Bayram Balcı, Yaşamı Ve Ölümü Sorguluyor – M. Şehmus Güzel

Bayram Balcı şairdir. İyi şiir yazar. Kendine saklamaz. Paylaşır. Son şiirlerini derlediği Livar?ı (Kibele Yayınları, İstanbul, 2009) alır almaz okudum. Çok beğendim. Bunun üzerine Canıma Değmez Hayat isimli şiirler kitabını (Ütopya Yayınları, Ankara, 1999) yeniden okudum. Her iki çalışmanın ortak temaları var çünkü. Şimdi elbette aynı şair yazdığına göre öyle olması doğal denebilir. Ama öyle değil.

Şair yaşamı sorguluyor. Ölümü irdeliyor. İkisini birden sarsıyor. Yaşamak ve ölmek konularının ortak noktalarını bulmaya çabalıyor. Ölümle örneğin arkadaş olmak mümkün mü ? Ölümle birlikte yürümek. Ölümle arkadaşlık ederek yaşamak. Her sabah, her göz açtığında geceyi bir daha göremeyeceğini, gelecek günü seyredemeyeceğini bilerek uyanmak. Kalkmak. Kahvaltı yapmak. Günün alışılmış, denenmiş, tiktaktiktak taktiktaktik eylemlerini yeniden ve yeniden yinelemek. Yaşamak. Meslek ne hemşerim ?

Askersen yandın. Bugün yanmazsan belki yarın. Belki daha sonra. Meslek bu çünkü. En iyisi emir dinlememek. Yapılabilecek en son eylem bu olabilir örneğin bu meslekte. Ölmemek için. Yaşamak.

Şairsen yapacağını sonuna kadar yapmak arzusu bastırır. Bütün tehlikeleri göze alarak. Bu da yaşamak. Başka bir biçimde ve kalıcı olarak yaşamak. Her yazılı ve basılı olan ve her kitap hayata atılmış bir demir değilse demir atmak nedir ki ? Yüceltilmiş arzulara, duygulara, değerlere varabilmek için, erişebilmek için kendi kendini feda etmek. Yaşamak ve ölmek. Ölmek ve yaşamak. Hepsi bu kadar.

O zaman işte Bayram Balcı şiirini tersinden okumak gerekebilir. Ölümden doğuma, yaşama. Bence öyle de yapılmalı. Şairin yaşamak ve ölmek git-geli gel-giti arasında dokuduğu temalar pek çok. Hem belki her şairde bulunan türden hem de şairimize özgü. Aşk var. Aşk olmazsa hayat ta olmaz çünkü.

Yalnızlık sokak, cadde ve bulvarlarda akıyor, yakanıza yapışıyor, yakanız yalnızlığın elinde kalıyor, koskocaman bir kentin kendini bilmez yalnızlıklarında umursamaz bir serseri sanarsınız. Yalnızlık devkentlerin baş belasıdır, yalnızlık deyince kent veya devkent denmiş oluyor artık. Şair kent ismi vermez, hüviyetini göstermezse bile bu bir devkenttir. Bu bir dünyakenttir.

Şair şair olmadan önce çocuktu, ve aslına bakarsanız ve aramızda kalması şartıyla burada size de söyleyebilirim, şair şair olduktan sonra da çocuk kalmasını bilendir. Eee o zaman aşk olacak, buna bir itirazımız da yoktur, ölüm ve yaşamak elele kolkola yürüyecek, diyalektik bunu böyle istiyor, kitaplarımızda böyle yazıyor, buna da itiraz edemeyiz, yalnızlık koskocaman kentlerde polis kontrollerini takmadan ve sokağa çıkma yasağına rağmen dolaşacak, peki, eee şair şairse anne sevgisini es geçemez. Kimlik denetiminde sorulduğunda ilk annesinin ismini verir ve geçer. Şaire başka soru da sorulamaz. Şairdir denir. Bu kadar.

