Ahmet Hamdi Tanpınar: “Dostoyevski bitmez tükenmez bir muhaveredir. Roman bitince bu kahramanlar gene susmazlar. Bu sefer sizin içinizde konuşurlar.”

1.
“Beylik Rus romanından ve hikâyesinden bıktım. Arkasında bir insan yerine, kurulmuş bir saatin, tıkırtısı sinirleri bozan bir zembereğin işlediği her şeyden bıktığım gibi… O yeraltı itiraflarından, o cinlerin çarptığı insanlardan, o enfüsîliği korkunç bir cehennem kuyusu gibi açılan büyük mustarip benliklerden, iradesizliklerden, o sefalet ve ıztırap sarhoşluklarından, onulmaz biçareliklerden artık rahatça sarhoş olamıyorum. O deliler bana letafetsiz görünüyor, yeislerinin makineleşmiş tarafını derhal buluyorum. Ağzımda fazla laboratuvar ve eczahane kokan bir şarap tadı bırakıyorlar. Hakiki şarabın içinde güneş ve onun ışığı çalkalanır. Burada ise enkaz hâlinde bir insanlıkla üreyen birtakım cinler hüküm sürüyor.”1

Ahmet Hamdi Tanpınar gibi Lev Nikolayeviç Tolstoy’u, Ivan Sergeyeviç Turgenyev’i, Nikolay Vasilyeviç Gogol’ü dilinden düşürmeyen bir insanın, üstelik doğrudan doğruya Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’yi muhatap alarak bunları söylemesi hem ilginç hem de tuhaf gelmiştir bana hep.2 Kitapların isimlerini vermese bile Yeraltından Notlar, Ecinniler, Budala, -o devirdeki ifadesiyle- Cürüm ve Ceza üzerinden bir hesaplaşmaya giriştiği apaçık ortada. Yolu Dostoyevski’ye düşen her edebiyatçının kaderi olan, yazdıklarının beyhudeliğiyle yüzleşme tedirginliğinin bir yansıması mı acaba bu? “Yazılması gereken ne varsa yazılmış zaten” bezginliğinin, zihnin karanlık mağaralarından firar edip bilinç düzeyinde dalgalanması ve yazarı koyu lâcivert bir umutsuzluğa sürüklemesi mi yoksa?3

Esrarı bir parça aydınlatmak için makalenin görünürlük kazandığı zaman dilimini gözden geçirmenin bir yararı dokunabilir belki. “Hayat Karşısında Romancı” başlıklı makale Ülkü mecmuasında 1 Temmuz 1943 tarihinde neşredilmiş. Hafızası güçlü olanlar hatırlayacaktır muhtemelen, o yıllarda milletvekilidir Tanpınar. Geçim sıkıntısını bir parça gidermiş, (onun asistanı, benim hocam olan) Prof. Dr. Ömer Faruk Akün’ün yorumuyla, “sanatla daha fazla uğraşmak imkânına” kavuşmuştur.4 Tabiatıyla, tedirgin edici yanı ağır basan bir rahatlıktır bu. Çünkü, o güne dek arkasına sığındığı bahanelerin önemli bir kısmı “halay çeken kızlar misali kol kola” uzaklaşmıştır bir başka iklime doğru.5 Hiç dilinden düşürmediği, “hastayım, parasızım, hiçbir şey yapamadım” sacayağının en azından ilk ikisi gündemde değildir artık. Dolayısıyla, “mebus ambarları”na doğru yola düşmeden evvel zihninde projelendirdiği eserlerini kâğıda dökmenin zamanı gelmiştir çoktan…

Ucundan bucağından hafıza tazelemek amacıyla hatırlatalım: Huzur’un 1948 yılında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmesine de, 1949’da Remzi Kitabevi tarafından basılmasına da uzunca bir süre var daha. Yayın tarihi 1960 olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü ise neredeyse Esafil-i Şark ufuklarının ardında bir yerlerde Hayri İrdal’ını bekliyor! Abdullah Efendi’nin Rüyaları, Tevfik Fikret ve birkaç parça şiir dışta tutulacak olursa şayet, Tanpınar herhangi bir şekilde eser vermiş bir müellif sıfatı taşımıyor henüz. Vermemiş ama hepsinin doğum sancılarını da zihninde ve/ veya yüreğinde taşıyor besbelli ki. Yüreğinde ya da zihninde taşıyor taşımasına da, sıra kâğıda dökmeye gelince, işte o yeraltı insanları, cehennem kuyusunu andıran büyük mustarip benlikler birer birer –belki de üçer beşer- dikiliveriyor karşısına. Benim paragraftan anlayabildiğim kadarıyla, Tanpınar’ın önem verdiği bütün roman tasarıları, Dostoyevski isimli o olağanüstü duvara çarpıp çarpıp kırılıyor.

