Yazar: cemalumit

Kafakağıdı – Sabahattin Ali

KAFAKAĞIDI Akşamüzeri hapishaneye bir sürü adam getirdiler. Hepsi elli kadar vardı. Bu kadar kalabalığı süngü takmamış iki candarmanın arasında görünce yol parası borcundan buraya geldiklerini anladık. Nizamiye kapısından girince avluda sıra oldular. Bir gardiyan elindeki kağıda bakarak yoklama yaptı. Ondan sonra duvar kenarına dizilerek çömeldiler, konuşmadan bekleşmeye başladılar. Kılıkları pek perişandı. Poturları parça parça sarkıyordu

okumak için tıklayınız

Dekolman – Sabahattin Ali

DEKOLMAN Yine işsiz dolaştığım günlerdeydi. Ankara’da hususi bir hastane sahibi olan bir akrabamın yanında sığıntı gibi yaşıyordum. Hastanenin üst katını kaplayan eve çekine çekine girer, bir köşede kitap okumaya uğraşır, evin şımarık çocuklarının beni içerletmeyi hedef tutan hallerini, akrabamın: -Siz dejenereler…- diye başlayan nasihatlerini bazan gülümseyerek, bazan dalgın görünerek karşılamaya çalışırdım. Evinde yedikten, içtikten, yattıktan

okumak için tıklayınız

Fikir Arkadaşı – Sabahattin Ali

FİKİR ARKADAŞI Gel, şurada birkaç tane atalım!.. Canım efendim, yarım saat oturmakla evde sopa yemezsin. Evli değiliz ama, böyle şeylerden anlarız. Burada enfes meze veriyorlar; hem de ucuz. Bu kadar görüşmüşlüğümüz var, bir rakımızı iç bari… Yavrum… Hey, garson!.. Getir bakalım bir şeyler!.. Otur iki gözüm. Seninle ahbaplığımız o kadar eski değil ama, nedense pek

okumak için tıklayınız

Bir Mesleğin Başlangıcı – Sabahattin Ali

BİR MESLEĞİN BAŞLANGICI Gece yarısından iki saat kadar sonra trenimiz Sıvas’a geldi. Ankara ile Kayseri arasında bizi adamakıllı bunaltan sıcağa mukabil Sıvas’a yaklaştıkça ve gece ilerledikçe hatırı sayılır derecede sert bir soğukla karşılaşmıştık. Arkadaşımla birlikte ceketlerimizin yakasını kaldırarak, istasyon büfesine girdik, birer çay istedik. İçerisi nefesten ve sigara dumanından buğulanmıştı. Bütün masalar doluydu. Başlarını masanın

okumak için tıklayınız

Evdeki – Yusuf Atılgan

EVDEKİ Bugün karşı arsaya yığılı kalasları kaldırdılar. Kocaman kamyonlar onca kalası iki saat içinde aldı gitti. Hiç ayrılmadım pencereden. Annem bir iki kere “ne oturuyorsun, ortalık süpürülecek” dedi: aldırmadım. On yıl önceki arabayı düşündüm durdum. Okul dönüşü bu pencereden top oynayan çocuklara bakardım. “Kız, koca mı arıyorsun arada?” derdi annem, utanırdım. On yıl önce annemi

okumak için tıklayınız

Son Kuşlar – Sait Faik Abasıyanık

Kış, Ada’nın her tarafında yerleşebilmek için rüzgârlarını poyraz, yıldız poyraz, maestro, dıramudana, gündoğusu, batı karayel, karayel halinde seferber ettiği zaman; öteki yakada yaz, daha pılısını pırtısını toplamamış, bir kenara, oldukça mahzun bir göçmen gibi oturmuştur. Gitmekle gitmemek arasında sallanır bir halde, elinde bir pasaport, çıkınında üç beş altın, bekleyen bu güzel yüzlü göçmen tazeyi benden

okumak için tıklayınız

Sokaktan Geçen Kadın – Sait Faik Abasıyanık

SOKAKTAN GEÇEN KADIN Soluk, güzel yüzlü bir kadındı. Sarı denecek kadar açık, berrak gözlerinin kenarlarında dost, arkadaş, ahbap bir ifade vardı. Her hoşuma giden yüze gözlerimi açarak bakarım. Gözlerimdeki bozukluğu doktora göstermiş değilim. Kadını geçtikten sonra bile düşünmeme sebep bana acır gibi bakması oldu. “Ah bu gözlerim,” dedim… Gözlerime daha bir takım ağır lâflar edeceğimi