Ölüm beklesin. Ölümden korkan yaşamayı da bilemez. Ama kimi hesabını bizzat ve özgürce kesmek isteyebilir. « Garsonu » beklemez. Ölüm o zaman genç bir yüz, şirin bir çift göz, yere savrulmuş bir şişe (kırmızı şarap tercih edilir son saatlerde), açık bir kitap, unutulmuş bir bilgisayar, görüntüsü yitmiş kendisi enayi bir televizyon vericisi, beyaz ekran, küçük ve eğemen, yığıntı mektuplar kalesi, yanıtlanmamış bir telgraf (eski zamanlardan gönderilmiş yeni zamanların cevaplamaya vakti olmamış derler, adettendir), dipteki gramofonda Chat Baker « Açık bırak pencereni uçuyorum » dönüşümde… Hayat, bir göz açıp kapamak, bir son nefes, bir sonbahar öpücüğü, bir elveda gibi dona kalır dudaklarda. Kapıcı kadının sesi duyulur, hafifce, « Çok ta gençti » der. Ama kimlikleri sormaz. Oysa kimlik olmadan da bu kapıdan girilmez(di).

Kimlik olarak sadece şair deyip geçmek mümkün. Ama dikkat bizim şairimizde büyük harf yoktur. Büyükler afetsin. Küçüklere saygı gerek. Nokta mokta da yoktur veya çok azdır. Burası otoyol değilki nokta da olsun. Şair burada kendi kimliğinden bir parçayı açık eder. Sadece bir parçayı. Burası çünkü özgürlükler diyarıdır. Kapılar ve pençereler açık. Duvarlar dünden yıkılmış. Çocuklar hürrr. Bizim şairimiz kendi kimliğini bizzat kendisi verir « yüzüm sabıkalı » der. Ve devam eder :

« suyum ıslandı. akşam aklamıyor beni
sicilim bozuk. yüzüm sabıkalı
aklım yokuş. sabahsız bir rüyayım
hayatın nidasında kanıyor kalbim

suyum ıslandı. ateşkes ilan ettim aşka
rüzgar tadında ekmekparasıyım
kapandı kafes. kuş uçtu. nihaventim
yağmur ne zaman vuracak beni »
(Canıma Değmez Hayat, s. 8).

Bu kadar yeter mi ? Hayır yetmez. O zaman ek olarak Adana-Sivas arasında veya ikisinde birden 2003?te yazılmış ve Livar?da (s. 21) sunulmuş bir satır sunuyorum : « acıyı taşımanın ustası ezilmiş halklar gibiyim. » Bunu yazınca duramam ve devam ederim : « durmadan kendini yakan ateşin oğluyum ». (CDH, s. 31). « yakılmış köyler kadar kül içindeyiz » (CDH, s. 9). Bitiriyorum, en güzelini en sona sakladım :

« karıştırdım kendimi ırmaklara
en iyi dostumdur rüzgâr
yerinde duran taşı bile sevmiyorum »
(L, s. 9)

Yuvarlanmayan taş yaramaz. Yuvarlanan taş yosun tutmaz.

Önce ölmek lazım kalan zamanı yaşayabilmek için. Kitapları tersinden okumak, önce uyumak sonra uyanmak için. İyi de ölümü kim tanımlayacak ? Şair : « değiştirdiği adres kadar yaşar insan » (CDH, s. 27).

« ihtimal. ihlal. infial ve ihtilal
Bu dört sözcüğe gömdüm hayatı »
(CDH, s. 9 ).

Ölüm fermanı devletten çıkmışsa şair umursamaz, çünkü onun için « illegaldir astarı devletin ». Veya « yalnızlığımız çarpsın kamunun karayüzüne/bir çetedir çünkü devlet ». « düşer aşkımız leş sevici devletin başına ». Elbette bu satırları alıp siyasetbilminde devlet tanımı olarak okutmak ve sonra sınav sorusu yapmakta mümkün. Öğrencilerimiz ah ne olur biraz da şair olabilseler(di). Ezberlemeden derslerimizi, şiirlerimizi ezberlese(ydi)ler. Kara tahtalar konuşabilseydi ve lise sıralarında ve fakülte dersliklerinde çürütülen dirsekler. Kopyalarımız zulalarından çıkıp sokaklarda bizimle birlikte gösteri ve yürüyüşlere katılabilse(ydi). İhtilal zamanlarında asıl bize kopya verebilse(ydi) ustalarımız. Ah öğrencilerimiz ve ustalarımız sıralarınız boş. Sınıflar karışmış. Emekçiler parmak kaldırsın ! Kim lan burjuva bizim sınıfta ! Kim « bobo » ? « kafes çürürse nereye uçar kuş » « taşımak zordur gölgeyi/yaşamak bir gövde gösterisidir ». (L, s. 14).

