Ahlat Ağacı: Ontolojik Bir Film… – Zahit Atam

The production of too many useful things results in too many useless people. (Karl Marx)
Pek çok faydalı şeyin üretilmesi aşırı derecede fazla faydasız insanın ortaya çıkmasıyla sonuçlanır. (The economic and philosophical manuscripts of 1844)

Ahlat Ağacı yazdığımızda bilgisayar altını çiziyor, yaban armudu mu demek istiyorsunuz yoksa parçalar ya da öğeler mi demek istiyorsunuz diye soruyor.

Ben şahsen Ahlat Ağacını bilmiyordum, filme bu adın neden verildiğini ise biliyorum, kifayetsiz bir metafor ve kaba bir söz sanatları oyunu:

Kısaca aslında yemişi özel haz veren ve yaygın olmayan bu ağaçtan yola çıkarak, topluma uyumsuz ve kendi bildiğini okuyan “a loser”ın hayatına odaklanmak için seçilmiş filmin adı, yoksa dramatik olarak hiçbir önemi ve anlamı yok.

Yani aslında baba oğlun arasında kurulan özel ilişki ve bağa baktığımızda, aralarındaki sürekliliğe baktığımızda, gördüğümüz Oğuz Atay’ın tutunamayanlarına Nuri Bilge de Ahlat Ağacı demiş, bir kök olarak “tutunamayanlar” izlemiş gibi oluyoruz. Bunda ise işin gerçeği hiçbir ulvilik yok. İlk golü ulvilikten yiyoruz, filmin hiçbir yerinde ve esasında yüce ve manevi bir duygu yok, filmin tamamına sinen en net ruh hali ve insani tavır belli: siniklik!

Ahlat Ağacı kadar bu dünyada çok az sinik film yapılmıştır!

Peki, sinik nedir?

“A cynic is a man who knows the price of everything, and the value of nothing.”(Oscar Wilde)

Kısaca ve yani Türkçesiyle:

“Sinik bir insan her şeyin bedelini bilir ama hiçbir şeyin kıymetini bilmez!”

Şimdi iyi dinleyin, size başka yazarların hiç bilmedikleri, hatta düşünmedikleri şeyleri anlatacağım.

Konumuz Ahlat Ağacı? İlk sorumuz da basit: Ahlat Ağacı neyi anlatır? İkincisi daha basit, konuşan kim? Yani kısaca Ahlat Ağacı filminde ne konuşuluyor, anlatan kim, kim neyin sözcüsü, anlam nerede oluşuyor, söylemin analizinden ne çıkıyor ve söylem hangi değerler üzerine kurulu?

Birinci önerme: Ahlat Ağacı herhangi bir epistemolojik yapı içermiyor. Filmin kendisi tamamıyla ve esastan Ontolojik karakterde bir film. Bu ontolojik söylemin kendisi de büyük oranda “değerlerini yitirmiş bir sorgulayan insan soyu” üzerine kurulu! Niye değerlerini yitirmiş, çünkü sorgularken hiçbir anlam ve ulvilik bulamıyor, ararken yıkıyor, ama hiçbir şeyi kuramıyor. Sorgulayan aklın pozitif önermesi yok!

Nedir bu, ne anlama gelir?

En baştan bilmemiz gereken basit şeyi söyleyelim: filmin ana çatısı çekirdek bir aile üzerine kurulu, bunu ayırt ettiğiniz anda filmi çözümleyebiliyorsunuz. Bir ağabey ve bir kız kardeş, bir anne ve bir babadan oluşan bir çekirdek aile. 4 kişilik bir aile. 

Peki, filmdeki bu ailenin en önemli çatışma noktası nerede? Basit bir şeyde: aile aslında ruhsal ve ahlaki düzlemde kendilerini birleştiren değerleri yitirmiş bir aile. Peki, bu ne demek?

[Dikkat et okuyucu, biz başlıkta ne dedik? “Ahlat Ağacı” ontolojik yapılı bir film diye, dolayısıyla, biz de söylemi parçalarına doğru ayrıştırırken ne yapıyoruz? Kurucu aileyi, yani filmsel söylemin üzerine inşa edildiği aileyi “sökerek” başlıyoruz. Dolayısıyla, Ontolojik Nitelik taşıyan bir filmi ontolojik değerler üzerinden inceliyoruz. Ontoloji son derece basit ve yalındır, aynı nedenle de, Ontoloji tartışması yapısı gereği metafizik ve değerler üzerine kurulu bir tartışma yapısı gösterir.]

Aile daha kurulurken belirli vaatler ve taşınan umutlar üzerine kuruludur. Filmdeki ailenin geçmişteki kuruluş yapısı ile film son derece tutarlı bir biçimde gelecekteki devam eden modelini filmin en başında ve bizim aile ile esastan ilişkisi olmayan bir ilişki ve kurulan yuva modeli üzerinden veriyor.

Bunu kaçırırsanız filmi de anlamamış olursunuz.

Bunu kaçırırsanız, aslında filmi birbirinden farklı ve hatta kökten ilgisi olmayan fragmanlardan oluşuyor sanmaya başlarsanız.

