4. Edebiyat Günleri?nde Ölüdeniz?le Can Bulmak – Duran Aydın

İlginizi çeker mi bilmiyorum, ama az sonra okuyacağınız Söylence No: 1, bana göre, Ölüdeniz?in neden adının ?ölü bir deniz? olduğunu yeterince açıklayamıyor. No: 2 de öyle!
Birinci söylence özetle şöyle:
Bir deniz savaşında Lidya Kralı?na yenik düşen Likya Kralı gerideki yaralı, çocuk, yaşlı kadın ve erkeklerine güvenceli bir yer arar. Yolları Belceğiz açıklarına düştüğünde fırtına azar! Sığınacak liman aranırken geminin dümenini Belceğiz kıyılarına çeviren kralın oğlu, fırtına görmemiş bu bakir koydan haberlidir.
Babası ortalıkta liman filan göremez; yaklaşanın bir felaket olduğunu varsayar. Krala göre, emri her kim verdiyse tez elden kellesinin uçması gerekir! O zamanlar da emir demiri kesiyordur! Gemi kıyıya yaklaşır, kanala girer. Ölüdeniz?e henüz el değmemiştir; olanca görkemiyle kalanlara gerçek anlamda bir cankurtaran olur. Ne acıdır; gemi ve savaştan arta kalanlar kurtulursa da oğul ölmüştür!
2. öyküde yine bir baba ve oğul; gemileri azgın sular ve fırtınayla boğuşurken bu koya sığınmak zorunda olduklarını düşünürler. Oğul, buraları bir de şu nedenle bilmektedir: Yörede yaşayan Belcekız adındaki güzele olan karasevdası? Baba, tartışma kavgaya dönüşünce, itiş kakış sırasında oğlunu bir kürek darbesiyle kayalıklara atar, dümene geçer. Nasıl olursa olur; deniz döner, dümdüz bir çarşaf gibi eşsiz bir koya dönüşür. Baba koya sığınır, ama oğul ölmüştür! Ağlar, yas tutar? Belcekız da sevdiğinin öldüğünü işitir işitmez denize atlayarak ona kavuşacağını düşünür. Oğulun öldüğü yer bundan böyle ?Ölüdeniz?, kızınki de ?Belcekız?dır.
İyi de, peki siz ?ölü? bir deniz düşünebiliyor musunuz? Mavisi mavi değil; kara-yeşil arası pis bir renge bürünmüş! Balıksız, yosunsuz, dalgasız, yakamozsuz? Ve insansız bir de?
Sayamadıklarımı bir yana bırakıyorum; adıyla çelişen özelliklerde, belki de dünyanın en güzel koylarından Ölüdeniz?e ilk kez 1983?te gitmiştim.
Bulanık bir anıdan sızan o günler; Adana?nın sıcağından, tavsayan ilişkilerden boğulduğum, kendimden bile soğuduğum o kaçış günlerimdendi.
Bir kezinde Yeniistasyon Garı?na gittiğimi, gidip de bilet satıcısı kıza tam doğumuzdaki baba yurdum İskenderun?a kalkacak ilk trene bir bilet istediğimi; trenin bir saat kadar önce yol aldığını ve o gün için başkaca da bir ?sefer?in olmadığını öğrendiğimde, tam batımızdaki Mersin ya da Tarsus?a da gidebileceğimi söylediğim anda, kızın şaşkınlıktan yüzüme nasıl bir bakış fırlattığını unutur muyum sandınız?
4 günlüğüne ağırlanacağımız ?4. Ölüdeniz Edebiyat Günleri? için diğer kentlerden gelen konuklarla doluştuğumuz, belediyenin bize ayırdığı minibüsle koynuna daldığımız Ölüdeniz?in adını öncelerde duyardım duymasına da, bir deniz nasıl ?ölür? ya da ?ölü? sayılır; sayılırsa da ?denizliğinden? söz edilebilir; düşünmezdim!
Kaynaklardan edinilen bilgiler Ölüdeniz?i ?Ölüdeniz? olarak tanımlasa bile, ben yine de bir denizi ?ölü? saymaktan yana değilim abi?
