Yol Ayrımı (Bir İstanbul Öyküsü) – Erinç Büyükaşık

Ağustos sıcaklarının yerini serin ve yer yer yağmurlu bir İstanbul havası almıştı. Günü bir kahveyle başlatmalı dedi içinden, giderek sigara altı atıştırmalık bir şeyler yemenin ötesinde iştahı da kalmamıştı son günlerde. Büyük şehrine pek de uzun sayılmayacak bir uzaklaşmanın ardından dönmüştü. Sokağa çıkmalı diyordu içinden. Ne zamandır yazmayı düşünceden eyleme dönüştüren güdülenmeyi keşfetmişti içinde. Sokağa çıkarsa insan yüzlerine tanık olacaktı. Her yüz bir öykünün anlatıcısıdır sonuçta. Büyük hikayeler yerine küçük hikayelerdeki büyük ayrıntıları keşfetmek gerek. Kadıköy canlanmıştır bu saatte, sokak insanla yaşamaya başlamıştır. Çarşı boyunca uzanan balık lokantalarında demlenen insanları gözleyebilir, darbukacı Çingene çocukları izleyebilir çok da aceleci olmayan bir bakışla. Belki de sokak tüm kalabalığını rağmen kendince bir düzenle akıyordur şimdi. Yaşadığı coğrafyanın yangınlarını, sıkıntılarının alışveriş telaşında aklına bile getirmeyen bir kalabalık, yeni eğitim yılındaki değişikliklere karşı onları imza kampanyasına çağıran gençlerle aynı sokağı soluk alıyordu şu an. Sokağa indiğinde gençlerin seslenişine uyarak imza atmış, kendisinin de öğretmen olduğunu, küçük hesaplarla okullara dayatılan yeni sistemin getireceği felaketin farkında olduğunu da söylemişti onlara. Genç üniversiteli keyifli bir gülümsemeyle sözlerini onaylamıştı. Ülke yangın yeriydi, onu düşündü sokak boyunca. İç savaş, yolsuzluklar, okulları kendi yandaş okullarına benzetmeye çalışan muhafazakar politikacıların açgözlülüğü. Bir süre önce Antakya sokaklarında da tanıktı benzer insan yüzlerine. Savaşın yanıbaşlarında patlak verdiğinin farkında olan bu yüzler, yabancı sığınmacılara da tepkiliydi. Kardeş kanı dökülecekti ve aynı yöneticiler bir ülkenin liderini devirmek uğruna savaşa çanak tutuyordu. Şehrin öfkesine tanık olmuştu Antakya çarşısında, Marmara Adası?nda ada yerlilerin arasında geçen konuşmalarla çelişen bir kaygıydı bu. Marmara Adası?nda birkaç balıkçı devletin Suriye sığınmacılarıyla evlenenlere vereceği 20bin lirayı konuşuyorlar, Arap sığınmacılarla evlenmenim hesaplarını gülüşerek yapıyorlardı. Savaşın sınırındaki şehirde insanların yüzlerindeki öfkenin yerini burada anlaşılmaz bir aymazlık sinmişti adalı yüzlere. Tüm bunları düşünürken ülkesinin yaşadığı açmazların sokağa neden yansımadığını sorguluyordu. Alışveriş telaşı, kafelerdeki gençler, kitap tüketen kitapsever kalabalığın ötesinde ruhsuzluk egemendi sokakta sanki.

İstanbul?dan uzaklaştığında şehirlere yüklediği anlamların oldukça benmerkezci anlamlar olduğunu anlamıştı.Her şehir benzer öykülere sahipti halbuki. Mesafeler uzaklaştıkça duyarlılıklar yerelleşiyor, genel sorunlar unutalageliyordu adeta. Kendisine kızmaya başlamıştı giderek. Benine verdiği değerin başka bir aymazlığa dönüştüğünü alıyordu. Sokağı anlamak gerek, diyordu içinden. Ruhuyla beyninin uzlaşması ve yaşadığı kentle barışması için sokağı yazmalıydı. Kendi gördüğü sokağı. Bulutlu havanın yağmura dönüşeceğini anladığında bir sığınak aramamalıydı, ıslanmayı da bilmeliydi. Yıllar sonra gitttiği memleketine başka bir gözle bakabildiğinde bu barışma haline yaklaştığını fark etmişti. Marmara Adası?nda göç hikayeleri yılların yanlışlarını, insanların başkalarını nasıl da yok edercesine ötekileştirdiğini anlatmıştı. Sokakla birarada yaşayamayan sokağı yalnızlaştırır, ruhunu kirletir, dedi serzenişle. Ona çıkarsız, tüç içtenliğiyle değer veren insan açmalıydı kapısını. Kendine dönmekten çıktıkça kendisiyle barışacaktı.

