Yetmiş yıldır eskimeyen – A. Ömer Türkeş

Bu ay yayımlanan bir kitap zamanın nasıl da hızlı aktığını hatırlattı bana. Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sından söz ediyorum. Okuduğum en güzel ve en hüzünlü aşk hikayesinden… Kürk Mantolu Madonna’ya aşk hikayesi demek, günümüzün “sabun köpüğü” çok satanlarını çağrıştırmasın. Derinlikli bir romandır Sabahattin Ali’ninkisi. Buna rağmen; II.Dünya Savaşı gibi edebiyatımızda boş bırakılmış bir dönemi, savaşın dehşetini, taşrayı, taşra yalnızlığını, yabancılaşmayı, kısacası pek çok önemli meseleyi -hem de hakkını vererek- ele almasına rağmen, Kürk Mantolu Madonna edebiyatımızın en güzel aşk romanlarının başında gelir.

Kaç yıl önce okumuştum Madonna’yı bilemiyorum. Bildiğim birden fazla okuduğum, her seferinde aynı, hatta daha yoğun bir edebiyat hazzı aldığım, aynı hüzünü duyumsadığımdır. Sadece roman kahramanı Raif’ için değil Sabahattin Ali için de hüzünlenirim.

Şair, Hikayeci, Romancı

Hesabı hala sorulmamış, dosyası hala kapanmamış fail-i meçhul cinayetlerden birine kurban giden Sabahattin Ali büyük bir yazar olmasının yanı sıra baskılara boyun eğmeyen bir aydın figürü olarak da önemlidir.

Sabahattin Ali modern Türk öykücülüğünün kurucu isimlerindendi. Ancak ismini geniç çevrelere duyuran ve günümüze taşıyan Kuyucaklı Yusuf romanıdır. Hikaye ve romanlarının yanı sıra şiirleri de var Sabahattin Ali’nin. 70’li yıllarda devrimci gençliğin dilinden düşmeyen, 80’lerde Sezen Aksu tarafından seslendirilerek ünlenen Dağlar şiiri, “Benim meskenim dağlardır” mısraları ile yerleşmişti kültür dünyamıza.

12 şubat 1906 da Gümülcine?nin Eğridere köyü’nde doğdu. Babası, Prens Sabahattin ve Tevfik Fikret’in ya­kın dostu yüzbaşı Ali Selâhattin Bey’dir. Yazar, adını Prens Sabahattin?den almıştır. Babasının görev yerleri nedeni ile, ilk öğrenimini İstanbul, Çanakkale, İzmir, Edremit gibi yerlerde yaptı. Orta öğrenimine ?Balıkesir Muallim Mek­tebi”nde başladı, ?İstanbul Muallim Mektebi?nde bitirdi (1926). Bir yıl kadar Yozgat Ortaokulu’nda çalıştıktan son­ra (1927), Maarif Vekâleti hesabına iki yıl için Almanya’ya gönderildi (1928-30). Dö­nüşte önce Aydın, sonra Konya ortaokullarında çalıştı. Konya’da Almanca öğretmenliği yaparken, bir toplantıda okuduğu, devrin yöneticilerin eleştiren şiirinin ihbâr edilmesi üzerine, bir yıl hapse mahkum edildi (Konya-Sinop: 1932-33).

Hikaye ve romanları hapislik döneminde ardından ard arda yayımlandı; Değirmen (1935), Kağnı (1936) ve Ses (1937) adlı hikaye kitaplarını en tanınmış eseri olan Kuyucakklı Yusuf (1937) romanı izledi. Sonra yeniden öğretmenliğe başladı ve kitaplarına ara verdi. Önce Ankara ortaokulunda, sonra Devlet Konservatuvarı’nda öğretmenlik yaptı (1938). Ancak, o yıllarda Türkiye?de, milliyetçi, tutucu bir hava başlamıştı. Solcu olarak damgalanan yazar aleyhine düzenlenen karalama kampanyası etkisini gösterdi ve bakanlık emrine alındı. Zor günler başlamıştı Ali için.

Istanbul’a gelerek yayın işine girdi. ?Marko Paşa? adındaki mizah dergisinde yayınladığı bir yazıdan dolaya yine mahkum edilince, yayıncılığı bırakıp nakliyecilik işine başladı. Içimizdeki Şeytan (1940) ve Kürk Mantolu Madonnna (1943) bu dönemde yayımlandı.

Sabahattin Ali artık ülkesinde yaşama ve yazma şansı kalmadığını düşünüyordu. Arkadaşı Nazım Hikmet gibi, yurt dışına çıkarak, yazarlığını sürdürmek istedi. 1948 yılının 2 nisanında Bulgaristan’a kaçmak isterken, rehberi tarafından, sınıra yakın bir yerde (Kırklareli’nde), öldürüldü. Öldürme nedeni esrarını hala muhafaza ediyor.