Binlerce yıllık tarihsel dokusunu gözleri gibi koruyan, yöreyi hâlâ ?canlı? kılan insanların sıcaklığına, değerine daha ne eklenebilir ki? Büyük kent kurnazlığının, açgözlülüğünün üçkâğıtçılıklardan beslenen sinsiliğiyle henüz tanışmamış, önüne gelene kazık atıp eline geçirdiği her şeyi cebellezi etmeyi henüz öğrenmemişler; gördüğüm kadarıyla yanılmıyorum!
Geçen yıl 2011?in 2 Temmuz?unda geldiğimizle birlikte bu ikinci konukluğumdu Ölüdeniz?de.
2011?de, 2 Temmuz 93 Sıvas barbarlığı ve faşizmine denk düşen günde Babadağ zirvede protesto konuşmaları yapılıp şiirlerin okunduğundan farklı olarak bu yıl; ?Apollon Şiir Dinletisi?nde edebiyat insanlarının ?Şiir Tanrısı?yla kucaklaşmasıyla, şiirin hayatlarımızdaki boyutlarına yeniden dokunuldu?
Etkinliğe Adana?dan katılan 3 arkadaştan birisiydim. Gerek Mehmet Taşar olsun, gerekse Halise Tekbaş; duyurunun yapıldığı 2 ay kadar öncesinden (diğer kentlerdeki arkadaşlarda olduğunca) heyecanımızı nasıl da güç bela dizginlemiştik; elbette bilirsiniz?
Ama kendi adıma; KIYI dergisi yazarları olmamızdan kaynaklanan abi-kardeş derecesindeki ilişkimizi, yüz yüze gelmesek de düzeyli bir sevgi-saygı desteğiyle sürdürdüğümüz Ömer Akşahan Hocam için; yüreğimde apayrı heyecanlar beslediğimi peşin peşin belirtmeliyim. Bu duygu, oldukça uzun süren otobüs yolculuğumuz boyunca yüreğimi sınadı durdu?
Beynimde ve gönlümde gelişip büyüyen düşe göre; Ölüdeniz?de Ramos Otel?e adım atar atmaz, Akşahan Abiyi bir koltukta, fotoğraflarındaki gibi ciddi ve okuduğu her neyse ona saygılı bir özenle gazete, kitap ya da dergisine gömülmüş, kahvesini yudumlarken, uzaktan görecektim? Bugüne kadar yüzlerimizi yalnızca fotoğraf karelerinden, seslerimizi telefon konuşmalarımızdan ezberlemiş olsak da, yanılma payımızın sıfır olacağını biliyor, yüreklerimizde her gün yeniden ışkınlanan dostluğun yalımında bilenmeyi düşlüyorduk?
Ama olmadı! Ne ben onu öyle bir resme teyellenmiş gördüm, ne dokunabildik yüreklerimize? Ramos Otel?de arandım durdum Hocamı. Sonra da sarıldım telefona; durur muyum? Kırıktı sesi, dökülüyordu? Hastası yengemmiş. Gelemeyeceğini söylerken ağzından çıkan her sözcüğü acının kederli tınısına banıyordu?
Onsuz eksik geçti günlerimiz. Yanımda, karşımda ya da en fazla iki koltuk ötemdeki silueti hiç sislenmedi 4 gün boyu.
Bu yıl geldiğim ikinci konukluğumun da göz önündeki mimarı; onu tanıyan herkesin hemence ısınıverdiği, dost ve arkadaşlığın engin gönüllü emekçisi şair ve yazar Coşkun Karabulut?tu? Hepimizin nazını-tuzunu, kahrını-şımarıklığını yine yüksünmeden çekti Karabulut. Aksayan, düşündüğünün tersine gördüğü olumsuz en küçük bir şeyde o hep koruduğu inceliğiyle (sanki gerekiyormuş gibi) geldi, özür diledi!
Asıl söylenmesi gereken ve bence (billahi gözümüz yok?) bu dünyada onu hepimizden fazla yaşatacak olan; hayatın üstesinden belki de ancak böylece gelebildiği neşesi, iyimser tavrı ve olaylara yapıcı yaklaşımıydı.
?Coşkun Karabulut Şiiri?ni bilen, onun için yazmış birisi olarak; gündelik sözcüklerden süzüp ayıklayarak, avlayıp yapılandırarak şiiri nasıl oluşturduğuna, birlikte geçirdiğimiz günler boyunca tanık olduğumu söylemeliyim.
