Yürümenin Felsefesi – Frédéric Gros “Yürümek Spor Değildir”

“Yaşamak için ayağa kalkmamışken, yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir.”
Henry David Thoreau

Nietzsche’nin Kara Orman’da yürürken göz çukurlarına dolan mutluluk gözyaşları, Rimbaud’nun tahta ayağıyla açılacağı çöllere dair kurduğu düş, yasaklı Rousseau’nun Alpler’deki adımları, Thoreau’nun Walden’daki gezintisi, Nerval’in dar sokaklardaki aylaklığı ve daha niceleri… Aylaklar, göçebeler, sürgünler, hacılar, kaçaklar, seyyahlar, münzeviler ve mülteciler yürüyorlar. Peki yürümek sadece evle iş arasında gidip gelmek, bir yerlere yetişmek ve koşuşturmak değil de evrenle özel bir ritim, akort ya da hafifleme içinde buluşmak olabilir mi? Yeryüzüyle hemhal olup kendimizi başkalaşmaya açarak yürüyebilir miyiz?

Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır. İki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan, attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden Homo Viator’un eylemidir. Çünkü Yürüyen İnsan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler. Yürüyoruz, işte bu düğümü atmak için.


KİTAPTAN OKUMA PARÇASI

YÜRÜMEK SPOR DEĞİLDİR.

Spor teknik, kurallar, puanlama ve rekabet meselesidir, dur-
madan öğrenmeyi ve çalışmayı gerektirir; duruşları tanımak,
doğru hareketleri bir araya getirmektir. Doğaçlama ve yetenek
çok sonra gelir.
Spor skor tutmaktır: Hangi sıralamadasın? Zamanlaman
ne? Sonuç ne? Tıpkı savaşta olduğu gibi, kazanan ve kaybe-
den ayrımı burada da mevcuttur. Sporla savaş arasında, savaşta
onura, sporda utanca dönüşen bir benzerlik bulunur: rakibe
duyulan saygı, düşmana duyulan nefret.

Spor aynı zamanda dayanıklılık kazanmanın, yılmadan de-
nemenin ve disiplinden haz almanın öğrenilmesidir. Ahlaki bir
sistem, bir iştir spor.

Elbette maddi bir yönü de vardır; yorumlamalara, gösteri-
lere dayalı bir pazardır. Performanslardan oluşur. Spor marka
ve imaj tüketicilerinin üşüştüğü şaşaalı büyük törenlere zemin
hazırlar. Para ruhları boşaltmak, tıp ise yapay bedenler inşa et-
mek için istila eder sporu.

Yürümek spor değildir. Bir ayağı diğerinin önüne atmak ço-
cuk işidir. Yürüyenler karşılaştığında ne bir sıralama vardır ne
de puanlama. Yürüyen hangi yoldan geldiğini, en güzel man-
zaranın hangi patikadan görüldüğünü anlatır, görüşün hangi
noktada daha iyi olduğundan bahseder.
Buna rağmen bir aksesuar piyasası yaratılmasından geri
kalınmamıştır: devrim niteliğinde ayakkabılar, inanılmaz ço-
raplar, müthiş sağlam pantolonlar… Alttan alta sporcu ruhu
da işe dahil edilir: Yürümüyoruz artık, “trekking yapıyoruz”.
Yürüyenleri kayakçı özentisi gibi gösteren ince değnekler bile
satılmaktadır. Ama bu iş çok yürümez. Yürümemelidir de.
Ağırdan almak namına şimdiye dek yürümekten daha iyi
bir şey bulunamamıştır. Yürümek için iki bacağınızın olması
yeterlidir. Gerisi fasa fisodur. Hızlanmak mı istiyorsunuz? O
hâlde yürümeyin, başka bir şey yapın; tekerleklileri kullanın,
kayın, uçun! Yürümeyin. Ve unutmayın, yürürken takdire şa-
yan tek şey gökyüzünün parlaklığı, manzaranın görkemidir.