“Duvar” metaforunu Tanpınar’dan ödünç aldım aslında. Zira, iki paragraf sonra, belki muhayyilesinin bir oyunu olarak, belki de şairane tabiatının bir cilvesine kurban giderek kendisi kullanıyor bunu. Önce, “Hayattan ziyade kitaplarla yaşadığım devirlerdi” diye geniş bir parantez açıyor, hemen arkasından da, “İnsanları, o yaşlarda çok defa olduğu gibi, sadece etiketleriyle görürdüm” ifadesiyle kapatıveriyor parantezi. (Bu iki cümle üzerinde ayrıca durmak ve bambaşka bir Ahmet Hamdi Tanpınar portresi çizmek şart galiba!) Ancak, o paranteze boşuna yahut boşluğa açılmış muamelesi yapılamaz elbette. En azından dış görünüş itibariyle Dostoyevski romanlarından devşirilmişe benzeyen bir portreyi satırlara nakışlamaktır asıl amaç:

“Yırtık ve sefil elbiseli, buruşuk ve bir ceviz kadar kuru, kavruk yüzü, fersiz gözleri, dişsiz ağzı, daima geçindirmeye çalıştığı işsiz ve ayyaş damadı, evde kalmış ve ikisi hastalıklı olmak üzere üç kızı ile bu kadın yıllarca hayatımda, ötesine geçilmemesi lazım gelen bir duvar gibi dikildi durdu. Onun gecelerini, açlık ve sefaletle dolu saatlerini daima büyük bir korku ile tasavvur ederdim. O, benim hayatımda rastladığım ilk sefil değildi. Fakat önünde muhayyilemin ürktüğü bir duvar gibi, bütün sefaletlerin, tersine dönmüş talihin timsali olmuştu.”6

2.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Dostoyevski karşısındaki çaresizliğini dile getiren ne ilk, ne de son edebiyatçı. Herkesin o ölçüde cesur davrandığını söylemek zor tabii ki. Çokları, bu çaresizliğin yahut duvara cepheden bindirmişliğin üzerini kapatma gayreti ile dört bir tarafa dağılırken, Tanpınar, Dostoyevski’nin roman kahramanlarının kendisini hiçbir zaman terk etmediğini söylemekten de çekinmiyor. Çünkü o öteden beri, “Tesir etmeyen, iz bırakmayan okumak ne yarar? İnsan kendisine ilâve etmek için okur, unutayım diye değil” kanaatini gezdirmektedir zihninde.7 Bu yüzden, şu satırlar hiç de şaşırtıcı gelmez Tanpınar ve Dostoyevski üzerinde birlikte düşünmüş herhangi bir insana:

‘Dostoyevski’de konuşma, Stendhal’den daha çok, daha esaslı yer alır. Raskolnikof’un macerası bir konuşmayı istemeyerek dinlemesiyle başlar ve konuşa konuşa inkişaf eder. Her kahraman kendi hakikatine konuşarak erişir. Hastalar, Budala, Karamazov’lar hep kendi kendileriyle veya birbirleriyle konuşarak yürürler, Ortanca Karamazov, konuşarak çıldırır. Alyoşa konuşa konuşa hakikate erer. Dostoyevski’de bütün başlar kendi içine eğilir. Herkes bir terkibin bozulan ahengini kendisi ile konuşarak yakalamaya gayret eder, onun sıkıntısını çeker, sonra birdenbire set kırılır ve biriyle konuşmaya başlarlar. Dostoyevski bitmez tükenmez bir muhaveredir. Roman bitince bu kahramanlar gene susmazlar. Bu sefer sizin içinizde konuşurlar.”8

