Güney’in Tasarıları – Prof Dr. M. Şehmus Güzel

Yılmaz Güney, 47 yaşında, çok genç ayrıldı aramızdan. Kısa hayatına çok şeyi sığdırmayı bildi. Ama gerçekleştirmek istediği birçok tasarısı ise onsuz öksüz kaldılar. Bu tasarılarından birkaçını burada anımsamaya ne dersiniz?

Güney, sinemacı bakışını, kalemini ve kamerasını dünyanın kanayan ve mücadele verilen coğrafyalarına, Afrika’ya, Ortadoğu?ya, Latin Amerika’ya taşımak, nicedir aklında oluşturduğu ve beyaz perdeye yansıtılmak için sıralarını bekleyen öyküleri, senaryoları, anlatıları, yaşananları ve yaşanılmasını arzuladıklarını sinemaya uyarlamak istiyordu. Bu tasarılarından aile üyelerine, en başta eşi Fatoş Güney?e ve yakın çevresindeki yol arkadaşlarına, yakın dostlarına coşkuyla, kimi kez binbir ayrıntı, binbir imge vererek söz ediyordu.

Eylül 1990?da, Abidin Dino Yılmaz?dan anımsadığı bir senaryo/film tasarısını şöyle anlattı : “Tek kollu bir adam. Sazlar, kuşlar arasında, bir göl kenarında yaşıyor. Derken 13-14 yaşlarında bir kız çıkageliyor… Adamla kız arasında şiirsel bir dostluk ve aşk başlıyor. Adem ve Havva’yı çağrıştıran bir sevişme. Sonra müthiş belalı bir adam varıyor. Kızı ana-babasından satın almış belalı ile tek kollu adam inanılmaz bir kavgaya tutuşuyor…” Abidin anısını bitirdikten sonra şunları ekledi : « Yılmaz?ın buradaki inanılmaz hüneri, imgelerle anlatıyordu bu senaryoyu, öylesine canlı, çarpıcı imgeler ki, belleğimde kalanlarla filmini yapacak olsam, film benim değil, Yılmaz?ın olur yüzde yüz. İmgelerin yaratıcı sırrını keşfeden öncü Yılmaz. »

Güney, Dino’nun 1942?de yayınlanan Kel isimli piyesini de sinemaya uyarlamak istedi. Kel, Güney?in çalışma masasında aylarca bekledi. Ama zaman, o sınırlı ve o acımasız zaman izin vermedi.

Güney?in film haklarını 1971’de satın aldığı halde bir türlü gerçekleştirme olanağı bulamadığı Osman Şahin’in Kırmızı Yel adlı eserini de burada anmalı. Şahin?in yapıtlarındaki « sinemayı ilk gören » Yılmaz Güney?dir. Ama Şahin?den hiçbir yapıtı sinemaya aktarmaya maalesef zamanı olmadı. Fakat Güney yanılmadı, çünkü Osman Şahin 1970?lerin başından günümüze en çok sayıda eseri sinemaya uyarlanan yazarımız olarak edebiyat ve sinema tarihine geçti.

Güney, halkımızın kaderine benzer kaderleri paylaşan Latin Amerika halkları üzerine bir film yapma hayalini taşıyordu. 14 Aralık 1982 tarihli Libération gazetesine verdiği bir söyleşide bunu belirtti. Aynı söyleşisinde Güney Afrikalı yazar Alan Paton?un Ağla Ey Sevgili Yurdum ( Pleure, ô mon pays bien aimé) romanındaki siyasi ve görsel zenginliği filme çekmek istediğini de dile getirdi. Bu yapıt 1951?de Zoltan Korda tarafından sinemaya uyarlanmıştı. Güney filme çekemedi ama yazarı gibi Güney Afrikalı olan yönetmen Darrell Roodt 1995?te Güney?in arzusunu gerçekleştirdi.

Yılmaz Güney Yunanistan halkından ve Yunanistan sosyalistlerinden gördüğü dostluğu hiç bir zaman unutmadı. Bunu işlemek, Yunanistan halkıyla kardeşliği vurgulamak ve Yunanistan?a bir de böyle bakabilmek için Yunan Hançeri isimli bir çalışmanın içindeydi son zamanlarında. Fransa?da bir televizyon kanalı için altı bölümlük bir dizi olarak kurguladığı bu yapıtı Yunanistan’da çekmeyi umuyordu. Filmi çekmeye fırsatı olamadı ama bu yapıtın senaryosu 1990?da Yunan Hançeri adıyla yayınlandı.

Güney’in “Yol”la aynı dönemde oluşturduğu “Dağ” isimli senaryosu ile Hasan Tahsin’in hayatını filme alma tasarısı da bekliyor.