Yürümek spor değildir.
Bir kez ayakları üstünde dikildi mi, olduğu yerde kalamaz
insan.

Özgürlükler

YÜRÜMEK ÖNCELIKLE erteleme özgürlüğü sunar. Şöyle bir do-
laşmaya çıkmak bile endişelerin ağırlığını hafifletmeyi, işleri bir
süreliğine unutmayı sağlar. İşyerini geride bırakmaya karar ve-
rip dışarı çıkar, aylaklık eder, başka şeyler düşünürüz. Günlere
yayılan daha uzun bir gezinti, kendini özgürleştirmeye çalışan
bu adımı pekiştirir; çalışmanın yarattığı kısıtlamalardan kaçar,
alışkanlıklar zincirinden kurtuluruz. Peki ama yürüyüş bu öz-
gürlüğü, uzun bir yolculuğa kıyasla nasıl daha fazla hissettirir?

Çünkü mevzubahis kısıtlamaların ardından aynı ölçüde yorucu
başka kısıtlamalar ortaya çıkar: çantaların ağırlığı, mesafele-
rin uzunluğu, hava koşullarının belirsizliği (yağmur ve fırtına
tehlikesi, kavurucu sıcaklar), ilkel konaklama koşulları, biraz
ıstırap… Fakat sadece yürüyüş bizi mecburiyet yanılsamala-
rından kurtarmayı başarır. Öte yandan yürüyüş hatırı sayılır
gerekliliklerin hakimiyetindedir. Onca mesafeyi katetmek için
onca adım anlamına gelen onca saat yürümelidir insan; aklı-
nıza estiği gibi atamazsınız adımlarınızı, zira alelade bir bahçe
gezintisine çıkmamışsınızdır. Hangi sapaktan döneceğinizi şa-
şırırsanız bedelini ağır ödemek zorunda kalabilirsiniz. Dağ sise
gömüldüğünde ya da sağanak boşandığında yürümeye devam
etmek zorundasınızdır. Yiyecek ve su ihtiyacınızı güzergah ve
kaynaklara bağlı olarak ustalıkla hesaplamanız gerekir. Kon-
forsuzluktan bahsetmiyorum bile; oysa asıl harika olan, ona
rağmen değil ondan dolayı haz almaktır. Söylemek istediğim
şu: Yiyecek ve içecek seçeneklerinin sınırlı olması, her türlü
hava koşuluna maruz kalmak, yalnızca adımların kararlılığına
güvenmek vb. gibi durumlar bir yanılsama yaratır; olanaklar
arttığı için (iletişim, satınalma, konaklama) yürümek ticari şey-
lere (ürünler, taşımacılık, sosyal organizasyonlar) bağımlıymış
gibi algılanır. Bu mikro-özgürlükler, sistemin hızını artırmak-
tan başka işe yaramaz; böylece sistem sizi daha fazla sınırlar.

Halbuki zaman ve mekandan sıyrılmanızı sağlayan her şey sizi
hızdan uzaklaştırır.
Yürüyenin karşılaştığı koşulları daha önce benzer bir şey
yaşamamış birine kabaca tarif etseniz, hepsi tuhaf, anormal,
hatta gönüllü bir esaret gibi gelir. Çünkü şehirli insan, alışveriş
zincirinden kopmak, enformasyonu, imajları ve ürünleri yeni-
den dağıtan ağın parçası olmamak ve tüm bunların onlara biç-
tiğiniz gerçeklik ve önem kadar gerçek veya önemli olduklarını
fark etmek gibi, yürüyenin özgürlük kabul ettiği şeyleri yok-
sunluk olarak değerlendirmeye meyillidir. Zincirlerinden boşa-
nan dünyanız yıkımdan kurtulmakla kalmaz, bütün zincirlerin
nasıl ağır, boğucu ve aşırı kısıtlayıcı oldukları da çıkar ortaya.
Özgürlük bir lokma ekmek, bir yudum su, uçsuz bucaksız
kırlardır o hâlde.
Bu erteleme özgürlüğünün sevinciyle yola çıkmaktan dolayı
mutlusunuzdur, diğer taraftan geri dönmek de mutlu eder sizi.