Oysa ki filmi iyi ve dikkatli seyrederseniz, tam tersine, bu birbirinden bağımsızmış gibi duran parçalar arasında filmin metin olarak zaman içinde ileriye ve geriye giderek “tutarlı ve sıkı örgülü” olduğunu anlarsınız!

İşte o zaman metni yani filmi yani filmsel anlatıyı farklı görmeye başlarsınız.

İyi düşünelim ve sıkı dokuyalım, çünkü sıkı örgülü ve tutarlı bir filmi ancak sıkı örgülü ve tutarlı ve aynı zamanda üst-bilinç taşıyan, filmsel metne ayna tutan ve onu reddeden bir söylem tam anlamıyla hakkını vererek çözümleyebilir!

Filmde metin siz farkında olmadan sık sık ileriye gidiyor, hatta çoğunlukla ileriye gidiyor, daha sonra ise geçmişe dönüyor, ama metin yani Ahlat Ağacı aynı zamanda seyirciye hepsi tek bir zamanda ardışık, hatta kronolojik ve kısa bir zaman dilimi içinde geçen bir filmmiş gibi sunuluyor.

O zaman ileriye giden ve bunların geçmişindeki parçaların hangisi olduğunu ve söylemin “self-assertation”unu anlarsak, filmi tamamen farklı şekilde okuyacağız!

Birinci ve en katı ontolojik kaide:

BÜYÜK YOLCULUKLAR BÜYÜK DÜŞLERLE BAŞLAR!

[Bunun dramatik de olan paradoksu şudur,

BAZILARI İSE DÜŞ KURAMADIĞI İÇİN YOLCULUĞA ÇIKAR.]

Filmin dramatik yapısında üniversiteyi bitirip önce kasabasına ondan sonra da köy evine gidip orada para kazanmak için “kutsal kitap” arayan genç kardeşimiz, farkındaysanız oradaki bir “köy güzeline” rastlar. Onunla acı tatlı bir konuşma yapar ve sonrasında ne görüyoruz?

Bu köy güzeli ve aynı zamanda delikanlımızın lise arkadaşı,

aynı zamanda en iyi arkadaşının flört edip gelecek hayalleri kurduğu kız,

aynı zamanda delikanlının geçmişe dair kötü ve içtenliksiz bir hesaplaşma sonrası deniz kıyısında aptalca alt alta üst üste kavga etmesine vesile olan “unutulup gitmeyecek” geçmişin bir “kardeleni”,

aynı zamanda kendinden kaçma diyalektiğinin, kısaca kendini reddetmenin sembolik sureti…

Peki, filmin protagonisti ile bu köy güzeli kızın arasındaki konuşmanın mihenk taşı nedir? O köy güzeli diyor ki gelecekte kendisine biçilen rol evinin hanımı olmak ve bunun için de taliplisine boyun eğmek, yani lisede ve kendi geçmişinde kurduğu hayallere, ideallere ve sevda modellerine sırtını çevirmek…

Köy güzelimiz şimdi yenilmiştir ve bir adım ötesinde evinin hanımağası olarak rahat bir yaşam sürmek vardır! Ondan önce geçmişindeki tüm flörtlerine ve hayallerine veda olarak bizim zavallı ve ebleh protagonistimize kendisiyle yüzleşmek için “bir ağaç altı ve ağaç gövdesini” perde olarak kullanarak zihnini boşaltır ve geçmişin hayallerine veda etmeden son bir veda olarak “bizim ebleh”in dudağına damgasını vurur, en sonunda da “gelinliğini giyer”.

Sonra da zenginin malı züğürdün çenesini yorar misali, bizim orta yaşlı kuyumcumuz (belki de yaşlıdır, kim bilir?) gelini aldıktan sonra, köy güzeliyle geçmişte hayaller kurup flört edenler deniz kıyısında birbirlerini yiyorlar!

Peki, o kuyumcu kim? Emin değiliz, ama büyük olasılıkla, delikanlımız üniversiteden kasabasına dönerken kendisine defalarca gel hele gel diyen ve delikanlının geçmişteki deneyimlerinden sonra yine bizim peder bir haltlar yemiştir diye anlayıp uzak durmaya çalıştığı “kuyumcu” olmasın! Delikanlının babası üç çeyrek altın almış ve parasını da tabi ki vermemiştir! Kuyumcu ne diyor? Senin baban adam olmaz, bari sen adam ol, üç altının parasını vermedi, üç ay geçti, hatırlattım, biz adamlık ettik, verir sandık, ama unutuyor herhalde, kısaca üstüne yatıyor, onun bir av köpeği var, onu versin, borcu kapatalım!