Haklıdır Tanpınar, Dostoyevski’nin roman kahramanları içimizde yahut dışımızda konuşmayı sürdürdükleri için, ihmal kırıntılarını umursamaksızın bizi hesaba çektikleri ya da hesap vermeye zorladıkları için, ferde, cemiyete ve kendimize bakışımızda muhtelif kırılmalara yol açtıkları için çarpıcıdır zaten.9 Edebiyata biraz meraklıysak eğer, yeryüzüyle ve gökyüzüyle meselesi olan bir yazar kimliğiyle hemen her dönemeçte, hemen her uçurumda, hemen her aynada çıkacaktır karşımıza Dostoyevski. Tanpınar’ın içinde konuşan Dostoyevski kahramanları ise zamanı geldiğinde Suad sıfatıyla ete kemiğe bürünmekten ve Huzur’da görünmekten yüksünmeyecektir. Bütün hakikatiyle ve hayaliyle birlikte Cürüm ve Ceza’nın yahut Yeraltından Notlar’ın sayfaları arasından fırlamış bir roman kahramanı olan Suad sahneden çekilseydi eğer, Huzur bu ölçüde tesirli olabilir miydi acaba?10

Soruyu başka türlü formüle ettiğimizde ise cevabı bizzat Tanpınar’ın kendisi verecek ve Suad’ın kaynağına dair bilgileri Huzur’un diğer kahramanı İhsan’ın ağzından aktaracaktır. Suad’a yönelik eleştirinin, ana hatlarıyla Yahya Kemal’i temsil ettiğini bildiğimiz İhsan’dan gelmesi her anlamda manidârdır. “Hazin tarafı şu ki, bu cins azapları bütün dünya bir asır evvel yaşadı, bitirdi” diyecektir İhsan. Arkasından da, o pek sevilen teatral kayıtsızlığıyla kollarını genişçe açarak ekleyecektir: “Hegel, Nietzsche, Marx geldiler geçtiler. Dostoyevski Suad’dan seksen sene evvel bu azabı çekti.”11 Hatta dayanamayıp Stavrogin’in adını zikreden de gene İhsan’dır…12