okumak için tıklayınız

Sivri Ada Geceleri – Sait Faik Abasıyanık

SİVRİ ADA GECELERİ Güneş batıyor, martılar haykırıyor, karabataklar sudan çıkmış, ıslak kanatlarını kaldırabilmek için deli gibi çırpınıyorlar, ayı balığı büyük bir nefesle çıkıyor. Büyük bir nefesle tekrar dalıyor. Martılar geliyor, karabataklar gidiyor. Akşam büyük bir vaveyla içinde vahşi, kırmızı dalgalar esmer kayaları dövüyor. Mağaranın içinde Kalafat, kıpkırmızı lekelerle sular içinde karides avlıyordu. – Sotiri, diye

okumak için tıklayınız

Sinağrit Baba – Sait Faik Abasıyanık

SİNAĞRİT BABA “Cehennem Nişanı”nda beş sandaldık. Güzel bir ocak akşamı. Hava lodos. Denize kırmızı rengin türlüsü yayılmış. Çok kaynamış ıhlamur rengindeki hayvan, geniş, ölü dalgalar. Sandallar ağır ağır sallanıyor, oltalar bekliyor, insanlar susuyor. Otuz sekiz kulaç suyun altındaki derin sessizliğe, dibindeki dallı budaklı kayalara yedi rengin en koyusu girer mi şimdi? Sinağrit baba döner mi

okumak için tıklayınız

Meserret Oteli – Sait Faik Abasıyanık

MESERRET OTELİ İstasyona iki erkekle bir kadın indi. Yağmur çok şiddetli yağıyordu. Genç bir hamal, bu üç kişilik grubun eşyalarını yüklendi. Kadın, hamala, — Meserret Oteli’ne, dedi. Hamal, — Meserret Oteli’ne mi? diye sordu. Bu soruşta, işitmemekten değil, bu güzel sözü bir daha tekrarlatmak isteyen, acemi bir haletiruhiye var gibiydi. Kadının sesi, yağmurlu havanın içine

okumak için tıklayınız

Lüzumsuz Adam – Sait Faik Abasıyanık

LÜZUMSUZ ADAM Ben bir acayip oldum. Gözüm kimseyi görmüyor, kimsenin kapı­mı çalmasını istemiyorum. Dünyanın en sevimli insanları olan posta müvezzilerinin bile… Mahallemden pek memnunum. Yedi senedir çıkmadım oradan desem yeri. Hiçbir dostum da nerede oturduğumu bilmiyor. Mahallem dediğim; şu yedi senedir -üç ayda bir Karaköy’e inip dükkân kirasını almak bir yana- yaşadığım yer, üç dört

okumak için tıklayınız

İpek Mendil – Sait Faik Abasıyanık

İPEK MENDİL İpek fabrikasının geniş cephesi ayla ışıldadı. Kapının önün­den birkaç kişi acele acele geçtiler. Ben isteksiz, nereye gideceği meçhul adımlarla yürürken kapıcı, arkamdan seslendi: — Nereye? — Şöyle bir gezineyim, dedim. — Cambaza gitmiyor musun? Cevap vermediğimi görünce ilave etti: — Herkes gidiyor. Bursa’ya daha böylesi gelmemiş. — Hiç niyetim yok, dedim.Yalvardı, yalvardı, beni,

okumak için tıklayınız

Hallaç – Sait Faik Abasıyanık

HALLAÇ Vapurdan çıkarken onu fark etmiştim. Omzundaki dikkatimi çekmişti. Her zaman yanılırım: O omzundaki şeyi bir musiki aletine, bir eski zaman okuna benzetirdim de… Hallacın kirişiydi. Yine öyle oldu. Görmediğim, bilmediğim bir musiki âleti ile hallaç kirişini birbirine karıştırıp eski romanlarda resimlerini gördüğüm seyyar mızıkacılardan hallaca, hallaçtan seyyar mızıkacılara bir saniyede gidip geldim… Yaz yeni