Yol boyunca ilerlerken karşısına çıkan İspanyol arkadaşıyla sohbete başladığında bir çay içmeyi uygun buldu onunla. Anlaşılır Türkçesiyle gazetecilik uğraşısının Türkiye?de zorlaştığını anlatıyordu ona. Tepkisiz yığınlara kızıyordu bu ülkede yabancı olması karşın bir o kadar bu ülkeli hisseredek. Tutuklu gazetecilerden, ABD taşeronu savaş baronlarından, bitmeyen iç savaştan konuştular. Eğer alışveriş yapan şu toplamın cebinde para tükenirse gözleri açılır, demişti ona. Evet, bir kriz aklını başına getirecekti bu halkın galiba. Sokağın yapay canlılığını bir grup savaş karşıtı bozarken, eylemci kalabalığın yanından korkuyla geçen kadınlı erkekli toplama bakmışlardı. Arkadaşı İspanya?da gazeteciliğin nasıl yapıldığını anlatırken kapalı iki kadının öfkeyle rakısını içen aileyle bakışına denk geldi. Ne kolay mazlum gürünenlerin muktedirleşmesi, baskıcılaşması bu ülkede. İktidardakilere güvenerek herkesi kendisi görmek istiyordu artık mütedeyyin nüfus. İçki yasağı, imam hatipler derken asıl yangınları görmeyenler inanmayı özgürlük değil başkaları için bir zorunluluk olarak görüyorlardı. Ama birarada yaşamayı öğrenmeliyiz, dedi içinden inatla.Vicdanlıların ülkesine çevirmeliyiz bu coğrafyayı. Dönmeyi düşünüyordu arkadaşı Madrid?e. Burada kendisini verimsiz hissettiğini, gazetecilerin tutuklanması ve ülkedeki hukuksuzlukların onu boğduğunu anlatıyordu ona.

Birkaç gün önce izlediği İspanyol filmini düşündü o an.Filmden bahsetmek istedi ona.İnarritu?nun Biutiful?un da Javier Bardem alt sınıfların içindeki kirlenmeyi simgeliyordu bir baba olarak. Çocuklarına karşı duyarlı ama kanunsuz işler yüzünden göçmen Çinlilerin ölümünden sorumlu alt sınıf insanıydı. Madrid?in arka sokaklarında geçen öykü İstanbul?un kaçak göçmen öykürinden, kenar mahallerinden farklı sayılmazdı. O şiiri düşündü o an ?Nereye gidersen git, o kent arkandan gelecektir.? Yolsulluğu, açlığıyla ve yangınıyla. Bu kentin kaybettiği ruhu gökdelenlerle, AVM?lerle anlatmak yerine sokağa insanın yüzündeki evrensel anlamla çözmeliydi o halde. O ruh belki de sokağı dolduran toplamın yine bilincinde, gözlerindeydi. İspanya?da Madrid sokaklarındaki Bardem?in hikayesinin göçmen Kürt ayakkabıcından ne derece farkı olabilirdi ki. Batı ülkelerinin cilalanmış,liberal soslu demokrasileri kadar da değildi insanın bu topraklarda değeri, ama o ülkelerin de demokrasisinin yanılsamalı ve iki yüzlü yanını kavrayabiliyordu. En azından onları da demokrasisi alttakilere ait olan değildi.

Bir yol ayrımı olmalı, herkesin kurtarıcısı bir yol ayrımı, yangınların farkına varıp da beraber söndüreğimiz bir yola açılmalı bu ayrım. O zaman İstanbul?a merhaba diyen yağmurla beraber, korkmadan, sığınaklarımıza kaçmadan ıslanmayı öğreneceğiz, diyordu. İspanyol arkadaşıyla ortak duyarlılıkları paylaşırken alışveriş kalabalığına, midyecilerden yükselen pop şarkılarına, unutmalara kulak tıkamaya karar vermişti. Başka müzikler, sesler, ezgilere kulak verme zamanıydı.

Erinç BÜYÜKAŞIK

Yol Ayrımı (Bir İstanbul Öyküsü) – Erinç Büyükaşık” üzerine bir yorum

  1. Son dört yazını da okudum. Derinlikli yazılar.Beğendim ve de gurur duydum.Bunları kitaplaştırmak gerekir.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Moral Değerlerde Cinsellik ve Sınıfsallık Üzerine – Müslüm Kabadayı

İnsan genleriyle ilgili çalışmaların, insan sağlığı bakımından ciddi kazanımları ortaya koyduğunu tıpta meydana gelen gelişmelerden anlıyoruz. Her şeyi ticarileştiren kapitalizmin...

Kapat