Tuhaf değil mi? Peki burada ileriye giden ve geçmişteki bir olayı açıklığa kavuşturan nedir? Basit sevgili okur, basit: şimdi bu köy güzeli ile delikanlının konuşmasını aklından çıkarma ve sonra hooop filmin ikinci yarısına git, orada ne görüyorsun, bu kez geçmişte kurulan bir ailenin hikâyesine! Nedir o hikaye: acınası ve ağlamaklı bir biçimde hayırsız baba üzerine anne oğluyla konuşuyor:

Geçmişte anne ile babanın flört döneminde “babanın nasıl birisi olduğu ve babanın anneyi nasıl etkilediği üzerine”:

Anne şimdi olsa yine onunla evlenirdim diyor, elbette ki esasında yalan, geçmişte sevdim, büyük lafı dinlemedik, şimdi görüyorsun halimizi diyor oğluna, yelkenleri suya indirmemek için de geçmişteki kararında ısrar edermiş gibi yapıyor! Ama gerçekler başkadır, acı insanın içine oturunca gerçekliği yok sayamayacağına göre, geçmişe güzelleme yapmak insanın en tutarlı “savunma mekanizması,” yani “kendine söylediği yalan”, yani “avunma biçimi”.

Peki, annenin pişman olmaması niçin imkânsız? Çünkü aslında baba geçmişte vaat ettiği şeyleri gelecekte elleriyle yıkmış ve ailenin birlik ve dirliğini esastan yıkacak fiillerin mimarı olmuş! Babanın geçmişteki okumuş, aklı başında,diğerlerinden üstün olduğuna dair ürettiği o büyük ve yorucu laf kalabalığı, bu adam zamanın genç anne adayında “gerçek bir adam” hissi uyandırmış, şimdi ise bu adam “kurusıkı bir adam”, o anlaşılıyor, o zaman ne oluyor? Ne olacak? Hayalkırıklıklarıyla örülmüş bir kolektif geçmiş, geçmişe ağlamak fayda vermez, ne yapacaksın birader, işi batırmadan yüzdürmeye çalışmaktan başka yapacak bir şey yok. O zaman da şu soruyla karşı karşıya kalıyoruz, niçin yönetmen bunu açığa çıkartmıyor? Muhtemelen hikâyenin kuruluş aşamasında özyaşamsal yanlarının yönetmen-senaristlerden birisi farkında, o geçmişi “yok sayamaz” ya da geçmişteki başlangıç anının olmasını istememezlik edemez, çünkü o geçmiş kendisini vücuda getirdi.” Kaybedilen geleceği geçmişteki hatayla aklamak ne yazık ki mümkün değil. Eylem ile kelam uyumsuz olursa, vaat ile pratik çatışırsa, insanoğlu ne yapacak? Çaresiz boyun eğecek! İşte filmin mesajı bu. İnsanların çıkışsız hali bu kadar net: onları eylemsizliğe iten, onları tıkanmaya götüren şey, onların kelamlarıyla fiillerinin çatışması ve fiillerinin vaatlerini gerçekleştirmeye yetmemesi!

O zaman ne oluyor, annenin hayatının hatasını tekrarlamayan ve ağzı laf yapan ve aslında flört ederken hayatın gerektirdiği emeği vermekten korkan ve kaçan iki gencimizin kavga etmesi normal aslında, çünkü onları birleştiren hayat ve hayatı kuran değerler değil, tam tersine onları birleştiren “OLMAYACAK DUAYA ÂMİN DEMELERİ”! Anne ve babanın ilişkisini çıkmaza götüren “Baba”nın “baba” karakterli olmaması… Onun yerine ergen ve iddiacı bir tip olarak yaşaması, kısaca aslında baba ergenlikte asılı kalmış ve ergenlikten çıkamamış bir tip! Anne ise geri çekildikçe çekilmiş, aslında evinin hanımı olmak isteyen, zaman içinde evin geliri ile gideri yetmediğinde evden çıkıp “çocuk bakarak” evi geçindiren konumuna yükselmiş (dikkat edin, düşmüş demiyorum, tam aksine yükselmiş!).

Şimdi birbirlerini bir hiç yüzünden yiyorlar: Para! Çünkü yorgan gittiğine göre, kavganın da bitmesi lazım: hangi yorgan mı? Birincisi gençlik, ikincisi de gelecek hayallerini gerçekleştirilebilir kılan para! Eğer şimdi kavga ediyorlarsa, aslında belirli değerler yüzünden değil, tam aksine onları birleştiren değerlerin sahte olması yüzündendir: çünkü kolektif olarak o değerleri yıktılar,

Mundar edilmiş değerler mundar karakterleri birbirini yemeye götürür!

Şimdi yukarıda ne dedik? Büyük yolculuklar büyük düşlerle başlar!

Peki, o zaman şimdi ne anlıyoruz? Adamların büyük düşleri yokmuş! Çünkü büyük düşler kuran insanın düşlerini gerçekleştirmesi için büyük bir hayat kavgasının da içine girmesi lazım. Büyük düşler kurup büyük yolculuklara çıkan insanların gerçek ifadesi tarihin içinde en sembolik kimliğini ve sözcüsünü –ne yazık ki şimdi herkesin ağzına pelesenk olan bir yiğit devrimcide- bulur: Che Guevara:

Gerçekçi olun, imkânsızı isteyin!