okumak için tıklayınız

Güğüm – Sait Faik Abasıyanık

GÜĞÜM Birdenbire evimi özledim. Anam buruşmuş oturuyordu. Ayva ağacında kuş vardı. Sonra penceremin altına, keskin hançer yapraklı, kabuğu ayrılmış bu okaliptüsü kim dikmişti? Zeytin yeşili yapraklarını sonbaharda kadınlar gelir, anamdan rica eder, toplarlardı. Öksürüklere, soğuk algınlıklarına birebir gelirmiş. Sonra bahçemizde sekiz ördekle iki küçük köpek vardı. Unnap ağacı dikenliydi. Komşuda nar vardı. Unnabın yemişi, yemişlerin

okumak için tıklayınız

Dülger Balığının Ölümü – Sait Faik Abasıyanık

DÜLGER BALIĞININ ÖLÜMÜ Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlıyken pulları kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmaya değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?… Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balıkçılar milyon, balıklar şan ü şeref kazanırdı. Ne yazık ki soluverir ölür ölmez, öyle ki, büzülmüş böceklere döner

okumak için tıklayınız

Çatışma – Sait Faik Abasıyanık

ÇATIŞMA Çürümeden çok önce, galiba kokuşmadan da evvel, ölümle dirim arasında geçen kavganın sonundaki boşlukta; birtakım ecza şişelerinin küçüklü büyüklü, sıra sıra dizildikleri, ağızlarını açıp bekleştikleri zamanı; ötekisi ile; sıcacık bir oda ve bir sepet içinde kokmaya, bir kurt yüzünden bozulmaya, delirmeye, canlanmaya hazırlandıkları zaman parçası ile karıştırıyorum. Burnuma yıldızlardan, çamurdan, tohumdan, yosundan, denizden, albümin

okumak için tıklayınız

Birtakım İnsanlar (öykü) – Sait Faik Abasıyanık

BİRTAKIM İNSANLAR Gece. Saat on ikiyi on geçiyor. Taksim’de saatin altında tramvay bekliyorum. Öyle olmasa bu kadar ince eleyip sık dokumaya lüzum görmez; vakit gece yarısını geçmişti, derdim. Epey oluyor. Baharın bu soğuk günlerinde, şu devam eden kıştan bir buz gibi gece hatırıma geliyor. O zamanlar daha bahardan haber bile yoktu. Şimdi ne kadar olsa

okumak için tıklayınız

Bir İlkbahar Hikayesi – Sait Faik Abasıyanık

BİR İLKBAHAR HİKAYESİ İlkbahar bir bayram, bir uyanış, bir mucize, bir çılgınlık, olmayacak gibi duran bir şeyin oluşu; ilkbahar şu, ilkbahar bu… Kuş, papatya, gelincik, çayır, çimen, ağaç, çiçek, mimoza, zakkum, su sesi, hindiba, çingene, kuzu…Klasik ilkbaharların içinde hepsinin; hatta sülüğün bile yeri vardır. Unuttuklarım da çoktur a, en mühimi nisan, mayıs güneşi. Yaşı kırkı

okumak için tıklayınız

Fanatizm ve cehalet sürekli aktif olduğu için sürekli beslenmeye ihtiyaç duyarlar.

“Sadece bir teori” Nitelikli bilimsel eğitimin ‘mantık’ dersi ile başlamasının açık bir nedeni vardır. Öğrenmenin ne olduğunu öğrenmeden başlanacak bir öğrenme, bilgeliği değil, cehaleti ve bağnazlığı büyütür. Bir diğer önemli ön eğitim ise sözcüklerin anlamı konusundadır. Sözcüklerin anlamlarının, cümle içinde, tarih içinde, farklı toplumlar içinde, bağlam içinde, kasıt içinde, bilimsel disiplin içinde değişebileceği gerçeğine farkındalık

okumak için tıklayınız

Algoritma sizi gözetliyor!

2012 yılında Target perakende zincirinin Minneapolis şehrindeki şubelerinden birine giren öfkeli bir adam doğrudan müdürün odasına yöneldi. ‘Kızıma nasıl böyle bir e-mail gönderirsiniz? O hala lise öğrencisi!’ diye bağırarak süpermarketin potansiyel müşterilerine gönderdiği pazarlama e-maillerden birini gösterdi. E-mail, gülümseyen bebek resimleri ile doluydu ve bebek beşiği, bebek elbiseleri, mama ve bakım malzemeleri gibi ürünleri tanıtıyordu. ‘Çocukları

okumak için tıklayınız