« taşı bile çürütür erken ölüm acısı » (CDH, arka kapak.) Ama şair kimi kez ölümle ölümsüzlük arasında seçim yapmakta zorlanır. « ben artık ölüyorum (…) kadının ve kuşun elinden tutup ölüyorum », kedinin kuşu avlaması olasılığı yaz günü üşütür şairi. Ama o şiirini yazmayı sürdürür : Lamia ile sözleşiye oturur : « ben ölürüm lamia » der. « sana oğlu kaybedilmiş bir annenin acısıyla sesleniyorum/ben ölürüm lamia/nefes alarak kalbim çarparak/şehrin belleğini zonklaratak ölürüm ». Ama biraz sonra « toprak yalanlıyor ölümü » der. Ve yaşam damarını bakın nerede bulur : « avucumun ortasında bir isyan damarı/ben ölümden daha çok hayata inanmıştım ». Ve bu işi tatlıya bağlar isyancı tarafından : « değiştirdiği adres kadar yaşar insan ». « bu şehri vurup ben de gitmeliyim ».

Şair yola çıkar, yalnızlıkları, ölümü, kediyi ve dev-leşi arkasında bırakır. Kadının ve kuşun elinden tutarak yokuşa vurur. Yokuşta vurulmaz şair.

Şair budur işte : « şiirlerden bir hayat yaratmaktansa/hayatın kendisini bir şiir gibi yaşamak. » (L, 59). « ince/uzun/bir şiirdir yaşamak ». « paylaşmak/haklı/güzel bir ömrü/tasasız/kavga içinde ».

Şair şiirini tarif ediyor : « şiir bugünün insanı neyse/o insana karşı bir itirazdır ».

« eşya değişir
huzursuz suskularda başlar talan
sonsuzun sert boşluğunda kırılır yazgı
evreni ve dünyayı bölen sabır yarası
tutuşturur kanı lanetli hece kıvılcımları »
(L, s.15).

Şairimiz Bayram Balcı?dır. Yürünmüş yollardan geçmez. Şairimizin şair alışkanlıkları ve alışılmış şair mekanları da yoktur. « şairler terk edin alışkanlıklar kurduğunuz mekânları » diyen odur çünkü (L, s. 60). Bir şiirden öbürüne yeni yokuşlara vurur. Yeni dağlara çıkar iner. İner çıkar. Farklı ırmaklarda çimer. Farklı okyanusların değişik adalarını ziyaret eder. Yalnız veya Lamia?yla. Yumruklar sıkılı. İlk gösteri ve yürüyüşte ve ihtilalde yerini almaya hazır. Lamia?yla veya Lamia?sız. Aynı sözleri/sözcükleri yinelemez. Sözcüklerde eli sıkıdır. Yinelemez, İmgelerinde eli sıkıdır. Tekrarlamaz. Enazla enhoşu aktarır. Enazla engüzeli. Bütün bu satırlar bir girişse hayata. Yaşam uzun bir şiir, bir hikaye olarak bekliyor şairi. O nedenle şair ve şiiri biraz daha kalmalı bizimle. Birkaç gün, birkaç ay, birkaç yıl. Belki sonsuza kadar. Umarım bir aksilik çıkmaz. Umarım ve umudumu zorlamalıyım. Bu şair çünkü « durmadan kendini yakan ateşin » oğludur. Ve aynı zamanda bize umut aşılar. Al işte :

« ben sabahı vuran sürmanşet haberim lamia
?teslim ol çağrısına? aşkla karşılık veren
adını kurşunkırığı camlara çizen
dilinin ucunda patlayan ateşim
dağla kuşanmış bir bildiri gibi
parçalanırım şehrin koynunda ».

Yazan: M. Şehmus Güzel

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler, Makaleler, Şiir Kitapları
Rütbeli Sefiller / Erkekler, Kadınlar ve Çocuklar ? Nejdet Evren

Fiziksel/tarihsel/kültürel gücüne hayran kalarak yürüdü. Toprak, ayaklarının altında titredi. Er-kek-ti; sıktığı taşın suyunu çıkartabilir, elini uzattığı fidanı kökünden sökebilirdi. Yer-yüzü-nde...

Kapat