Bu söz neyi anlatır? Çok basit, büyük düşler kurun ve gerçekçi olun, düşünüzün tarihe geçen en mücadeleci insanı ve hakiki yılmaz emekçisi olun. Peki, gencimizin babası, kendisi nasıl bir karakter gösteriyor?

Çok basit, büyük laflar ediyorlar, sanatla ve kültürle ilgileniyorlar, düşlerini kurdukları şeylerin işçisi ve yontucusu değil, tam aksine o düşleri gerçekleştirmek için:

Baba ganyan oynuyor,

Oğul ise “kutsal kitabı” kimseye sezdirmeden satıyor…

Ey yiğidim, soyunuzun özelliği mi bu?

Şimdi devam edelim:

Babaya ganyan yasaklanıyor, oraya gitmesi de yasak! Hadi bakalım, peki baba oraya daha az gitmek için ne yapıyor? Köye gidiyor ve orada ahırdan bozma bir evi onarmaya çalışıyor. Peki, biz köyde babanın babasını görüyor muyuz? Evet! O kim? Emekli bir imam! Kaç yaşında? Muhtemelen 80’ini geçmiş. Şimdi ne yapıyor: tecelliyi bekliyor! Onu nasıl görüyoruz? Babaanne ona pantolonunu giydiriyor, niye? Köye gelen genç imam, başka bir köye davetli! Onların derdi ne? Dert değil, dede okuyacak, ama ya yanlış okursa “ezanı”, o zaman köylünün ağzına sakız olunurmuş!

Bizim delikanlı köye gittiğinde bir de ne görsün –tabi ki babayla atıştıktan sonra-? Kör gözüm parmağına bir sembolizmle iki genç imam elma ağacındalar, oradan elma koparıyorlar, tuhaf ama komik bir “allutionary reference”: onlara gizliden taş atıyor, şaşkınlığa uğruyorlar, sonra da onların yanına gidip yaklaşık yarım saat sürecek şekilde “ağız dalaşına” giriyorlar.

Saçma olan bir teolojik tartışma bu? Peki, niye saçma? Çok cahilce ve bayağılık üzerine kurulu: peki niye bayağılık ile boğulmuş?

Nedeni basit okuyucu kardeşim, nedeni çok basit: bizim senarist kardeşlerimiz bu işleri bilmiyorlar, bunlar Tarkovski gibi böyle sahnelerde esastan “Varlığın Ontolojisi ve İmanın Uhreviliği ve Ulviliği” üzerine konuşma-tirat yazacak tipler değiller. Baba nasıl hayattan kaçıyorsa, büyük vaatler verip sinik bir şekilde her şeyin içini boşaltarak küçük ve kişiliksiz fiillere yüzü kızarmadan girişiyorsa, oğul da aynı şekilde “uhrevi ve ulvi” olan üzerine, en sinik laf kalabalığından başka bir şey olmayan sözlerin saldırgan sözcüsü…

Peki, oğul hangi kuralı esastan çiğniyor?

Açıp İncil’i okursanız en net ve en sade “revelation”lardan birini görürsünüz, işlenen kusur en sıradanı ve en sık işlenen kusur:

Nolite judicare, et non judicabimini:

 “Judge not, and ye shall not be judged.”

Yargılamayın ki yargılanmayasınız. Çünkü hangi yargıyla yargılarsınız onunla yargılanacaksınız.  

(…) Sen niçin kardeşinin gözündeki çöpü görür de, kendi gözündeki merteği görmezlikten gelirsin?”

(Luka 6:37, 38, 41, 42, Başkasını Yargılarken)

İşte bu da İslam Tarihinden bir alıntı:

Hasan Basrî hazretleri şöyle buyurdu:

“Ey Âdemoğlu! Sen imanın hakikatini ancak sende mevcut olan bir ayıptan dolayı halkı ayıplamayı terk ettikten sonra elde edebilirsin. Ancak o ayıbın ıslahına başlayıp nefsinde bulunan o ayıbı ıslah ettikten sonra elde edebilirsin. Bunu yaptığın zaman senin meşguliyetin, nefsin hakkında olur. Allah nezdinde kulların en sevimlisi böyle olanıdır.”

(http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/mehmet-oruc/441122.aspx)

Peki, bu ne demek?

1. Basit, “yalan söylemeyi bırakamazsan, doğruya da erişemezsin.
2. Yalan, ilk önce kendine söylenir.
3. Yalanın en tehlikelisi insanın kendisine söylediği yalandır.

Sonuç olarak ne diyoruz?