Parantez içine alınmış bir mutluluktur bu, bir iki günlük kaça-
mak yapma özgürlüğüdür. Geri döndüğünüzde hemen her şey
bıraktığınız gibidir. Eski alışkanlıklar kaldıkları yerden devam
eder: hız, kendini ve başkalarını ihmal etme, telaş ve yorgun-
luk. Sadeliğin büyüsü bir yürüyüş sürmüştür: “Temiz hava na-
sıl da iyi gelmiş.” Geçici özgürlük, ardından kürkçü dükkanına
dönüş.

İkinci özgürlük daha saldırgan, daha asidir. Erteleme yürü-
yüşleri gündelik yaşantılarımızda sadece geçici bir “kesinti”ye
izin verir: ağdan birkaç günlüğüne kaçmak, ıssız yolları adım-
layarak kısa süreliğine sistemin dışına çıkmayı tecrübe etmek.
Gelgelelim bağlarını bütünüyle koparmaya da karar verebilir
insan. Kerouac veya Snyder’ın metinlerinde kuralları çiğneme-
nin büyüsünü ve engin ufukların çağrısını görürsünüz: aptal-
ca uzlaşmalardan, dört duvarın uyuşturan güvenliğinden, Ay-
nı’nın sıkıcılığından, tekrarın yıpratıcılığından, tuzu kuruların
ataletinden ve değişime besledikleri nefretten kurtulmak. Deli-
lik ve rüyalar nasıl hayata geçmek isterse, nihayetinde hareket
etmek ve kurallara başkaldırmak da kışkırtılmak ister. Yürüme-
ye karar vermek (uzaklara, herhangi bir yere gitmek, başka bir
şey denemek) Yabanın Çağrısı olarak algılanabilir bu defa. Bu
yürüyüşlerde yıldızlı göklerin, doğanın muazzam gücünü keş-
federsiniz; iştahınız kabarır, yücelikleriyle bedenleriniz doyar.

Dünyanın kapısını bir kez çaldınız mı, sizi hiçbir şey tutamaz.

Adımlarınızı kaldırımlar (bin kere geçtiğiniz, hep kürkçü dük-
kanına varan) yönlendirmez artık. Dönemeçler yıldızlar gibi
titrek titrek parlar, o kan donduran seçim yapma korkusuyla
yeniden karşılaşırsınız; baş döndürücüdür özgürlük.

Bu sefer mesele basit zevkler tatmak uğruna düzenden sıy-
rılmak değil, sizi ve insanlığı aşan doğanın asiliğinden fışkıran
bir özgürlükle tanışmaktır. Yürüyüş türlü türlü ölçüsüzlüklere
neden olabilir: sersemleten aşırı yorgunluk, ruhu allak bulak
eden sınırsız bir güzellik, bedenin sınırlarının zorlandığı zirve-
lerle yüksek geçitlerde yaşanan aşırı sarhoşluk gibi. Yürümek
içimizdeki bu isyankar, kadim yönü uyandırarak son bulur;
arzularımız kibarlıktan uzaklaşıp tavizsizleşir, dürtülerimiz il-
ham bulur. Çünkü yürümek bizi alıp yaşamın düşey eksenine
yerleştirir; arzularımız ve dürtülerimiz ayaklarımızın hemen
altındaki sele kapılıp gider.

