Zenginliğin eşit dağıtımını anlatan ilk düşünür: Kadıköylü Faleas

Aristo’ya göre Faleas’ın düzeni ‘kıskanç dış tehditlere’ karşı yetersiz önermelerde bulunmaktadır, küçük sitelere karşı tasarlanmış bir sistem olması onun düşüncesini güçsüz kılmıştır. Bu yorum doğru olabilir, ne de olsa Faleas’ı yalnızca Aristo’dan dinleyebiliyoruz. Bunun dışında yapacaklarımız bir akıl yürütmeden öteye gidemez…

Toprak üzerindeki mülkiyetin dağılımındaki eşitsizlik, neredeyse yerleşik hayata geçmek kadar eski bir konu. Geçtiğimiz yazıda Spartalı Likurgos ve Sparta Kralı VI. Agis’in reformlarından bahsederken bu eşitsizliği bir nebze de olsa ortadan kaldırmaya çalışanların çabalarından söz etmiştik. Şimdiyse Agis ve Likurgos’dan biraz daha iddialı bir şekilde, antik dünyada zenginliğin eşit dağılımını anlatan ilk düşünüre, Kadıköy’lü Faleas’a kulak verelim.

Yazının konusuna, yani Faleas’ın düşüncesine bir seyahate çıkmadan, onun nasıl Kadıköylü olduğunu kısaca açalım. Bugün ‘Kadıköy’ adını verdiğimiz ilçe, başta İstanbul’un geri kalanından bağımsız olarak, ticaret ve denizcilikleriyle ünlü Fenikeliler’in Karadeniz’deki kolonilerine ulaşmak için kullandıkları bir yol üstü durağıydı. Ardından Akalar’ın kenti ele geçirmesiyle birlikte sınırlar hızla İzmit’e kadar genişledi. Böylece Kalkedon devleti kuruldu. Faleas’ın milattan önce 5’inci yüzyılda burada yaşadığı tahmin ediliyor.

Özellikle ‘tahmin ediliyor’ ifadesinin altını çizmek gerekiyor çünkü ona ve düşüncesine dair bilgiler Aristo’nun Faleas’ın fikirlerini eleştirdiği Politika kitabıyla sınırlı. Başka bir deyişle Aristo’nun Faleas’ın düşüncesine katılmaması, bir şekilde bizim onu tanımamıza vesile oluyor. Faleas’ı tanıtırken kullandığımız ‘zenginliğin kesin bir şekilde eşit dağılımını anlatan ilk düşünür’ tanımını da Aristo’ya borçluyuz. Öyleyse şimdi yavaş yavaş Faleas’ın düşüncesine uzanalım.

‘BİR DEVLET’ İÇİNDE MÜLKİYETİN DAĞITIMI

Kafa karışıklıklarına engel olmak için, bazı noktaların altını çizmekte fayda var. Antik Çağ’ın tüm felsefi ve siyasi olaylarını değerlendirirken günümüzle kuracağımız bağların bir sınırı var. Elbette uygarlık tarihinin çeşitli dönemlerinde insan ilişkilerinin düzenlenişinde pek çok benzerlikle karşılaşabiliriz. Ancak bu karşılaşma bizi günümüz değerleriyle yorumlar yapmaya itmemeli. Aksi takdirde insanlığın düşünce sisteminde yaşanan evrimi istemeden de olsa çöpe atmış oluruz. Biraz daha açmak gerekirsek örneğin Antik Çağ’ın düşünce dünyasında önemli bir payı olan Sparta sistemine ne ‘komünist’ demek ne de bunun tam aksini söylemek kolay. Aynı şey düşünürler için de geçerli. Bu nedenle bu kavramlardan olabildiğince uzak durup Antik Çağ’ı incelediğimizi unutmayarak Faleas’ı tanımaya çalışalım.

“Bazı kimseler, en önemli noktanın mülkiyetin düzen altına alınması olduğunu; çünkü bunun bütün ayaklanmaların temelinde bulunduğunu öne sürmektedirler. Bu düşünce ilk olarak bir devlet içinde mülkiyetin herkese eşit bölüştürülmesi gerektiğini söyleyen Kadıköylü Faleas tarafından ortaya atılmıştır. Faleas’a göre, bir ülkeye yeni yerleşmiş olan topluluklarda mülkiyetin eşitliğinin sağlanması güç değildir. Ama eskiden beri varolan bir devlette bunu yapmak oldukça güçtür. Bunun için de en doğru yol zenginlerin drahoma [başlık parası] ve çeyiz vermeleri; yoksulların ise vermemeleri, sadece almalarıdır.”