İmamlar ile oğlun tartışmasına baktığımızda ne görüyoruz? Son derece basit bir şeyi, nedir o? İyi bir seyirci ve psikanalizden anlayan bir insan iki imamla oğlun tartışmasına baktığında, orada oğul ile iki genç imamın tartışmasını görmez, çünkü oğul ile genç iki imamın tartışması esas yapısı itibarıyla, babanın geçmişteki tartışmalarının bir kopyası, oğul orada babayı taklit ediyor. Kısacası oğul orada:

1. İnandıklarını anlatmıyor,
2. ul orada inanamamış bir insan olarak konuşmuyor,
3. Oğul orada imanı sorgulamıyor,
4. Oğul orada imana karşı alternatif bir değeri dillendirmiyor,
5. Oğul orada kendi geçmişini sorgulamıyor,
6. Oğul orada kendi vicdanındaki yaraları deşmiyor,
7. Kısacası, oğul orada hakikatin ne sözcüsü ne de arayıcısı…

İki genç imam ile oğlun tartışmasını beyhude yapan da bu:

1. “baba” geçmişinde bir imamın oğlu olarak imansız olmuş,
2. imansızlığı onu değere değil, değersizliğe taşımış,
3. değersizlik sonrasında bilgi olarak giderek modern eğitimle tanışmış,
4. baba modern eğitimle birlikte geleneksel topluma yabancılaşmış,
5. sonra da geleneksel toplumun değerlerine saldırmış,
6. sonrada değersizin biri olup çıkmış….

Sonuçta şimdi ne oluyor, bir imamın oğlu olan baba, bu aşamalardan geçtikten sonra, bütün bunların sonucunda “değersizliğin meyvelerini çeşitli söz oyunları ve her türlü değerin içini boşaltan ahlata dönüştürmüş”, onu da evde bol bol lakırdıyla dillendirmiş, şimdi oğul da bunlarla büyüyen yeni ahlat olarak bütün bunları babası gibi iç çelişkileri de taşımadan ezbere iki genç imamın üzerine boca ediyor, biz seyirciler de aslında değersizliğin ne kadar değersiz bir şey olduğunu perde de görüyoruz…

Peki Perdeden Divana geçildiğinde ne çıkıyor?

Yani Perdeden filmi seyreden seyircilerin buna tepkisi ne oluyor?

Karşımıza çıkıp Nuri Bilge’nin değersizliğinden yola çıkarak “pek çok sanat sevicisi ve modern eğitimden geçmiş değerlerin içini boşaltan seyirci”:

NE KADAR MUHTEŞEM,

AYNI TÜRKİYE,

AYNI BİZİM MAHALLE YA DA KÖY,

AYNI BİZİM SİYASET,

AYNI LAF EBELİKLERİ,

MÜKEMMEL GÖRÜNTÜLER EŞLİĞİNDE BİZİM GERİLİĞİMİZİ EN İYİ ANLATAN SAHNE…

ORADA YALNIZCA DİN DEĞİL, BİZİM BEYHUDE ÇELİŞKİLERİMİZ DE VAR…

İHTİŞAMLI,

BAŞYAPIT,

MASTERPIECE… kısacası lak lak!

Bunu da eleştirmenler söylüyor!

Bana da “Memleket için hayırlı olsun!” demek kalıyor.

Peki, filmi gerçekten anlayanlar ne diyor?

Onların diyeceği basit:

1. Estetik, akıcı bir şekilde ve kaliteli diyaloglarla laf ebeliği yapanları “fotojenik göstermek” değil…
2. Estetik, ruhtaki derinliği ortaya çıkarır, kendinden kaçanların üzerimize bilinçdışındakileri boca etmesi değildir…
3. Estetik hayattan kaçanların, hayatta hiçbir gayesi olmayanların “bol lakırdısına bir çerçeve çizip, o pastoral görüntülerle “anlamsızlığa” erişmesi değil.
4. Bakıyorsunuz, hiçbiri acı çekmiyor. Bunun ise çaresi yok, çünkü gerçekten acınacak haldeler…

Daha anlatayım mı ve bir estetik tartışmasına girişeyim mi?

Bence filmi daha fazla anlatmayayım, gerek yok, isterseniz bizim muhteşem yazar adayımızın Ahlat Ağacı kitabının hikayesine, onun belediye ve iş adamından umutsuzca para istemesine, sonra da onları değersizleştirmesine, oradan hınçla çıkıp kitapçıya gitmesine, oradaki yazarla “bilek güreşine” girmesine, sonra da hızını alamayıp gidip köprüdeki heykele toslamasına, orada bitmeyen konuşmanın ardından hıncını alamayıp, kırık heykelin parçasını köprüden aşağı atmasına… Ahlat Ağacı kitabı yazarı ile “takıştığı yazar” arasındaki tartışmamın estetik boyutlarına, aslında aralarındaki tartışmada “HASET VE ŞÜKRAN” diyalektiğine…

Girebilirdik, ama bunun bize ne faydası olacak ki?

Onun için istemiyorum: onun yerine alın size eşantiyondan bir estetik tartışması, keyifli olur umarım….

AHLAT AĞACI FİLMİNDEN ESTETİK DERSLER

1. Some painters transform the sun into a yellow spot, others transform a yellow spot into the sun.

Bu söz resim tarihinin en ünlü kelinin sözü, İspanya İç Savaşındaki kıyımı insan ruhunda unutulmaz bir ana dönüştürecek ressamın sözü, kısacası Nazi Subaylarına, “bunu sen mi yaptın?” diye sorduklarında, “Hayır! Siz yaptınız!” diyen insanın.

Peki sözün anlamı nedir?