Güney?in sinemaya uyarlamayı arzu ettiği ilginç öykülerden biri Çalpara isimli senaryo tasarısıdır. Bunu yol arkadaşı İsmail Yıldırım, ondan dinlediği biçimiyle şöyle anlatıyor: “Çalpara denizde yaşayan yengeç türü bir hayvan. Eti pek lezzetli değil. Pek de sevilmiyor. Çok da yırtıcı. Özellikle balıkçılar feryat figan, çünkü çalpara balıkçı ağı düşmanı. Balıkçılar ağlarına takılan çalparaları bağışlamıyorlar. Kol ve bacaklarını koparıp koparıp atıyorlar denize. Koparıp koparıp atıyorlar. Ama bunun adı çalpara. Suda sabırla yatıyor, sırt üstü. Batmadan. Bekliyor. Ve uzunca bir bekleme sürecinden sonra yeniden kavuşuyor kol ve bacaklarına. Yılmaz Abi belki bunu bir fantezi olarak üretmiştir. Çünkü konunun o gün ve günümüzde ne denli sembolik olduğu açık. » Çalpara bu anlatımla, hem o günlerdeki Türkiye sol hareketinin hem de hapishanede bir anlamda toplumdan tecrit edilmiş Yılmaz Güney’in ta kendisi oluyor. Mükemmel bir metafor.Yılmaz Güney için o anlarda önemli olan koşmak değildi ama ille yürümekti. Ve yürürken birlikte üretmekti.

Ali Bucak, Güney?in ölümüne yakın bir dönemde, 1984 Baharı?nda olmalı, İran’daki Kürtlerin mücadelesini filme çekmek üzere bölgeye gitmeye hazırlandığını anlattı. « Kaba hatlarıyla senaryo bile hazırdı. ?İyileşeyim, yola çıkacağız? , diyordu. İyileşeceğine inanıyordu yani.” Ali daha sonra şunları ekliyor : « İran Kürdistan?ında kurtarılmış bölgelerde ?olay bir film? çekmek istiyordu. Yani çok daha başka bir filmcilik olayı gerçekleştirmek istiyordu. Filmden de öte bir ?sinema olayı? yaratmak, bir ?sinemacılık örneği? vermek amacındaydı. O sıralar, Paris?e İran Kürdistan Demokratik Partisi (İKDP) yöneticileri gelmişti. Yılmaz?la görüşmelerinde ben de bulundum. Yılmaz o günlerde, İran?a gidip Kürtlerin mücadelesiyle ilgili bir film çekmek hazırlıkları içindeydi. Senaryoyu aşağı yukarı hazırlamıştı. Görüşmede film çekiminin teknik yanlarını konuştu. ?Buradan birkaç arkadaşla geleceğim. Orada genç peşmergelere film çekimini öğretmek istiyorum. Öğrenirler. Dönerken bütün malzemeyi size bırakırım. Siz de ondan sonra devam edersiniz. Kendi kendinize film yaparsınız.? Diyordu. Ama Güney iyileşemedi ve tasarısı kaldı.»

Fatoş, Yılmaz?ın yapmak istediklerini en iyi biçimde dile getiriyor : « Yapacaklarında, Türkiye?den yerel ve ulusal olmaktan Türkiyeli sinemacı Yılmaz Güney?den yola çıkarak evrenselleşmek, dünyanın her yerinde, Afrika?da, Latin Amerika?da, İspanya?da, Yunanistan?da, Ortadoğu?da,, Filistin?de, Kürdistan?da, yani kavga olan her yerde filmler yapmak, zirveden zirveye tırmanarak gücüne güc katmak ve bu gücü Türkiye?de gelişen yüce ve onurlu mücadelenin gücüne, ırmağına akıtmak için, tüm olanaklarını seferber etmek düşüncesinde ve kararlığındaydı. »

Evet aynen böyle. Güney?in tasarılarının birçoğu önümüzde ve bugün bile gerçekleştirilmek için sıralarını bekliyorlar.

NOT: Ayrıntılı bilgi için “İnsan Yılmaz Güney” isimli kitabımın (Kaynak Yayınları, İstanbul, 1994) ‘Tasarıları’ başlıklı bölümüne (s. 236-240) bakılabilir. Kitap hakkında bilgi almak için TIKLAYINIZ

Yazan: Prof. Dr. M. Şehmus Güzel

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler, Makaleler
Mitoloji Ne İşe Yarar? ?Galipler Gülemez? / ?Savaşın Anlamsızlığı Üzerine Bir Tez? – Hikmet Temel Akarsu

Bazı düşünürler, doğadaki tüm canlıların öldürmeye programlı, yani doğuştan katil olduğunu iddia ederler. Gerçekten de doğaya dikkatli baktığımızda sürekli birbirlerini...

Kapat