Ölüdeniz Belediye Başkanı Sayın Keramettin Yılmaz Bey?i; konakladığımız, yiyip içtiğimiz, gezdiğimiz yerlerde gösterilen yakın ilgiyi; onca kişiyi denizden dağlara, otelden köylere gece gündüz ulaştıran sürücümüz Ömer Bey?i nasıl unuturuz?
Bulunduğumuz, yaşadığımız dar alanlara iyiden iyiye zamklanmıştık; ilaç gibi geldi! Hayattan çaldığımız 11-14 Ekim 2012, Ölüdeniz Edebiyat Günleri?nde daha bir şiirleştik!
Kimlerle mi?
Gelemeyen, bir arada olamadığımız Ömer Akşahan, Betül Başar, Gülgün Yalvaç, Halil İbrahim Özcan, Savaş Ünal gibi adların yoklukları duyumsanmaz mı? Birçoğu ilk kez orada karşılaşan Abdülkadir Budak, Ahmet Otman, Duran Aydın, Emel Dinsever, Emine Azboz, Gökhan Cengizhan, Nazmi Bayrı, Şen Çakır, Halise Tekbaş, Hicabi Türkoğlu, Mehmet Taşar, Ömer Özdamar, Özlem Yüzbaşıoğlu Uçak, Pervin Ünalp, Reyhan Sur, Sabri Kuşkonmaz, Tarhan Gürhan, Uğur İlhan, Vedat Yazıcı ve Ceyda Pırıl Köstem; ad olarak birbirimizi bilsek de, yüzlerimiz, seslerimizle bir kez daha tanış olduk.
Hani denir ya; ?Yediğin, içtiğin senin olsun; ne gördün, ne yaşadın onu anlat?? Bu söze eklenecek ne olabilir?
Bencekitap Yayınevi bünyesindeki yazarların yanı sıra, kitabı olan diğer yazar ve şairler için düzenlenen söyleşi ve imza günlerinin mekânı; tasarımı ve kusursuz düzeniyle gören herkesin beğenisini kazanan ?Keçi Kitabevi?ydi.
Ama işte, daha sonra düzenlenen ?Dergiciler Dergilerini Anlatıyor? bölümünde de olduğu gibi yazar da, okur da, izleyen de biz; yani okursuz şair ve yazarlardık!
Abdülkadir Budak ve Vedat Yazıcı, elbette bütün arkadaşlarım kadar değerli ve önemli adlardandı. Ama Budak, ilk gençlik yıllarımda şiirlerimi yayımlayan, birbirimizi kolayca anımsadığımız, şiirimizin çok önemli şairlerindendi.
Yine, ikimizin KIYI dergisi neferlerinden olmamızın dostluğumuza ayrı bir anlam kazandırdığı Vedat Yazıcı?yla da bir arada olmak, çok önemliydi bu günler boyunca.
Enver Yalçın ve yardımcılarının sunduğu köy kahvaltısı ve yöre halkının yaşam biçimini özetleyen, her birinde nice öyküler, şiirler gizli gereçlerden oluşan ?müze?si, gören-gezen herkesin anılarından silinmeyecek nitelikteydi.
?Sanat ve Bilim Işığında Likya Uygarlığı? panelinde konu, izleyen herkesin aynı oranda ilgisini çekmese de, uzman kişilerin doyurucu bilgilerini Sayın Emine Azboz?un şiirle beslemesi sanat dolu bu günlere değişik bir renk veriyordu.
Ardından, etkinliğin 3. gününde yönder(*)imiz eşliğinde yaptığımız Tlos gezisi ve yüz yıllık çınarların altındaki minyatür şelalelerin koynunda, soğuk biralar eşliğinde alabalık şölenini hiç anlatmamış olayım; ağzınız sulanır?

* ?Rehber? karşılığı olarak ?yönder? sözcüğünü Tmolos dergisinin 7. sinde Ömer Akşahan?ın yazısında ilk kez gördüm. Sözcüğü Türkçeye kazandıran Sayın Etem Oruç?a, burada bir kez de ben teşekkürü bir zorunluluk sayarım?

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Zararlı Erdem – N.G. Çernişevski

Gazetede Kovno erkeklerinin votka içmeyi bıraktıklarını okudum.* Bundan memnun oldum. Aynı haberi gazetelerden okuyan veya başkalarından duyan herkes; tüccarlar, esnaf...

Kapat