Demek istediğim, yürüyerek benliğinizle buluşmaya git-
mezsiniz. Burada mevzu, kendinizi yeniden bulmak, otantik
bir ben veya kayıp bir kimliğe yeniden kavuşmak için eski
bağlardan kurtulmak değildir. Yürüyerek kimlik fikrinin ken-
disinden, biri olma, bir isim ve hikayeye sahip olma isteğinden
kaçarsınız. Biri olmak, herkesin kendinden bahsettiği yüksek
sosyete toplantılarında ya da terapi seanslarında iyidir. Oysa
biri olmak, boynumuza ağır ve aptalca bir kurgu zincirleyen
(bizi benlik tasvirimize sadık kalmaya zorlayan) toplumsal bir
zorunluluk değil midir? Yürürken biri olmama özgürlüğünü
yakalarız, çünkü yürüyen bedenin tarihi yoktur, o sadece hare-
ket hâlindeki kadim yaşamdır. İşte biz, iki ayağı üstünde hare-
ket eden, büyük ağaçlar arasındaki katıksız güç ve haykırıştan
ibaret bir hayvanız. Yürürken yeniden keşfedilmiş o hayvanın
varlığını ortaya koymak için sıkça haykırmamız da bu yüzden-
dir. Ginsberg ve Burroughs’un dahil olduğu Beat Kuşağı’nın
yücelttiği bu büyük özgürlüğün, yaşamlarımızı un ufak edip
uysal inlerimizi havaya uçurması gereken bu enerji sefahatinin
içinde, dağlarda yürümek de şüphesiz bizi masumiyete erişti-
receğini umduğumuz uyuşturucu, alkol ve seks âlemleri gibi
bir araçtır.
Ne var ki bu özgürlük bir düşün farkına varmamızı sağlar:
çürümüş, kirlenmiş, yabancılaştıran, içler acısı bir medeniyeti
reddetmenin ifadesi olarak yürümek.

Whitman’ı okuyorum, ne söylüyor biliyor musunuz, Ayak-
lanın köleler, yabancı despotlar sarsılsın, ona göre, eski çöl
yollarındaki halk ozanının, Zen kaçığı ozanın tutumu bu
olmalı; dünya her şeyin tüketilmesi zorunluluğuna ve tüket-
me gücüne sahip olmak, buzdolabı, televizyon, araba, belli
başlı saç yağları, deodorantlar ve benzeri süprüntüler gibi
aslında sahip olmak istemedikleri işe yaramaz hurda yığın-
larını satınalma gücüne sahip olmak için çalışmayı redde-
den sırt çantalı gezginlerin, Dharma serserilerinin buluşma
yeri olarak hayal edilmeli. (…) Binlerce, milyonlarca Ame-
rikalı gencin sırt çantalarıyla yollara düştüğü büyük bir sırt
çantası devrimini görür gibiyim…1
Yürümenin nadiren sağladığı son bir özgürlük daha vardır.

Basit hazların yeniden keşfedilmesinin, arkaik hayvanın yeni-
den fethedilmesinin ardından gelir: vazgeçişle gelen özgürlük.

Hint uygarlığını kaleme alan en önemli yazarlardan Heinrich
Zimmer, Hindu felsefesinde yaşam yolculuğunun dört aşamaya
ayrıldığını söyler. İlki çıraklık, öğrencilik, müritlik aşamasıdır.
Yani yaşamın sabahında esasen efendinin buyruklarına itaat
edilir, verdiği dersler dinlenir, eleştirilere boyun eğilir ve ilkelere
ayak uydurulur. Almak, kabul etmek gerekir. İkinci aşamada,
yaşamının öğleninde artık yetişkinliğe ulaşan adam evlenir, ai-
lesinin sorumluluğunu üstlenerek evinin efendisi olur: Servetini
elinden geldiğince idare eder, din adamlarının geçimine yardım
eder, toplumsal zorlamalara boyun eğdiği gibi bu zorlamaları
başkalarına da dayatır. Ona toplum ve aile içinde bir rol bi-
çen toplumsal maskeleri takmayı kabul eder. Ardından, yaşa-
mının öğle sonrasında çocuklar nöbeti devralmaya hazır hâle
geldiklerinde adam toplumsal görevleri, ailevi sorumlulukları,
ekonomik endişeleri tümden reddedip keşiş hayatına geçebilir.
Bu aşama “ormana çekilme”dir; zamanın başlangıcından beri
içimizde değişmeden ikamet eden ve uyandırılmayı bekleyen
şeyle, maskeleri, işlevleri, kimlikleri, tarihleri aşan ebedi Ben-
lik’le içe dönme ve tefekkür yoluyla ilişki kurulur. Yaşamımı-
zın sonsuz ve görkemli olması gereken yaz gecesinde, keşişin
yerini seyyah alır nihayet: Bundan böyle yaşam, bir o yöne bir
bu yöne yapılan sonsuz yürüyüşün, isimsiz Benlik’le Dünya’nın
her yerde atan kalbi arasındaki ahengi resmettiği gezginliğe