Tam da estetiğin birinci kuralını dillendiriyor, tercümesini önce, anlamını sonra yazalım, nihayetinde de konumuzla ilgisine değinelim:

“Bazı ressamlar güneşi sarı bir spota dönüştürürler, diğerleri de sarı bir spotu güneşe dönüştürürler.

Peki, Sözün anlamı nedir?

Anlamı çok net: bazıları her şeyin kolay yolunu bulmuş, bir şeyi gösteriyorlar, o gösterdikleri derin bir anlam taşımıyor, dolayısıyla esere bakanı da etkilemiyor, ondan sonrası başlıyorlar konuşmaya, şu şudur bu bunu anlatır diye “açıklamaya”. Oysa gerçek sanat eserleri böyle olmaz, tam tersine ondaki derinliği birileri keşfeder, deneyimler, görür, yaşantılar ve sonrasında da o anlamı çözümler.

Perdede gördüğün her şeyin didaktik ve sembolik anlamını bir bulmaca gibi çözümlemezsin, tam tersine, onlarda eğer varsa bir derinlik onu sezinlersin, yaşantılarsın, deneyimlersin ve sonra da söze dökersin. Bazıları bunu başarıyor, bazıları da “pazarlama harikası” beyanatlar veriyor. İşte sözün anlamı kısaca budur.

2. Our goals can only be reached through a vehicle of a plan, in which we must fervently believe, and upon which we must vigorously act. There is no other route to success.

“Amaçlarımıza yalnızca bir plan aracılığı ile erişebiliriz, bu planlarımıza çok tutkulu biçimde inanmak zorundayız, ve onları gerçekleştirmek için azimli biçimde düzenli ve sistemli çalışmak zorundayız. Başarıya giden başka bir yol yoktur.”

Bu da Picasso’nun sözü! Peki biz sanat açısından baktığımızda, Ahlat Ağacı filminin karakterlerini gördüğümüzde, neyle karşılaşıyoruz?

Ne babanın ne oğlun böyle bir planı var, ne de bunun için çalışıp çırpınıyorlar, bizim “yiğitlerimizin” biri ganyan oynuyor, kaybettiği köpeği için sınıf da çizim yapıyor, öğrencilerine de efendilik taslıyor!

Oğul işe para bulmak için “kutsal kitabın, kendilerine miras olarak kalmış olmasına rağmen” satışı ile başlıyor. Sonra şu adam senin bu adam senin, başlıyor sponsor bulmaya! O adam kim dersiniz, ben derim ki jeneriğe bakın, orada en afilili kim duruyorsa, onun kendisi!

3. Who sees the human face correctly: the photographer, the mirror, or the painter?

“İnsan yüzünü kim doğru biçimde görebilir: bir fotoğrafçı mı, bir ayna mı yoksa bir ressam mı?!”

Ben de soruyorum, insan ruhunu kim doğru biçimde okuyabilir? Yanıtı basit, kendine yalan söylemeyen ve kendi suretine kim çıplak olarak bakabiliyorsa, o!

Buradan yola çıkarsak, yönetmenlik ya da sanatçılık kamera kullanmak şu ya da bu tekniği kullanmak, şu ya da bu ışığı yakalamak değil, anlamı arayan ve anlamı zaman-mekân-tinsel düzleminde yeniden kuran ve onları perdeye aktarıp seyircide hissettiren, seyircinin zihninde bu anlamı üreten, kişinin bunu sorgulamasına neden olan kim ise, odur yönetmen.

Oradan devam edersek, hangi sonuca ulaşabiliyoruz?

İnsan ruhuna mı bakıyorsun, dön kendini sorgula, anlamı anlıyorsun, eyleme geçmeden önce düşün, bir şeyler mi istiyorsun, otur bir plan yap, sonra o plana göre çok çalış, başkalarının hakkını yeme, ahlaken arın, eylemin sahih olsun, başarı sonra gelir. Aynaya dürüstçe bakamayan ve aynaya bakınca ruhunu değil de, fotojeni arayan insan suretin anlamını ve derinliğini elbette açığa çıkaramayacaktır! Yoksa bu işi yapan ister fotoğrafçı olsun, ister kişiye ayna tutan bir başka dürüst insan, isterse bir başka ressam olsun fark etmez, insan yüzünü doğru gören ve gösteren, bir meslek grubu değildir, bir sanat dalı değildir, tam tersine, gerçekten sanatçı olan bir insandır. Bu romancı da olur, hikayeci de olur, fotoğrafçı da olur, ressam da olur… artık hangisi olursa… Söylemin hakikati mecradan daha önemlidir.

4. The purpose of art is washing the dust of daily life off our souls.” (Picasso)

“Sanatın amacı gündelik hayatın kirini tozunu ruhlarımızdan silip temizlemektir.”

Yoksa sanat eserini gündelik, geçici ve afakî söz dalaşlarıyla doldurmak değil.

5. Tears come from the heart and not from the brain (da Vinci)

“Gözyaşları yürekten gelir yoksa beyinden değil!”

