürk gazetesinden Kürşad Oğuz?a verdiği röportajında, mahremiyetini kaybettiği için yayımlamadığım belirttiği  Tamu isimli neredeyse bitmiş bir kitabı olduğunu söylüyor. Yine aynı röportajdan yazarın 1995?te Kuzey Irak?ta ?Çelik Harekâtı?na katıldığım öğreniyor, böylece kitabın ?Oğul? isimli bölümündeki savaş sahnelerinin gerçekçiliğinin sebebini tekrar düşünüyoruz.

Bu sebeplerle İhsan Oktay Anar son kitabıyla egemen edebiyat evreninin bir parçası olma yolunda ilerliyor. Seçtiği temalar ve kitaplarına arka plan olarak seçtiği mekânlar sayesinde, Doğu?yu mistik bir imge olarak kafasında yaşatmaya bayılan Avrupalı okurlar arasında da popüler olma olasılığı yüksek olan Anar, belki de Cüneyt Özdemir?in ?gayri safi milli mutluluk endeksi? başlığını taşıyan yazısmda belirttiği gibi, çeviri önemli bir engel olsa da Nobel?i alan ikinci Türk olur. Kim bilir?

Akın Art
(SoL Kitap Eki, 13 Kasım 2012)

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
İnzivaya Övgünün Gericiliği: Yedinci Gün – Nevzat Evrim Önal

Altıncı kitabı Yedinci Gün geçtiğimiz aylarda yayınlanan İhsan Oktay Anar?ın eserleri hakkında çok miktarda eleştiri ve inceleme yazıldı. Bu doğal;...

Kapat