1. Jack Kerouac, The Dharma Bums, Penguin Modern Classics, Londra ve New York, 2000.
[Türkçesi: Zen Kaçıkları, çev. Nevzat Erkmen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2012.]

(göçebe dilencilik aşamasına) adanır. Bilge her şeyi reddeder.
Tüm zincirlerden tamamen kurtularak ulaşılan, özgürlüğün en
yüksek mertebesidir bu. Artık ne kendine ne de dünyaya bula-
şır bilge. Geçmişe ve geleceğe aynı ölçüde kayıtsız kalarak, bir
arada var olmanın ebedi şimdiliği olur sadece. Swami Ram-
das’ın hac günlüklerinde de gördüğümüz gibi, her şeyi reddetti-
ğimizde her şey bol bol sunulur bize. Her şeyden kasıt, varlığın
yoğunluğudur.

Uzun yürüyüşlerde, bu içten vazgeçişin getirdiği özgürlüğü
bir anlığına da olsa yaşarsınız. Uzun süre yürüdüğünüzde, ne
kadardır yürüdüğünüzü ya da varış noktanıza ulaşmak için
daha ne kadar yürümeniz gerektiğini kestiremediğiniz bir an
gelir. O katı zorunlulukların ağırlığını omuzlarınızda hissedip,
“Bu da yeter bana,” dersiniz, “hayatta kalmak için daha fazlası
gerekmez ki. Bu şekilde günlerce, yüzyıllarca devam edebili-
rim.” Nereye, niçin gittiğinizi zar zor hatırlarsınız; o da geçmi-
şiniz veya saatin kaç olduğu kadar önemsizdir artık. Kendinizi
özgür hissedersiniz, çünkü cehennemle yaptığınız anlaşmanın
isim, yaş, meslek, özgeçmiş gibi eski işaretlerini hatırladığınız
her an hepsi son derece gülünç, önemsiz ve gerçek dışı görünür
gözünüze.


KÜNYE
Yürümenin Felsefesi
Frédéric Gros
Kolektif Kitap
Türkçesi: Albina Ulutaşlı
Türü: İnceleme / Felsefe
Yayıma Hazırlayan: Bağış Bilir
Son Okuma: Evrim Öncül
Kapak Tasarımı: Deniz Akkol
Cilt Bilgisi: Ciltsiz
Kâğıt Bilgisi: Kitap Kâğıdı
Basım Tarihi: 1. Baskı Şubat 2017
Basım Bilgisi: 7. Baskı Ocak 2018
Sayfa Sayısı: 192 s.


İçindekiler
Yürümek Spor Değildir 9
Özgürlükler 11
Niçin Bu Kadar İyi Bir Yürüyüşçüyüm – Nietzsche 17
Dışarısı 34
Yavaşlık 37
Kaçma Arzusu – Rimbaud 40
Yalnızlıklar 53
Sessizlikler 58
Yürüyenin Gündüz Düşleri – Rousseau 62
Sonsuzluklar 77
Yabanın Fethi – Thoreau 82
Enerji 96
Hac Yolculuğu 99
Yenilenme ve Mevcudiyet 109
Kinik Yaklaşım 115
İyi Olma Hâlleri 124
Melankolik Aylaklık – Nerval 130
Gündelik Gezinti – Kant 135
Gezintiler 140
Parklar ve Bahçeler 147
Kentli Flâneur 152
Yerçekimi 158
Özdekiler 162
Mistik ve Siyasetçi – Gandi 165
Tekrar 176
Kaynakça 185

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here