Bunu anlarsanız hayattaki pek çok sorunu da anlarsınız, ben daha önce de dedim:

Kış Uykusu’ndaki ağlama sahnesi inandırıcı değil, şimdi yeni bir ağlama sahnesi var, nedense bu ağlayan da kadın, niyeyse hep kadınlar ağlıyor, bir de bizim yiğit hemşolar ağlasa ya, çünkü gerçekten haline ağlanacak insanlar onlar aslında!

Hakikaten dört kişilik aileye bakalım, bir anne ve bir kızkardeş, ikisi de daha dürüst, daha sebatkar, bir de baba ile oğla bakalım, ne görüyoruz, dolap çevirenler onlar, ama gelin görün ki ağlayan “kadınlar”… bu işte bir terslik var. İkincisi de şu yüreğinizi gerçeğe açarsanız, o gözyaşı acıya kesiyor! Bir de şuna bakın, insan ruhu beyniyle plan yapar da, yüreğiyle o planın ardındaki “hinlikleri çok iyi bilir”, plan yapan beyin aynı zamanda hinlikleri de planlar, tasarlar ve ona göre bedene de komut verir, ama saçma işte, yüreğe komut pek verilemiyor! Hadi yine iyiyiz, da Vinci abimiz bu sözün hikmetini iyi bilmiş, insanlığa büyük hizmetler vermiş! Ama gelin görün ki hem Kış Uykusu’nda hem de Ahlat Ağacı filmindeki gözyaşlarına ben inanmıyorum, o kadın öyle ağlayıp sonra da “yine evlenirdim” sözünü aynı eyleme sığdırmaz, acıya kesen ruh geçmişteki hatası için yine yaparım demez, çünkü vaatleri tüketen değerler değil, tam aksine değersizlikler…

6. While I thought that I was learning how to live, I have been learning how to die. (da Vinci)

“Nasıl yaşanacağını öğrenirken şimdi düşünüyorum da Nasıl ölüneceğini öğreniyormuşum!”

Bu sanıldığından da kritik bir önerme, çünkü insanoğlunun en büyük paradokslarından birisi bu, insanlar yaşamayı öğrendiklerinde, aslında ölümün eşiğine gelmişlerdir. Bir de daha önemli paradoks var, insanların çoğu nasıl yaşanacağını öğrenemediği gibi ne ölümü kabulleniyor ne de ölüme hazırlanacak kadar olgunlaşıyor.

Filmin de en temel paradokslarından birisi bu, ne baba nasıl yaşamayı öğreniyor ne de oğul, ikisi de belki de içlerinde derin bir ölüm korkusu taşıyorlardır, filmin düş sahnesi de bunu gösteriyor!

Acı olan şu, çalışmayı bilmemek çok acı, kendi suretine çıplak bakamamak da çok acı, suratında gördüğün kirli şeyleri başkasına yansıtmak da çok acı, başkalarının alınterini çalmak da çok acı, başkalarını kirli gösterip kir içinde yüzerken temizlendiğini sanmak da –artık neyin nesiyse-…

I love those who can smile in trouble, who can gather strengh from distress, and grow brave by reflection. ‘Tis the business of little minds to shrink, but they whose heart is firm, and whose conscience approves their conduct, will pursue their principles unto death. (da Vinci)

“Başı dertteyken gülebilenleri seviyorum, onlar ki gerginlikten kendi dirençlerini ve dayanıklılıklarını üretebiliyorlar ve düşünerek cesaretle sorunların üzerine gidiyorlar. Küçük beyinliler zorlukla karşılaşınca beyinleri büzüşür, ama yürekleri güçlü ve sağlam olanlar ve işlerin nasıl çözüleceğini bilinçleriyle kavrayanlar kendi ilkelerinin ardından ölüme kadar mücadele ederler.”

Söz o kadar açık ki diyecek bir şey bulamıyorum, bir de Nuri Bilge bunu kendisine ve karakterlerine öğretebilse ve böyle insanları anlatsa, hatta böyle insanların olduğunu kabullenebilse, hatta böyle insanların varlığına yürekten inansa…

Her biri birbirinden sorunlu insanların küçük dünyalarına parlak neon ışıkları tutmasa daha iyi olacak.

Öncelikle sanata, öncelikle felsefeye, öncelikle şahsiyete, öncelikle millete yarayacak aksini yapsa

Cannes’da kırmızı halıdaki o fotoğraf meselesi sadece bunun tipik bir örneği, aslında yoruma da gerek yok, o kadar öne çıkmak istedikten sonra yapacak bir şey de yok, olsa da kalmıyor. İnsan ruhu böyledir, bu dağları ben yarattım diye böbürlenmek için dağı bile yıkarlar.

Nothing strengthens authority so much as silence. (da Vinci)

“Otoriteye karşı sessizlikten daha çok dayanabilecek hiçbir şey yoktur.”