Sessiz Bir Adam

Kürk Mantolu Madonna’da silik bir taşra memurunun hayatına odaklanır Sabahattin Ali. Ne var ki Raif beyin o silik ve renksiz hayatının ardından büyük insni dramlar saklıdır.

Raif Bey yıllar önce eğitimi için, I.Dünya savaşı sonrasının Berlin?ine gitmiş, ilk başlarda bu yabancı kültürle kaynaşamamıştır. Sessiz, içine kapanık Türk genci Raif’i, içine kapandıgı kitaplar, düşler dünyasından, kendisi gibi duygusal yapıdaki bir yahudi kızıyla yaşadığı, tutkulu bir aşk çıkaracaktır. Biri batıdan öteki doğudan gelen, iki yaşam kaçağı, iki düş insanının karşılaşmasıdır bu.

Öykü bildiktir, birlikteliklerinin karşısındaki engel bildiktir; Raif’in mem­eketteki babası ölmüş, geriye borçlar ve mirasçılar kalmıştır. İşlerin başına geçmesi gereken Raif, Berlin?de bıraktığı sevgilisini de yanına aldırma umudu ile yurda döner, ancak ?kader ağlarını örmüştür bir kez?, işler uzar, Almanya?daki savaş ortamı nedeni ile iletişim kesilir, bir türlü maddi yaşama ayak uyduramayan düş adamı Raif, yakınları tarafından dolandırılır. Babasının ölümü i1e mut­u ve tasasız çocukluk ve gençlik yaşamı kabusa dönmüştür. ?Kuyucaklı Yusuf?daki felaketin de, yine babanın kaybı teması ile başladığı düşünülürse, yapıt ile yazar arasında bağlar arayan bir okuma, Sabahattin Ali?nin yaşamındaki baba motifininin ağırlığını söyleyebilir. Felaketler, bu kavgacı, hırçın yaşama ayak uyduramayan, direnemeyen Raif?i iyice savunmasız bırakır. Geleneksel yaşama katılır; evlenir, evi ve işi arasında bir esir hayatı yaşar. Kendisini savunmak için tek bir yolu kalmıştır artık, kendi kabuğuna çekilmek, yaşamın acılarını tevekkülle karşılamak, susmak. O gerçekliği tersine döndürmüştür, beyninde, ruhunda yaşadıklarını gerçek, maddi yaşamı gerçekdışı olarak kabul eder ve bundan sonra dış dünya ona acı veremez….

Yapı olarak iki kişinin yaşamı etrafında örülen bu esere roman demeyişi, hacim olarak geniş tutuldugu halde, ?onun romandan ağır tempolu, kalabalık kişili, ya­şamda ileriye, geriye dogru açılarak günümüze doğru gelen, bü­yük bir yapı anladığını gösteriyor.” Kitabın kahramanı Râif, Sabahattin Ali’nin bir çok küçük öykü ve romanlarında kişilerine çevre olarak seçtiği Edremit kasabasındandır. Ama bu öykü içerisinde, bu bölgenin, Raif?in yapmak zorunda olduğu sabunculuk mesleği dışında, olaylara da, kişilere de fazla bir etkisi yok. Yer seçiminin, yazarın çocukluğunun geçtiği bu çevreleri anmaya, anlatmaya olan eğiliminden kaynaklandığı söylenebilir.

Raif tipi Kuyucaklı Yusuf’un modern zamanlardaki halidir sanki. Aslında üç romanın kahramanı da birbirine benzer. Kuyucaklu Yusuf”un Yusuf’u, İçimizdeki Şeytan’ın “Ömer”i ve Kürk Mantolu Madonna’nın Raif’i… Hep aynı kişi, yazarın kafasında yepyeni çizgilerle iyice belirttigi çocukluk, gençlik, öğrenim yıllannın, velhasıl hayat macerasının, ü1külerinin, düşlerinin karma kişisidir.

Tahir Alangu’ya göre ; Kürk Mantolu Madonna’da azgın iştihalarını perdeleyebilen, iradesizliğini, yaşamda güçüsüzlüğünü inzivada gizliyen bir kişi vardı. Kuyucaklı Yusuf’da zaman zaman şahlanan bir aylak anlatılıyordu, Bunların hepsi yaşam acemisi, çalışma kaçağı, irâdesi zayıf kişilerdir. Güçleri kendilerini kontrola yetmez, ancak sıkıştıkları zaman harekete geçerler. Gösterişli nümâyişler yaparlar. Iradenin gündelik yaşayışa verdiği ölçülü düzeni tanımazlar. Yan aydınlar çevresinde sık sık görülen aşın duygulu, muvazenesiz bir okuma ile yetişmiş, pasif, hülyalı genç tipini Sabahattin Ali, ayrı ayrı yönlerden ele alıyor. Yusuf, bunun taşralı yönü, Raif içe kapanık örnegi, Ömer ise aydın-farfara yönüdür. Dikkate değer olan tarafı, Sabahattin Ali’nin bağlı bulundugunu sandıgımız edebî anlayısa sadık kalarak bu tipleri tenkitçi bir açıdan değil, aşikâr bir hayranlık açısından vermesidir.”…