SEFA KAPLAN
http://t24.com.tr 08 Şubat 2018

Notlar
1 Edebiyat Üzerine Makaleler, Ahmet Hamdi Tanpınar, Hazırlayan Zeynep Kerman, Dergâh, İstanbul 2011, s. 56.
2 Nurdan Gürbilek, aynı paragrafı bambaşka bir açıdan yorumluyor. Gürbilek’e göre, “Tanpınar Dostoyevski’den etkilenmiş, ama Huzur’u yazdığı tarihlerde ondan artık sıkılmıştır.” Kötü Çocuk Türk, Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, İstanbul 2001, s. 69. (Gürbilek, yıllar sonra, “Tanpınar’da Hasret, Benjamin’de Dehşet” başlıklı denemesinde bir kez daha dönecektir aynı paragrafa. Hatta dönmekle kalmayıp aynı cümleyi tekrarlayacaktır: “Dostoyevski’den etkilenmiş ama Huzur’u yazdığı tarihlerde onun ‘bir cehennem kuyusu gibi açılan büyük muzdarip benlikler’inden sıkılmıştır.” Benden Önce Bir Başkası, Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, İstanbul 2011, s. 136)
3 “Yolu Dostoyevski’ye düşen yazarlar” diyorum ama hafif tertip okumuş, biraz da yazmaya mütemayil bir insanın yolunun Dostoyevski’ye düşmemesi mümkün mü acaba? Burada asıl kastedilen, hiç şüphesiz ki, okuyanın yahut yazanın, Dostoyevski’den bir şeyler alıp alamadığı, kendisini kendisine yansıtabilecek bir ayna bulup bulamadığı. Memlekette üretilen metinlerin içler acısı yüzeyselliğine bakınca, “Edebiyatçılar Moskova’ya!” esprisinin kıyısına sığınmak dışında bir şey gelmiyor elden…
4 “Bir Gül Bu Karanlıklarda” / Tanpınar Üzerine Yazılar, Hazırlayanlar: Abdullah Uçman – Handan İnci, 3F Yayınevi, İstanbul 2008, s. 12.
5 Mısra, Ahmet Muhip Dranas’ın Olvido şiirinden.
6 İtalikler bana ait, esas metinde böyle bir şey yok.
7 Edebiyat Üzerine Makaleler, Ahmet Hamdi Tanpınar, Hazırlayan Zeynep Kerman, Dergâh, İstanbul 2011, s. 49.
8 a. g. e. s. 69.
9 Tanpınar’ın verdiği bilgilere göre, memleket münevveri ilk kez 1918 yılında tanışıyor Dostoyevski’yle. Beyaz Geceler’in Yeni Mecmua’da görüldüğü tarihtir bu. Dergâh ise Dostoyevski yerine Gorki’nin Arkadaşım isimli hikâyesini tercih edecektir. a. g. e. s. 125
10 Suad’ın Dostoyevski roman kahramanlarını andırdığı öteden beri söylenegelir hep. Prof. Mehmet Kaplan, hocası ve arkadaşı olan Tanpınar’ın ölümünden sonra yazdığı, Bir Şairin Romanı: Huzur isimli incelemesinde, “Ben Suad’ın hayattan ziyade Dostoyevski’nin romanlarından geldiğine kaniim” diyecektir. (http://dergipark.gov.tr/download/article-file/157778) Fethi Naci ise Huzur başlıklı eleştiri yazısında, Suad’ın intiharı ile Ecinniler’in kahramanı Stavrogin’in intiharını mukayese edecektir “Dostoyevski’de intihar; topluma bir başkaldırma biçimidir; başka türlü bir şey yapmak imkânı olmayan insanın kendini yok etmesi biçiminde ortaya çıkan bir kafa tutma, bir protesto biçimi. Stavrogin’de sosyal anlamı olan bir hareket, Suad’da bireysel kötülük biçimine dönüşüyor. Nedeni açık: Suad’ın intiharı bir ‘çeviri intihar’ olmaktan öteye gidemiyor!” (Bir Gül Bu Karanlıklarda / Tanpınar Üzerine Yazılar, Hazırlayanlar: Abdullah Uçman – Handan İnci, 3F Yayınevi, İstanbul 2008, s. 181) Berna Moran ise Bir Huzursuzluğun Romanı: Huzur başlıklı yazısında Aldoux Huxley örneğini verecektir: “Gerçekte Suat’ın intiharı A. Huxley’in Point Counter Point (Ses Sese Karşı) romanındaki Spandrel’in intiharından esinlenme. Spandrel ölürken Beethoven’in La Mineur Dörtlüsü’nü çalmaktadır; Suat da Beethoven’in keman konçertosunu dinlerken asar kendini.” (a. g. e. s. 288)
11 Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar, YKY, İstanbul 200, s. 287.
12 Nurdan Gürbilek, Kötü Çocuk Türk isimli nefis denemesinde, Suad fikrinin arkasında sadece Dostoyevski’nin değil, Nietzsche ve Baudelaire’in de bulunduğu kanaatindedir: “Gerçekten de Avrupa edebiyatı ve felsefesinden derlenmiş bir karakter olarak, bütün kitabiliğiyle karşımızda durmaktadır Suad. Arkasında biraz Nietzsche, biraz Baudelaire, bol miktarda da Dostoyevski vardır.” Kötü Çocuk Türk, Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, İstanbul 2001, s. 68. (Nurdan Gürbilek, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın günlükleri yayımlandıktan sonra bir kez daha dönecektir bu meseleye. Ancak bu kez, doğrudan Tanpınar ile Yeraltından Notlar arasında bağlantı kuracaktır: “Ona buna meydan okuması, derinden incinmişliği ve sonu gelmeyen sızlanmalarıyla Türkiye’de yazılmış bir Yeraltından Notlar’ı andıran bu defterleri, çevresindeki çoğu yazardan daha bilgili, daha zeki, çok daha geniş ufuklu olmasına rağmen başkalarının gözünde bir ‘Kırtıpil Hamdi’ye dönüştüğünü sezen Huzur yazarının bu karanlık notlarını, aniden karşımıza çıkan bu yeraltındaki Tanpınar’ı nasıl değerlendireceğiz?” Benden Önce Bir Başkası, Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, İstanbul 2011, s. 77.)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Albert Einstein: Entelektüel Yaşama Hizmet Eden Ülke Canlı Hale Gelir | Video Türkçe Altyazılı

Kapat