Çok yalın ve gerçek bir şey, onun için ben de bu tür filmlere karşı elimden geldiğince sessiz kalmaya çalışıyorum:

Çok garip gerçekten, bir filmi seyrediyorsun, çok iyi anlıyorsun, bir yönetmeni tanıyorsun, onu da çok iyi anlıyorsun, sonrasında oturup hem filmi hem de yönetmeni anlatıyorsun, hem filmlerini hem de yönetmeni anlamayan insanlar başlıyorlar “kırmızı halı” ve “teneke heykel” ile seni dövmeye… Bu ülke gerçekten çok yorucu…

The noblest pleasure is the joy of understanding. (da Vinci)

“En soylu haz anlamanın verdiği neşedir.”

Denilen doğru da nedense Ahlat Ağacı’nın çekildiği ülkede pek geçerli olmuyor, anladığınızı anlattığınızda sevincinizi ve neşenizi kursağınızda bırakıyorlar. Ama gerçekten yukarıdaki satırlar büyük bir gerçeği ve hakiki hazzı gösteriyor,

Nazım haklıydı:

Annelerin ninnilerinden 
                              spikerin okuduğu habere kadar, 
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı, 
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık, 
anlamak gideni ve gelmekte olanı. (1946)

Art is never finished, only abandoned. (da Vinci)

“Sanat asla bitirilemez, yalnızca terk edilebilir.”

Bu çok önemli bir olgu: Hakikat şudur, ben pek çok sanatçının “sanat, bitti, tükendi” dediğini işittiğimde, bu Batılıların kimilerinin “all over” dedikleri şeye baktığımda:

Gerçek bana çok net görünüyor:

NE SANAT BİTMİŞ,

NE SANAT BİTER,

ASLINDA KİMİ SANATÇILAR YA DA SANATÇI ADAYLARI TÜKENİR VE SONRA DA YANSITMA PARADOKSUYLA KENDİ TÜKENMİŞLİKLERİNİ SANATA YANSITIRLAR.

Şahsen ben şuna inanıyorum: Ars longa vita brevis, kısacası SANAT UZUN HAYAT KISA.

SANATIN ANLAMI BASİTTİR:

DİRENEN İNSANLARIN SANATI OLUYOR,

TESLİM OLANLAR İSE SANATIN TÜKENDİĞİNİ ANLATMAK İÇİN ÇIRPINIP DURUYORLAR,

Sonra da ekliyorlar: “sanatın hiçbir misyonu yoktur”, oysa büyük sanatçılar bunu hakaret kabul ederlerdi, insan beyhude bir iş yaparak nasıl büyük sanatçı olsun ki!

There are three classes of people: those who see, those who see when ther are shown, those who do not see. (da Vinci)

Üç sınıf insan vardır:

GÖREBİLENLER,

GÖSTERİLİNCE GÖRENLER,

GÖREMEYENLER.

Bu konuda diyeceğim nettir: gördüğümü sanıyorum, bazılarına gösterince görüyorlar, bazıları gösterince 1. Kendim görmek istiyorum diyor ve göremiyor, bazıları görmüyorlar, dünyanın en keskin gözlerine sahip olduklarını sanıyorlar. 2. Bazıları gösterince görüyor, bunların önemli kısmı da başlıyorlar bunu ben keşfettim ve “insanoğlunun malını” mülküne geçirmek istiyor. Bazı görmeyenler ise “kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş” misali başlıyorlar: ZATEN GÖRECEK BİR ŞEY YOK Kİ!

İşte burası da sözün bittiği yer oluyor.

Bu konuda diyeceğim şeyi Picasso çok iyi özetlemiş:

Painting is just another way of keeping a diary (Picasso)”,

Resim günlük tutmanın sadece bir başka yoludur diyor, ben de diyorum ki yazıyorum, yaşadığımı anlamak ve yaşadığıma kendimi ikna etmek için.

Bazıları ise günlük tutmuyorlar, tam tersine günlük diye efelenmek için “misal bu ya” diyerek bir şeyler karalayıp gerçek diye bize sunuyorlar. Oysa sinema sadece zamanı nakşetmek ve zamana tanıklık etmek aracılığıyla “hakikate ulaşma çabası” olmalıydı, hakikati karalamanın aracı değil.

All children are artists. The problem is how to remain an artist once he grows up.”

Bütün Çocuklar sanatçıdır. Problem insan büyüdüğü zaman nasıl SANATÇI kalmaya devam edeceğidir.” (PABLO PICASSO)

Burada hakiki bir gerçekle karşı karşıyayız: diyorum ki 7’sinde neyse 70’inde de o olanlar var, bazıları hiç büyümüyor:

Kamilleşmeyen insandan da büyük sanatçı olmuyor,

Büyük sanatçı büyük başarılar elde etmiş insan değildir,

Büyük sanatçı başarılarla öğünmez ve başarıya muhtaç olmaz,

Büyük sanatçı tam da Yılmaz Güney’in dediği gibi KENDİNİ AŞANDIR,

BÜYÜK SANATÇININ TEK RAKİBİ KENDİSİDİR,

BİR SANATÇININ GERÇEK BAŞARISI, KENDİ YAPTIKLARINDAN DAHA İYİSİNİ YAPABİLMESİ İLE OLABİLİR ANCAK.

6

Zahit Atam

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Gönüllülük ve Kölelik Üzerine* – Murat Balköse

Kapat