Yılmaz Güney’in Selimiye günlerinden: ?Sanık? – Süleyman Deveci

?Sanık? 1974 yılında Selimiye’de yazılmış ve hemen ertesi yıl ilk baskısını yapmış. Uzun bir öykü dahası novel olarak adlandırılabilecek bir anlatı. 12 Mart 1971 darbesinin ertesi yılındaki zaman diliminde geçer olaylar. Kahramanımız Yaşar Yılmaz hikayesinin başlamasından onaltı gün önce İstanbul-Şişhane’deki Erelko İşhanı’nda tahminen bir inşaat firmasında statik beton hesapları yapılan büroda işe başlamıştır. Tufanbeyli’nin bir köyündendir Yaşar, İstanbul Teknik Üniversitesi’den yeni mezun olmuştur, ?Öksüz? dediği yetim büyümüş bir nişanlısı vardır. Anlatıyla ilgili en önemli detay ise Dev-Genç davasının tutuksuz sanıklarındandır.

Birgün işe geldiğinde tanımadığı üç adamın kendisini beklediğini görür. Gelenler emniyetten sivil polislerdir. Yaşar Yılmaz’ın onlarla emniyete gitmesi gerekmektedir. Çalışma masasını görmek isterler önce. Masada buldukları küçük cep defterine el koyarlar. İşarkadaşları merak ve garipsemeyle olup bitenleri izlemektedirler. Yaşar’ın neden alındığı soruları yanıtsız bırakılır. Kendince, gözaltına alınmasını, yargılandığı duruşmalara düzenli gitmemesinden dolayı diye yorumlar.

Yolda köyünden gelişinden sonra yayınlanan sıkıyönetim bildirisini hatırlar. ?Vatan haini sabotajcılar yakalandı?, diye yazıyordur bildiride. İnsan ister istemez bugünkü Ergenekoncuların abilerinin, babalarının, amirlerinin, büyüklerinin de bu vatan için neler yapmaya hazır olduklarını acıyla karşılaştırır. Mirasın ilerleyen yıllarda ne denli kanlı ve canlı devralındığına yerli ve yabancı basının yanısıra cezaevleri, hücreler, şiddetli siyasal çatışmalar, öldürülen insanlar, edebiyatımızın suskun seyirci sanki hiçbir şey olmamış, yaşanmamış gib davranan yamuk aydın tavrı akla vs. gelir.

Yaşar Yılmaz Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü’ne getirilirken yargılandığı davadan ikibuçuk ay içeride kaldığını öğreniriz. Getirildiğinde hemen ilk sorgusunda defterdeki, listedeki isimler, telefon numaralarının sahipleri sorulur. Hücre, sorgu ve siyasi ve örgütsel geçmişi arasındaki gidiş gelişlerle dolar taşar. Kısa bir süre sonra sanık Yaşar Yılmaz bir albayın komutasındaki Kontr-Gerilla timine verilir.

Yaşar’da ilk başlarda işkencede direnmenin gerekliliğine dair küçük bir iz bulamayız. Anlatı süresince, sorgular ve aralar boyunca bu düşünce hep gel gitlerle içiçe olacaktır. Kendisine atılan biraz kaba dayak, verilen korku ve gözdağı ile eline tutuşturulan kağıtları yazarak doldurur. Yazdıklarına bakılmadan işkenceler başlar. Zulmün tanrı olduğu zamanlardır, kara terörün padişah olduğu yıllar. O tarihte Ankara’da olmasına rağmen İstanbul Kültür Sarayı’nın yakılması suçunu üzerine atarlar. İşkencelere bir dayanıp bir direnemeyen Yaşar yine de bu sabotaj suçlamalarını kabul etmez. Anlatının sloganlarla sona ermesi güçlü yapıtın en zayıf yanıdır hatta edebi yanına gölge düşürür. Zaten Yaşar’ın tavrı ile o sloganlar atılmadan söylenmiştir, siyasi bir duruş sergilenmiştir. Anlatı kendi çapında bir direniş edebiyatı örneğidir.

Yazar Yılmaz Güney anlatının baş figürünü yakın ve uzak geçmişe götürüp getirir. Heyecanlı, sürükleyici, sade ve yalın ifadelerle kolay okunan politik anlatı edebiyatta işkenceyi dahası işkencede direnmeyi ilk anlatan klasiklerimiz arasında yer alır. 12 Mart’ın edebiyatta bırakacağı derin izlere dair güçlü öğelerle yüklüdür. Benzeri çalışmaların seviyesinin ne 12 Eylül’de ne de son Kürt isyanında henüz yakalanamadığını sorgulamadan izleriz. Edebiyatımızda Kürtlerin direnişine dair bir şey yoktur. Kürtlerin kendi cephesinden de buna dair güçlü bir romanın neden hala çıkamaması tartışılıp sorgulanmalıdır. Bunu salt tek boyutlu dayatmacı siyasetin kültür ve sanat anlayışında aramak gerekir.

Günümüze dönüldüğünde açın bakın en çok tıklanan, izlenen, ziyaret edilen edebiyatla ilgili web sayfalarına, edebiyatı kendi toplumunun gerçekliğinde, insanının yanında yakınında değil okyanusun ötesinde, dünyanın bambaşka yerinde arar. Adı sanı bilinmez bohem yazarları çılgınca tanıtma yaygın hastalığının rüzgarı eser geçer. Hayatı yüzeyseldir bu türden edebiyat anlayışının, derinliğinin hepsi o kadardır. Eser kaybolur geçer gider. Yine de aradıklarını bulamaz bunlar, ha bire batıya öykünürler. Buralarda (batıda) geçer kuralın kültür ve sanat adına da bir halt olmadığını her şeyin para, kâr, kazanç olduğunu göremeyecek kadar kör veya zır cahildir. Kendini yazar sanır ama edebiyatın yanına yanaşmazlar.

Max Frisch zamanında bir biçimiyle de edebiyatı başkaldırı, düzenle uzlaşmama, muhalefet etmek diye tanımlamıştı. Yılmaz Güney 1974 yılında tabiki şöhretinin doruğundaydı. Devrimci bir sanatçı olmasaydı, halkın devrimcisi, kültür emekçisi olmasaydı yönünü bugünküler gibi dışarıya dönseydi uluslararası şanı, şöhreti, parayı o gün de yakalayabilirdi. ?Sanık? örnek alınacak bir halk sanatçısının edebiyat anlayışından küçük bir kesit sunuyor.

Ülkemizin gerçek, samimi, dürüst yazar, çizer, düşün ve yazın adamlarının edebiyat tarihimizde her zaman karşılarına çıkacakları nadir güçlü ve onurlu kalemlerinden biridir bu eser ve yazarı. O dönemin romanları maalesef haşa aşılamamıştır. ?Sanık? bu yüzden hala önemli yapıtlar arasında sayılmalıdır.

Süleyman Deveci
www.criticus.eu

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Öykü Kitapları
Şimdi emekçi olduk atölyeleri doldurduk

DİSK-AR?ın (Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü) yaptığı araştırmaya göre, dünya genelinde 5-17 yaş arasındaki çocuk sayısı 1 milyar...

Kapat