Edebiyatımızın en başarılı psikolojik anlatılarından birisidir bu öykü. Yenilmiş, silik, içine kapanmış bir insan kişiliği üzerine yapılmış çözümlemeler, o kişiliğin ardındaki çok zengin bir duygu ve düşünce dünyasının tasviri, kullandığı dilin sadeliği ve güzelliği, Kürk Mantolu Madonna’yı bugün de okunur, güncel kılan özellikler. Yazarın nitelemesi ile, bu ?uzun hikaye? bizlerde zaman duygusu hissettirmekte de olağanüstü başarılı. Hızlı bir tempo ile giden ilk bölüm, Raif?in gençliğini ve duygularını aynen yansıtır. Önce yabancı bir ülkeye gelmenin çekingenliği ile geçen ağır tempo, onun aşkı bulması ile hızlanıverir. İkinci bölüm ise, kendini bu taşra kasabasına mahkum etmiş bir insanın yaşamına, taşradaki zaman akışına uygun olarak durağanlaşır; beklenecek bir şey yoktur, değişecek bir hayat yoktur; beklenen son ölümdür. Ve yazar, bu dingin yaşam ile sözdizimi arasındaki uyumu yakalar. Ancak böylelikledir ki, okuyucu o canlı, umut dolu gençliğin yerini tükenmiş, nihilist bir yaşamın almasının trajedisi ile duygudaşlık edebilir.

Öykü, klasik Yunan trajedilerinin temel bir özelliğini taşıyor. Önce bir hazırlık dönemi, ardından gelen mutluluk ve onu takip eden yıkım. Tüm bu süreç, yani mutluluğun ardından gelecek felaket, yine trajedilerin yapısına uygun olarak, öykünün çatılışı nedeni ile önceden haber verilmiştir. Zaten felaketin kaçınılmazlığının bilgisidir trajedinin etkisini arttıran. Kürk Mantolu Madonna, asıl etkisini ?son? yazısı ile birlikte gösteriyor. Ağzımızda kalan buruk bir taddır. Keşke dersiniz; keşke öyle olmasaydı, keşke savaş çıkmasaydı, keşke kızını gördüğünde donup kalmasaydı, keşke… Keşkeler sürüp gidecektir, ama hiç bir motif, Holywood veya Yeşilçam melodramlarındaki rastlantısallıklarla benzer değildir. Evet, rastlantılar bu yaşam trajedisini belirlemiştir, ancak, bu rastlantılar bütünüyle toplumsal, siyasal, ekonomik nedenlerin üzerinde yükselir. Aslında onlar zorunluluklardır.

Sol düşüncelere sahip, muhalif bir insandı, ve kuşkusuz bütün yazdıkları bu duruşun etrafında oluşmuştur. Ancak hiç kimse Sabahattin Ali?de çıplak bir ideolojik manüpülasyon, didaktik bir tonlama gösteremez. Her şey konunun ve ayrıntıların içinde kodlanmıştır. Neye karşı ise, karşı olduğu şeyi apaçık işaret etmez, okuyucunun gözüne sokmaz. Kürk Mantolu Madonna bir yandan toplum ve geleneksel aile yapısına, öte yandan savaşın akıldışılığına açık bir tavır alıştır aslında. Okuyucu, bu hüzünlü aşka engel olan savaşa da, parlak genç öğrencinin Anadolu?nun bir kasabasına gömülmesine, yaşamdan el etek çekmesine de öfkelenmeden edemez. Oysa ki, Sabahattin Ali yalnızca – üstelik bütün öykülerine göre daha dingin bir uslupta- bir yaşam anlatısı yapmaktadır. Ne büyük laflar kelam eder, ne yaşananları abartır. Tam tersi, o yumuşak, pastoral üslubun kendisidir isyanımızı, hüznümüzü yaratan.

A. Ömer Türkeş
25-02-2013, http://www.sabitfikir.com

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler, Makaleler
Dil, anadili ve ikidillik üzerine (2) – Faiz Cebiroğlu

Bir önceki yazımda, Türkiye'nin bir diller mozaiği olduğunu yazmış; çok dillik, bir zenginlik olduğunu belirtmiştim. Ama ne yazık ki, Türkiye'de,...

Kapat