Bu sözlerin sahibi Aristo’ya göre zenginler arsızca zenginliklerini katlama peşinde koşmamalı; buna karşılık yoksullar da durmadan yeni talepler çıkartmamalıdır. Bu dengenin sağlanmasında felsefi eğitim çok önemlidir. Faleas’ın reformlarıysa kabaca şunları esas almaktadır:

1- Toprak mülkiyetinin eşit olması.

2- Devlet tarafından sağlanacak ortak bir öğretim düzeni.

3- Küçük el sanatlarının kamulaştırılması.

Bu ilk alıntımız bize Faleas’ın düşüncesi hakkında genel bir bilgi vermekte. Biraz daha detaya girecek olursak ‘bir devlet içinde mülkiyetin herkese eşit bölüştürülmesi’ ifadesine odaklanabiliriz.

‘KISKANÇ DIŞ TEHDİTLER’ FALEAS’IN EKSİĞİ Mİ?

Yine Aristo’dan devam edelim.

“Bundan başka, Faleas, komşu ve öteki yabancı şehirlerle ilişkileri de göz önünde tutması gerektiği halde, böyle yapmayarak, daha çok şehrinin iç düzeninin iyi işlemesiyle ilgilenmiştir… Bir anayasa meydana getirirken savaş gücü sağlanmasına önem vermek zorunludur, oysa Faleas bu konuda hiç bir şey söylemiyor. Bir ulusun serveti, gücünün bir parçasıdır; çünkü yalnızca iç gereksinmeler için değil, dış tehlikeleri de karşılamaya yetecek kadar kaynaklar bulunmalıdır. Bu nedenle mülkiyetinin toplamı kendisinden daha güçlü komşularını kıskanacakları ve sahiplerinin bir istilâya püskürtemeyecekleri kadar büyük olmamalıdır; öte yandan eşit ya da benzer güçte bir düşmana karşı savaşmayı destekleyemeyecekleri kadar küçük de olmamalıdır. Faleas elbette hiç bir sınır koymamıştır; fazla servetin çok faydalı olduğu da ortadadır.”

Burası gerçekten önemli bir nokta. Faleas’ın bu düşüncesine dair iki yaklaşımdan söz edebiliriz. Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı gibi Aristo’ya göre Faleas’ın düzeni ‘kıskanç dış tehditlere’ karşı yetersiz önermelerde bulunmaktadır, küçük sitelere karşı tasarlanmış bir sistem olması onun düşüncesini güçsüz kılmıştır. Bu yorum doğru olabilir, ne de olsa Faleas’ı yalnızca Aristo’dan dinleyebiliyoruz. Bunun dışında yapacaklarımız bir akıl yürütmeden öteye gidemez.

Ancak bunu bir eksiklik olarak görmemek de mümkün. Öncelikle Sparta’daki Likurgos düşüncesinin aksine Faleas’ın daha kapsayıcı bir sistem öngördüğünü söyleyebiliriz. Yani evrensel olmasa da bölgedeki diğer küçük siteler için planlanan bir sistem. Böylece Faleas’ın, kabaca mülkiyet sorunu çözüldüğü takdirde ‘dış tehdit’ sorununun da çözüleceğini düşündüğü çıkarımını yapabiliyoruz. Keşke Faleas’ı Faleas’tan dinleyip ayağı yere daha sağlam basan yorumlar yapabilseydik.

MÜLKİYET-SUÇ İLİŞKİSİ ÜZERİNE

Aristo kitabında Faleas’ı, özellikle önerdiği düzeni ‘suçları engellemede yetersiz’ bulur. Faleas’a göre mülkiyet ve yoksulluk suçların en büyük nedenidir. Ancak bununla birlikte kapsamlı bir eğitim programından da bahsetmektedir. Aristo ise ‘mülkiyet, yoksulluk ve suçlar’ arasındaki ilişki yerine dengeleme ve felsefi eğitimin daha etkili bir çözüm olacağını söylemektedir:

“Eşitlenmesi gerekli olan, zenginlikler değil, insanların istekleridir. Bu ise, devletin bu konuda özel bir eğitimi olmaksızın düşünülemez. Faleas, kendisinin de buna katıldığını, böylelikle yurttaşların yalnız aynı mülkiyet haklarına sahip olmakla kalmayarak eğitim bakımından da eş haklara sahip olmaları gerektiğini söyleyecektir. Onun düşüncesine göre, malların eşitliği yurttaşların açlık ve soğuktan korkmaları olasılığını ortadan kaldıracak, dolayısıyla yasaların dışına çıkmaları, haydutluk etmek eğilimlerini önleyecektir. Ama cinayetlerin tek sebebi yoksulluk değildir. İnsanlar, tutkularını emeksiz ve sıkıntısızca gerçekleştirmek isterler. Cinayet işlemelerinin nedeni budur. O halde, bu kötülüklerin gerçek çaresi nedir? Yoksulluğa aşırı olmaksızın varlıklı bulunmak. Tutkulara karşı da yurttaşların ölçülü olmayı öğrenmelerini sağlamak. Kendini zevk ve eğlenceye kaptırmak eğiliminde olan kimselere, felsefenin yardımıyla, düşünme ve davranışlarını tartma olanağını vermek. En büyük cinayetler yoksulluktan ötürü değil, aşırılık yüzünden işlenmişlerdir. İnsanlar, yoksulluk içinde bulunduklarından dolayı zorba olmazlar. Bunun için de bir zorbayı öldüren, bir hırsızı öldüren daha çok övülür. Dolayısıyla Faleas’ın önerdiği reformlar yalnızca küçük cinayetleri önleme bakımından yararlı olabilir”.

Burada Faleas’ın görüşüne katılıp katılmamak yazımızın konusu dışında. Başta bahsettiğimiz gibi, net yargılardan olabildiğince uzak durmaya çalışmalıyız. Bu nedenle her iki düşünürün de dönemleri için kattığı ilerici atılımları ele alalım. Aristo’dan başlayacak olursak eleştirilerinin devamındaki “Faleas’ın servet eşitliği üstüne söylediklerinin kendi içinde yanlışlar da vardır. Çünkü, yalnız toprak sahipliğini eşitleştiriyor, servetin köleler, sığır sürüleri, basılı para ve genel olarak taşınır mülkiyet denilen şeylerden de oluşabileceğini unutuyor.” ifadelerindeki köle detayı, dönemin köleler dışarıda tutularak tasarlanan devlet modellerine yönelik, geliştirici bir düşünce. Faleas’a gelecek olursak, onun zenginliğin eşit bir şekilde dağılımını eksiğiyle fazlasıyla düşünce sistemine oturtmaya çalışması, mülkiyet sorununu merkezine koyması, şüphesiz onu dönemi için oldukça ilerici bir konuma koyuyor.

İLKELE ÖZLEMİN YÜZLERİ!

Yazının en başında söylemiştik, mülkiyetin örgütlenişi uygarlık tarihimiz boyunca bize eşlik etmekte. Tarihin en büyülü yanlarından biri kimi özlemlerin zaman içinde farklı yüzlere bürünerek yoluna devam etmesi. Örneğin dini metinlerde ve çeşitli efsanelerde yapılan tasvirlerin, ilkel komünal toplumlarındaki hayata dair gizli ya da açık pek çok atıfta bulunması, bir anlamda hâlâ zamanda yolculuk eden bir özlemin göstergesi. Tarihte zenginliğin eşit bir şekilde paylaşıldığı dönemlere olan özlemi, bir ‘dürtü’den öteye taşıyan temel dayanak bazen onun çeşitli biçimlerde somut pratiğe dökülmesi, bazense buna yönelik farklı düşüncelerin geliştirilmiş olması değil midir?

Aristo’dan bağımsız olarak, günümüzde eğer bir ‘insan doğasından’ bahsedeceksek, bu özlem ve özlemi gerçekleştirmeye olan isteği kolayca ‘hırsın’ ve ‘bencilliğin’ yerine koyamaz mıyız? Varsa bir doğamız, o hem kaybettiklerini özlemekte, hem de onları geri istemekte olamaz mı? Günümüzde zenginliklerin eşit bir biçimde dağılımı, emeğin sömürüldüğü toplum yapısına alternatif olarak, sistematik ve bilimsel bir düşünce halinde karşımızda duruyor. Tarihi bu sistematik düşünceden yer yer yoksunluğu unutmadan; ancak özlemi, isteği hatta pratiği görmezden de gelmeyerek okumalı. Uygarlıkların güneşini doğuranın da, batıranın da, son kertede bu isteğin mücadelesinden başka bir şey olmadığı, ancak bu denge korunduğu takdirde indirgemeciliğin bataklığına saplanmadan kavranabilir.

Kavel Alpaslan
gazeteduvar.com.tr 03 Ağu 2018

Kaynaklar ve daha detaylı bilgilerin yer aldığı linkler

1- Politika – Aristoteles (Remzi Kitabevi)

2- Sosyalizmin ve Sosyal Mücadelelerin Genel Tarihi – Max Beer (Can Yayınları)

3- http://www.korlerulkesi.com/korler-ulkesinden-cikanlar.html

4- http://www.wiki-zero.co/index.php

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
‘Aura’sını yitiren dünyanın filozofu, Walter Benjamin

Kapat